İslambol iki yaka: Devşirme mimar bir de paşa

Piyale Paşa Camisi gemi, minaresi yelken direği. Normalde caminin ana giriş kapısının olması gereken yerde göğe doğru yükseliyor minaresi. Dedim ya sıra dışı diye. Zamanında İstanbul’un uzak ucundaki cami bugün hayatın ortasında, çocuklar sadece koşuşturmuyor avluda, rahat rahat bisiklete biniyor, paten kayıyorlar. İftara az kaldı. Curcunanın ötesine gel benimle biraz, hayatın kıyısında buluşalım.

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Gördüm
Bilirim
Gülümser cefayla ölenler
Yüktür cesetleri cellatlarına
Ve sevdiklerinden uzak
Mezarsız gömülenler

Vay bana!
Sevdiklerim mezarsız
Mezarlarım ıssızdır!
Sennur Sezer

Yanından vınnn… diye geçip gittik. Bir toplantıya yetişmeye çalışıyorduk. Neyin nesi kimin fesi? Bildiğim diğer yapılardan çok farklı. Cami besbelli ama, cami gibi de değil. Büyülendim. “Bir gün gelip seni ziyaret edeceğim.” dedim, üzerinden yıllar geçti.

Kısmet bugüneymiş. Galatasaray’dan çıktım yola. Yürüye yürüye Piyale Paşa Camisi’ne gideceğiz. Tarlabaşı’ndan Kasımpaşa’ya yokuş aşağı.

– Şşşşttt… oğlum baksana bana. Sorsana pide gelmiş mi bakkala?
– Gelmiş teyze.
– Alsana bana bi tane.
– Olur teyze.

Balkondan sarkıtılan sepetten para alınır, misss kokulu ramazan pidesi gerisin geriye yerleştirilir. Teyze memnun, bakkal memnun, haydi çocuklar oynamaya tekrar koyulun; top patlayıncaya kadar, yemekten çatlayıncaya kadar.

Balkondan bu sefer sarkan merak:

– Oğlum niye çekiyon?
– Fotoğrafçıyım ben teyze.
– Ne çekiyon?
– Sizin karşıki boş araziyi.
– Ne var ki onda çekecek!
– Bi şey yok, yokluğu çekiyorum.
– Fesuphanallah.
– Teyze bak evin yerinde yeller esiyor ama cephesi ayakta. Geriye otların bürüdüğü bahçe ve anılar kalmış. Sence de güzel değil mi?

Teyze’nin dudaklarından, “Deli deli işler!” lafı süzülüveriyor.

Yokuşlar kıvrıla kıvrıla düzlüklere, gecekondular gökdelenlere kavuşuyor. Peki ya yaşlılar, çocukların kaydırak oynadığı, dimdik merdivenli sokakları nasıl tırmanıyor? Hayat kolay değil onlara. Baş örtülü ve örtüsüz güzel kızlar, kız kıza; bıyıklı yağız delikanlılar kol kola geziyorlar Kasımpaşa’dan Piyalepaşa’ya çark ederken.

.

İnanır mısın aynı yoldan tam 444 yıl önce, Protestan bir dinbilimci ve seyyah olan Stephan Gerlach da geçmiş, acaba onun gözleri nelere bakıp neleri görmüş dersin:

“…aşağı doğru yürüyerek güzel bir vadiden bahçeler arasından Piyale Paşa Camisi’ne vardık…Caminin içi kandillerle çok güzel süslenmiş… Biz camiyi gezerken yaşlı bir kadın yanımıza geldi. Biraz Almanca biliyordu ve Sultan Süleyman’ın Viyana kuşatması sırasında çok küçük yaşta esir alınıp Türkiye’ye getirildiğini anlattı. Bu caminin önünde mermerden yapılma iki kulplu büyük bir vaftiz taşı gördük. Taşın ortasındaki çukur oldukça derindi, çünkü Rumlar çocuklarını vaftiz ederken suyun içine daldırıyorlar…” (1)

Bu kölelik meselesine daha sonra döneceğiz; gel önce dalalım aralarına bugün hayallerde kalan lalelerin, nergislerin, avuç içi büyüklüğündeki nefis Frenk güllerinin. 20’nci yüzyılın ortasına kadar bölgede İstanbul’un çiçek bahçeleri olduğunu görüyoruz. Sözü, Kasımpaşa Karma Ortaokulu yıllarındaki anılarıyla şair Sennur Sezer’e bırakalım:

