Gurbette yeni akım Amerika 6: Gezmenin sonu ya gurbet ya memleket

New Orleans’ta Mississippi kıyısında oturmak akıp giden nehri izleyip çocukluğumdan beri dinlediğim blues ve caz insanlarını düşünmek insana ömür katar gerçekten. O pamuk tarlalarında dökülen kanların, işkencelerin, ağır insanlık suçlarının yanında ortaya çıkan müzik ve Türkiye’den gelen bir dinleyicinin unutulmaz buluşması.

Fatma Arsan* – Onur Mutlu**

Dünyanın her yerinde olduğu gibi güneye doğru indikçe insanların daha sıcak davranışlar sergilediğini gözlemleyebiliyorsunuz. Daha arkadaş, daha konuşkan ve daha yardımseverler. Aslında aradığımız “daha insanca yaşam” tam olarak bu diyerek tünelin ucundaki ışığı görmüş gibi bir mutluluk kaplayıverdi bizi. O zaman neydi aradığımız gözden geçirmekte fayda var… Böyle düşündük hep ve böyle yazdık. Dünyanın neresinde olursanız olun güneylerde yaşamak insanı daima mutlu eder, bohem kılar, ömre ömür katar.

Doğa, sağlıklı toplum, sıcak insanlar, müzik, yaşamak için hayatımızı elimizden almayan aksine bize imkanlar sunan bir sistem. İşte Amerika’da hayat, o anki turist gözümüzle gördüğümüzle buydu. Şimdi; şimdi yine bunlar var. Doğa, parklar; alabildiğine, içinde göllerinden parkurlarına en küçüğünden en büyüğüne şehrin ortasından en uç kıyısına… Amerika hayatı bir standart üzerine hep. Evler, elektrik düğmeleri, doğa, yollar, akşamüstü koşuları, alışveriş alanları, marketler ve market ürünleri… Standartlar ve kurallar. Hep eş değerde hep denk hep aynı standartta. Eşitliği bile bir standarda koymuşlar. Örneğin Amerika’da her konuda en öncelikli olan çocuklar, her ne koşulda olursa olsunlar liseyi bitirene kadar ücretsiz olarak aynı şartlarda yaşama hakkına sahipler. Ücretsiz okul, ücretsiz hizmet, ücretsiz kreşler ve organik gıdalar. Batının da batısındaki bu ülkede sistem sosyal devlet üzerine kurulu dev bir kapitalist sistem, gerçek bir sarmal. Elbette sonradan fark edebildiğimiz pek çok çapağı da yok değil, uzun uzun yazacağız sonra! Vizesi, eğitimi, çalışması, trafiği, mahkemeleri, tatili, seyahati, büyük şehri, kasabası, alışverişi, giyimi kuşamı, yazı kışı, yemesi içmesi, evleri, bahçeleri…

Kafamızda yine soru işaretleri; okumaya mı, çalışmaya mı, yaşamaya mı gelmek lazım bu ülkenin gurbetliğine!

Tahminlerimize doğru yolumuza devam etmeye karar verdik ama bu sefer yol uzundu. GPS’e girilen adresler, yolda verilecek molalar, yemek ve içecek stokları kontrol edildikten sonra altı saatlik en uzun sürüşümüz için yola çıktık. Hedef New Orleans ama ara durak Georgia eyaletinin başkenti Atlanta idi. Çocukken NBA maçlarında izlediğimiz, filmlerde, kitaplarda hep adı çok geçen Atlanta. Büyük bir şehir olduğunu hep duyduğumuz, bildiğimiz bir şehir. Yavaş yavaş Amerika’da yaşasak şöyle yaparız böyle yaparız fikirleri hakim oluyor ve bir adım ilerisini inşa etmeye başlıyorduk… Artık kendimizi turist olarak değil sanki mahallenin çocuğu gibi görmeye başladık ki şimdi iki yıl aradan sonra dönüp baktığımızda mabedi çok iyi kurduk, temeli çok iyi attık gayet sağlam ama hâlâ harç bitmedi hâlâ yapıya devam… Daha bizi ne maceralar bekliyordu acaba?