“[Piyale Paşa] caminin civarındaki evlerin bahçelerinde balkonlarında seralar limonluklar vardı. Her mevsimde kesme çiçek yetiştirilirdi. Daha çok kesme karanfiller. O günleri anımsadığımda karanfil kokusunu duyar gibi olurum… Cami çevresi 1950’li yıllarda pek iskân edilmediğinden olacak, cami boş, kapısı kilitli durur, avlusunda ulu ağaçların altında piknik yapılırdı. Bu piknikler camiye saygılı biçimde soğuk yiyeceklerle gürültüsüz patırtısız yapılır, ev halkı bir temiz hava alma ihtiyacını bu bahçede bu parkta olduğu gibi, giderirdi.” (2)

Gün ola devran döne, yemekler ısıtıla. Ramazan ayındayız. Zengin bir hayırsever Şeker Bayramı’na kadar bütün iftarların parasını ödemiş, adının açıklanmasını da istememiş. Aynı çocukluğumuzdaki gibi, ibadet de sevap da kimsenin gözüne sokulmadan yapılmalı, öyle değil mi?

.

Piyale Paşa Camisi’ne kıvrıla kıvrıla gelen yolun altı bir zamanlar dereymiş. Tam vadinin ortasındayız. Sağımız göğü delenlerin, solumuz gece konanların. Halil İnalcık İstanbul’un “16’ncı yüzyılın ilk yarısında dört yüz bine varan nüfusuyla Avrupa’nın en büyük kenti.” olduğuna dikkatimizi çekerken, Evliya Çelebi de “İstanbul şehri insan denizi olup omuz omuza sökmez olmuştur.” demektedir.(3) Ancak o yıllarda Piyalepaşa bomboştur. Bu kadar insana yaşayacak yer gerekmektedir. Zamana uygun şekilde, paşalar göreve çağrılır. O zamanlar yerleşime açılacak yerlere önce bir mescit ya da cami inşa edilip insanlar çekilir, zaman içinde buraları mahallelere dönüşürmüş. Piyale Paşa da aynen böyle yapmış, sadece cami değil; medrese (dârülhadis), tekke, türbe, hazîre, sıbyan mektebi, sebil, çarşı ve hamamdan oluşan bir külliye oluşturmuş. Haliç’in kuzeyinde Pîrîpaşa deresinin oluşturduğu vadinin derinliklerinde Okmeydanı’nın eteklerinde yer alan Piyalepaşa aslında Kasımpaşa’nın merkezinden oldukça uzaktaymış. Evliya Çelebi’den dinleyelim:

“Merhum Koca Piyale Paşa kendi malı 12.000 tutsağa sahip olduğundan Kasımpaşa’nın ta arka taraflarında bir cami, medrese ve tekke yaptırmıştır. Piyale Paşa Camisi bir saatlik yerde olduğundan caminin cemaati azdır. Sonunda bu camiye çok cemaat peyda etmek için eski tersane boğazından denizi kesip denizi oraya götürdü. Böylece Haliç’in iki tarafı bağlı bahçeli kat kat evler olunca caminin etrafı mamur olup, cemaati kalabalıklaştı. Piyale Paşa’nın ölümünden sonra Haliç temizlenmeyerek yağmur selinin çer çöpünden Haliç dolup pereme kayıkların girip çıkması mümkün olmayınca herkes evini ileriye yaptı. Bugün Haliç muattal kalmıştır. Babam ‘Kasımpaşa Çarşısı içinde Dört Ağızlı adlı kuyulara kadar denizin geldiğini bilirim.’ diye anlatırdı. Bugün padişahlar istese yine denizin iç kısımlara kadar akıtılması kolay bir iştir.” (4)

Demek ki İstanbul’a su yolları açma hevesi pek de yeni değilmiş. Dolmuş dereleri farkına bile varmadan çiğneye eze geçiyoruz. Caddenin ortasında kıpkırmızı kalp balonlar, İstanbul trafiğinin dayanılmaz yavaşlığında sahiplerini arıyorlar. Binaların arasında sıkışıp kalmış, musluğundan su akmayan, hatta musluğunu çoktan kaybetmiş hüzünlü çeşmeler, nefes almaya çalışıyor.

.

Minare göründüüü…

II. Selim’in damatlarından Piyâle Paşa aslında Kaptan-ı Deryâ, hatta ikinci vezirliğe kadar yükselmiş bir devlet adamı. Rivayet odur ki Mimar Sinan’dan bu sıra dışı camiyi gemiye benzetmesini bizzat kendisi istemiş. Öyle demiş midir bilinmez ama caminin kâh gemiye, kâh kayıkhaneye benzediği aşikâr.

Güneşin batmasına bir saat kadar kaldı, ahali iftar masalarını çoktan doldurmuş bile. Bir gün önce yağan sağanağın geriye bıraktığı çamur; etrafta koşuşturan çocukların ayakkabı tabanlarıyla gezintiye çıkmış, caminin kimi yeni kimi devşirme zemin taşlarına bulanıyor.

Rastlantılar burada da peşimizi bırakmıyor. Piyale Paşa Camisi’nde kullanılan granit taşların bugün Çanakkale’nin Geyikli ilçesine çok yakın Alexandria Troas antik şehrinden geldiği söyleniyor.

“Piri Reis buradaki önemli yapı kalıntılarından söz ederken bazı mimari elemanların İstanbul’a taşındığını söylüyor. İstanbul’da o dönemde büyük boyutlu camilerin yapımında bu mimari elemanların kullanılması nedeniyle de kentin, ‘eski İstanbul’ ismiyle anıldığından bahsediyor. Gerçekten 16-18’inci yüzyıllarda İstanbul’da büyük boyutlu dini yapılar inşa edilmeye başladığında buradan götürülen malzemelerle binaların oluşturulduğunu görüyoruz. Örneğin elimizde, İstanbul’daki Valide Sultan, Piyale Paşa camilerindeki bazı mimari elemanların, Alexandria Troas’tan götürüldüğüne dair bilgiler var.” (5)

.

Acaba kan mı çekmiş, can mı çekmiş? Acaba bu yüzden mi bağlanmışım Piyale Paşa Camisi’ne. İnşasında kullanılan granit taşların çıkarıldığı Alexandria Troas, Hayatevi’nin de bulunduğu topraklar. Hayatevi de başka bir günün yazı konusu olsun.(6) Gel biz devşirme, yani eski bir yapının taşlarını daha sonra yapılan yeni bir yapıda kullanma yöntemini bir kenara bırakıp, devşirmenin gerçekte ne olduğuna bakalım seninle.

İslambol iki yaka, devşirmelerinden biri baş mimar diğeri ise paşa. İki koca devlet adamının kaderlerinin devşirildiği noktadayız, Piyale ve Sinan’ın çocukluklarındayız. Piyale Paşa 1515 yılında Macaristan’da doğmuş, soyunun Hırvat olduğu rivayet ediliyor, Mohaç Seferi sırasında 11 yaşında devşirilip Enderun’a (saray okulu) veriliyor. Mimar Sinan’ın sahip olduğu taş işçiliği ve inşaat yeteneklerinden dolayı daha geç yaşta devşirildiği düşünülüyor. Sinaneddin Yusuf, Kayseri’nin Agrianos (bugün Ağırnas) köyünde Ermeni, Rum ya da Hristiyan Türk olarak doğmuş. Tam olarak bilemiyoruz hangisi doğru. Okuduğum kaynakta, ki burada özellikle paylaşmayacağım, “1511’de Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul’a gelmiş yeniçeri ocağına alınmış.” diye yazıyor. Tarafsızlık imkânsız gibi bir şey, hele hele tarih yazımında. Sanki kendi gelmiş, tıpış tıpış yürümüş de gelmiş. Besbelli getirilmiş! Getirmeyi bırak, getirmenin sistemi varmış.

Biri Balkanlar diğeri Anadolu’dan parçalanıp getirilen kaderler acaba İstanbul’da onarılabildi mi? Bu kadar başarının sahibi iki çocuk, sonra iki delikanlı, sonra iki yaşlı; son nefeslerini verirlerken neler geçirdiler acaba yüreklerinden? Fikirleri alınsa yine aynı hayatı seçerler miydi? Kim bilebilir ki!