.

Kocaman 9-10 şeritli otobanlarda göz gözü görmemecesine arabalar. Büyük bir yüz ölçümü. Yerleşim alabildiğine yayılmış, öyle tek bir alanda toplanmamış. Nasıl yeşil, nasıl güzel yine; her zamanki gibi. Kiraladığımız evin sahibi bir köpeğinin olduğunu söyledi ama o köpeğin saldırgan bir tavır göstereceğini nereden bilecektik? Amerika gurbetliğinde önemli noktadır: Kılınıza zarar gelse hakkınız yerde kalmaz. Boşuna değil bazılarının çeşitli bazı fikirler ya da eylemler içinde bulunup da sonra soluğu “Allah” diye “Hoca” diye buralarda alması. Nihayetinde ise saat gibi işleyen bir hizmet sistemi, parayla beraber çürümüş inançlar ve bedenlerinin canlılığına inat ölmüş insanlıklar. Bu hikayelere elbette geleceğiz ama hâlâ daha şunu düşündürtüyor bana: Bizim memleketteki bazıları buradakilerin yanında gül suyuyla yıkanmış sabilermiş meğer, ne bileyim orkların arasında kaldık gibi hissediyordum bir baktım ki buraya kaçan orklar Uruk-Hai olmuş Saruman’ın eteğinin dibinde döne döne içlerini boşaltıp yerine para tıkayıp hizmet ediyorlar.

Mütevazı bir halkın çocukları olarak kolumuzu yenimizin içine sakladıktan sonra, bize hiçbir şey olmadığını, gayet iyi olduğumuzu ve ev sahibine bunun çok önemsiz bir konu olduğuna ikna ettikten sonra hemen yeni bir ev arayışına girdik. Şansımız yaver gitti de sadece bir gece konaklayacağımız araba tamirhanesinden bozma bir eve sokabildik başımızı. İnsan böyle bir yola çıkınca hijyen standartlarını az da olsa düşürmek zorunda kalıyor. Fazla gezme görme şansımız olmadı downtown’ı ama gerçekten büyük şehirmiş; onu söyleyebiliriz. Şehri genel anlamda biraz karanlık bulup hemen kendimizi New Orleans’a attık. Fransızların gururla bahsettiği, o cazı sahiplenmelerinin sebebi olan şehir. Müzik şehri.

.