“Devşirme kanununda toplanacak çocukların nitelikleri belirtilmiştir. Buna göre Hristiyan çocuklarının asilleri, papaz oğulları, iki çocuktan sadece biri, birçok çocuğu bulunan ailenin en sağlıklı çocuğu seçilir, tek oğlu olanın çocuğu alınmazdı. Annesiz babasız çocuklar, aç gözlü oldukları bilinenler ve yüzü gözü açılmış olabileceği düşüncesiyle köy kethüdâsının oğlu da devşirilmezdi. Aynı şekilde sığırtmaç ve çoban çocukları ile kel, fodul, köse ve doğuştan sünnetlilerle şehir çocukları toplanmazdı. Evlenmiş ve sanat sahibi olmuş çocuklarla aşırı derecede uzun ve kısa boylular da devşirilmeyenler arasındaydı. Ancak uzun boylu çocuklardan endamı düzgün olanlar sadece saray için alınabilirdi…Devşirme kanunu bazı mükellefiyetler yüzünden her yerde uygulanmazdı. Başlangıçta daha ziyade Rumeli’de Üsküp, İştip, Köstendil, Prizren, Görice, Samakov, Prebol, Taşlıca, Ergirikasrı, Yanya, Pirlepe, İşkodra, Ohri, İpek, Dukakin, Novasin, Manastır, Mostar, İzvornik, Böğürdelen, Horpeşte gibi yerlerde tatbik edilmiştir. XV. yüzyılın sonlarından itibaren Erzurum, Harput, Diyarbekir, Bursa ve İstanbul civarı dışında Anadolu’da da uygulanmıştır. Devşirme için Arnavut, Boşnak, Rum, Bulgar, Sırp ve Hırvat çocukları tercih edilir, Türk, Kürt, Acem, Rus, Yahudi, Gürcü ve Çingene çocukları devşirilmezdi. Ermeniler’den ise sadece saray için çok az devşirme yapılmıştır.” (7)

Diye uzun uzun anlatıyor Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Daha fazlasını içim almadı. Yine de bu yazıyı yazmak için epey okumam gerekti, en acı olan da sosyal medyadaki paylaşımlardı. Efendim bunlar devşirmeymiş, köle değilmiş türünde durumu doğallaştıran gayet soğukkanlı birçok yorum arasında sekiz ila yirmi yaşındaki bu oğlanların çocuk dünyalarına ilişkin tek bir söze rastlamadım. Zannedersin koskoca Osmanlı İmparatorluğu devşirme sistemi olmasa kaptan-ı deryalar, mimarlar, sanatçılar, bilim insanları çıkaramayacakmış.

.

Söylemeden geçemeyeceğim bir kader restleşmesi daha. Piyale Paşa Kıbrıs’ı fethedince ne olmuş bilir misin? Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Hıristiyanların buraya yerleştirilmesine karar verilmiş. Onların arasında Sinan’ın akrabaları da olmasın mı? Neyse II. Selim imdadına yetişmiş de zavallılar yerlerinden edilmemiş. Diyeceğim odur ki, dünya tarihinde bugünlere adım adım ilmek ilmek gelinmiş. Her şeyin bir nedeni, her nedenin bir sonucu yine bizler tarafından oluşturulmuş. Eee ne de olsa “Masum değiliz hiçbirimiz.”

Piyale Paşa Camisi’ni görmelisin. Çinilerinin okyanus mavileri içinde yüzmeli, o güzelim mihrabının önünde saygıyla eğilmelisin. Belli ki Fransız’ı, Alman’ı, Portekizlisi, Avusturyalısı ve Amerikalısı da tutkularını dizginleyemeyip, hırsızlığı müzelerinde meşrulaştırmanın yollarını arıyorlar hâlâ. Caminin İznik çinilerinin bir kısmını aparıvermişler. Sadece bu cami olsa iyi… Sanata uzanan eller kırılsın diyeceğim, ki o zamanlarda bu arkadaşların ellerini kesiveriyorlarmış. Sus Fehmi sus, gelme bu oyunlara…

Mimar Sinan bir yandan devasa kubbeli Selimiye’yi yaparken [Elbette gezdireceğim sana orayı da. Yedirmem mi, yaprak ciğer de yiyeceğiz birlikte.] aynı anda altı kubbeli Piyale Paşa Camisi’nin planlarına da hükmediyor. Kendini sürekli yenileyen neredeyse yüz yaşına kadar üreten dahi, erken Osmanlı eserlerinin planlarını yeniden yorumlamaktan geri durmuyor; Bursa Ulu Cami’deki çok kubbeliliği mükemmelleştiriyor burada. Ahhh ne güzeldir Ulu Cami, ortasında fıskiyeli çeşmesiyle. Tamam söz, oraya da götüreceğim seni.

Kara göründüüü… yok yok, minare göründüüü…

Piyale Paşa Camisi gemi, minaresi yelken direği. Normalde caminin ana giriş kapısının olması gereken yerde göğe doğru yükseliyor minaresi. Dedim ya sıra dışı diye. Zamanında İstanbul’un uzak ucundaki cami bugün hayatın ortasında, çocuklar sadece koşuşturmuyor avluda, rahat rahat bisiklete biniyor, paten kayıyorlar. İftara az kaldı. Curcunanın ötesine gel benimle biraz, hayatın kıyısında buluşalım. Ana babasından koparılan Koca Paşa, on bir çocuğu ve eşini koynuna almış huzur içinde uyuyor türbesinde, camisinin hemen berisinde. Tarih bizim, devlet bizim, aile bizim. Yok öyle yağma, her şeyi olduğu gibi kabul edeceğiz, iyisiyle kötüsüyle.

Top patladı. Oruç tutmadığım halde iftarı iple çekmenin ürkekliğiyle “Yeterince yemek var mı?” diye soruyorum. Aşçıbaşından “Herkese yetecek kadar bol bol var.” yanıtını alınca, keyifle bahçede yere yatmış, eski kırık sütunun üzerine çöküyorum. Sadece çorba kalmamış. Bil bakalım ne var menüde; patates yemeği, babamın kuru fasulye pilavdan sonra en çok sevdiği. Yanında bulgur pilavı ve salata da var.

Yine o zaman makinesi kucaklıyor beni. İzmir’in sabırsız yaz iftarları, çocukluğumun tatlı ramazanları. “Bu güneş ne zaman batacak da yemek yiyeceğiz.” nidaları. Bütün Türkiye yer, sen beklersin, haksızlık ama öyle değil mi!

Plastik kaşığımı patatese daldırıyorum, ağzıma götürdüğüm anda, zaman makinesi hızla Hades’in zindanlarını aşıyor. Burası cennet olmalı. Babam soruyor.

– Beğendin mi patatesi bakalım?
– Ahhh babam beğenmem mi!

Top patlamamış mıydı?

Çocuklar çoktan yemeklerini bitirmiş, geniş çimenlikte futbola başlamış. Kafamda patlayan top ile sarsılıyorum. Üstüm başım patatesin salçalı suyu. Umurumda bile değil. Ölüme meydan okuyan hayat çok güzel.

Sevdiklerinin bir mezarı olsun da, varsın çocuklar üzerinde top oynasın.

 

(1)  Stephan Gerlach, Türkiye Günlüğü, 1. Cilt, s. 187-188

(2) Sennur Sezer, Kasımpaşa, Heyamola Yayınları, İstanbul:2009, s. 89

(3) Gökhan Akçura, Geçmişten Günümüze Piyalepaşa, İstanbul:2016, s. 16
Gökhan Akçura’ya özel teşekkür, onun tek tek taradığı kaynaklardan faydalanamasaydım bu yazı bu halde olmazdı. Bir de Rauf Kösemen ve Damla Özlüer’e teşekkürler.

(4) Evliya Çelebi, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1. Cilt, 1. Kitap, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2014, s. 376-377

(5) https://www.haberler.com/dogu-roma-nin-baskentligi-icin-istanbul-ile-5179934-haberi

(6) Hayatevi bütün bu gezi anılarının çıkış noktası. Bu yurt yuva arayışımın kökenini merak ediyorsan:
https://hayatevi.org/2018/09/09/konusulmazdi-recel-evi/
https://hayatevi.org/2018/10/22/hayat-evi/

(7) https://islamansiklopedisi.org.tr/devsirme

 

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com