New Orleans için beklentiler yüksekti, çok yüksek. Ama bu büyük beklentiye dalmadan önce küçük bir kaçamak yapmaya karar verdik ve Pensacola’ya uğradık. Florida’nın kuzey kıyısında bulunan uzunca bir sahiliyle ünlü bu yer gerçekten zengin bir Florida şehri. İnsanlar, yollar, evler her şey normal standartların üstünde. Benzin fiyatları bile bir anda 1-2 dolar arttı. Ama maviyle yeşilin dans ettiği bembeyaz kumuyla doğal oluşan o incecik adasıyla ve her türlü deniz ve kumsal hayvanının yaşadığı bu plaj benim hayatımda denize girmekten güneşlenmekten en zevk aldığım yerdi. Bu güzel yeri dört gün bırakamadık. Kaldığımız ev çok güzeldi. Sahil güzeldi. Kısa bir deniz tatilini hak etmiştik. Saatlerce deniz üstünden giden yollar; sağda deniz solda deniz, ki bu en sevdiğimiz; her yer deniz. İnsan içinde bir korkuyla yol alıyor. Ya yol çökerse tsunami olursa ya fırtına olursa. Burası Amerika açıkçası her şey olabilir biliyorsunuz. Ama ucunda müziğin başkenti var; buna değer. Benim kişisel olarak Fransızca konuşabilme ihtimalini ayrıca sevmem de var tabi. Ne de olsa French Quarter Fransız bayrağının gönderde olduğu bir yer. Karşımıza bir Fransız kasabası çıkacak diye hayal ederken hiç beklemediğim kadar Amerikan ama bir o kadar da iyi ki Amerikan dediğim bir yerle karşılaştık. Neden; çünkü soğuk değil. İnsanlar sıcacık. Bir hafta kaldığımız mahallede, Esplanade Avenue, neredeyse insanlarla akşam yemeğine gidecek kadar arkadaş olduk. Onlar oldular aslında. Çocuğu, genci, yaşlısı nasıl sıcak hoşsohbet insanlar. Ama asıl konu müzik tabii. Her sokakta müzik yapılıyor. Müzik dediysem öyle Beyoğlu gibi düşünmeyin ya da Paris’te görebileceğiniz Zaz gibi ve en az onun kadar kıymetli müzisyenlerden de daha müzisyen… Caz! Anın ruhunu yakalayan insanlar. İnanın para verip konserlerine gitmek için bekleyeceğiniz müzisyenleri sokakta izlemek yan yana durmak onlarla dans etmek paha biçilemez. Arada, “ben de New Orleans’a gittim çaldım” diyebilmek prestiji için gelen bazı amatörler dışında sokak müziği İNANILMAZ! Daha sonra geniş geniş değineceğimiz Amerika’da yaşayan Türkler konusunda bizi tek şaşırtan yer de yine burası. Tanıştığımız bizim toprakların insanları da sıcacık samimi ve içtendi. Normalde karşılaşması imkansız gibi bir şey olduğu için yazmak ihtiyacı duydum. Amerika’ya yaşamaya gelen her Türk’ün duyduğu sözdür “Türk’ten uzak dur” sanırım New Orleans’a gelirseniz yakın durabilirsiniz cümlesini de ben eklemek isterim.

New Orleans’ta Mississippi kıyısında oturmak akıp giden nehri izleyip çocukluğumdan beri dinlediğim blues ve caz insanlarını düşünmek insana ömür katar gerçekten. O pamuk tarlalarında dökülen kanların, işkencelerin, ağır insanlık suçlarının yanında ortaya çıkan müzik ve Türkiye’den gelen bir dinleyicinin unutulmaz buluşması.

Hayatımda gördüğüm en şiddetli yağmuru da burada yaşadım. Araba sürerken başlayan yağmurla görüş mesafem yarım metreye düşünce yolun ortasında durduğumu hatırlıyorum ve yine korku içinde ya arkadan vururlarsa ya kaza olursa diye ama Allah’tan herkes duruyor sanırım böyle durumlarda. “Beni çok dinlediniz biraz da yan sokaktaki arkadaşlarımı dinleyin” diyen müzisyenlerin şehri, sokakta binlerce insan ve istisnasız her birinin elinde kokteyl yüzünde bir gülümseme… Louis Armstrong parkı, evi, müzesi, Mississippi Nehri, denizin üstünden giden yollarıyla hayatımda gördüğüm en karmaşık üst geçitlerin olduğu şehir. Ülkenin bayağı bir güneyinlerine geldiğimize göre artık kuzeye doğru yol alma vaktidir. Hâlâ aynı duygularla sevdiğimiz ve aynı şekilde yaşamak istediğimiz tek yer New Orleans – Esplanade Avenue. Mutluluk, eğlence, bohem hayat ve neşe ve müzik ve güzel günler, geceler. Tam yedi gün geçirdik, ayrılmak istemedik ama iki aydan fazla süren gezimizde daha görülecek çok eyalet çok şehir, gidilecek çok yol var ve biz usul usul sonra doğru yaklaşmaktayız. Şimdi beyaz Amerikalıların topraklarına doğru sweet home Alabama’ya doğru yol vaktidir ve bütün viller’e: Nashville, Huntsville, Louisville kovboy şapkaları, çizmeleri Johnny Cash…

 

*Dijital İletişim Uzmanı

**Eğitmen-Müzisyen