Davos'a van minüt yetmez

Davos’un eteklerinde yer alan Berghof Sanatoryumu’na sadece yürüyerek ya da füniküler ile ulaşılabiliyor. Davos dünyadan, Berghof Davos’tan müstesna. Birkaç aylığına, verem olan kuzenini ziyarete gelen roman kahramanımız Hans Castorp, kendisinde de teşhis edilen ciğer hastalığı yüzünden sanatoryumdan ancak yedi yıl sonra çıkabiliyor

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Demek ki, bizim Hans’ın öyküsünün anlatıcısı bu işi öyle bir-iki dakikada bitirmeyecek ve ne bir haftanın yedi günü ne de yedi ay bu işe yetecek. Öykü onun çerçevesinde ağlarını örerken geçecek olan dünya günlerinin pek farkına varmaması kendisi açısından iyi olur.
Tanrı aşkına, öykünün yedi yıl sürecek hali yok ya!
Evet işte başlıyoruz.
Thomas Mann, Büyülü Dağ

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım
Cemal Safi

Gezegenin genç ve büyülü sıradağlarına gidiyoruz.

Kış sporları için tercih edilen, benim ise yazın tam ortasında hem de en olmadık yoldan gitmeyi uzun süredir hayal ettiğim İsviçre Alpleri’nde, çok özel bir yeri ziyaret edeceğiz.

Ama önce anlaşalım, maviyle yeşilin, siyahla beyazın iç içe geçeceği orman virajlarını yavaş yavaş alalım.

Öğlene doğru varacak şekilde, Anadolu’nun birçok şehrinden İstanbul üzerinden Milano’ya uçabiliyorsun. Milano’dan trenle Lugano’ya iki saat içinde varıp yarım günün geri kalanını orada geçirip*, ertesi sabaha Alpler’e yola çıkacak kıvama geliyorsun. Alpler, merkez motifi İsviçre olmak üzere, bir dantel gibi Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya’ya yayılıyor. Yolculuğumuz İtalya ve İsviçre arasındaki geçişlerle ilerleyecek.

Namıdiğer Bernina Ekspresi, can kırmızısı bir tırmanış treni; dik yokuşları aşmak, keskin virajları dönmek üzere tasarlanmış, sloganı da pek hoş: “Buzullardan Palmiyelere”. Biz aksi yönde, Alpler‘in eteklerindeki yumuşak iklimli Lugano’nun palmiyelerinden yola çıkıyoruz. Garın hemen yanından bindiğimiz otobüsümüz Lugano Gölü boyunca nazlana nazlana kuzeye doğru İsviçre’den İtalya’ya, İtalya’dan İsviçre’ye doğru ilerliyor. Göl manzarasına kısacık bir ara verip, bu kez de Como Gölü boyunca doğuya doğru ilerliyoruz. Doyumsuz manzaralar. İtalya-İsviçre sınırındaki Tirano’da yemek yiyecek kadar vaktimiz oluyor.

Başlasın asıl macera, “Çocuklar gibi şendik.” bölümüne hoş geldin. Yıllardır fotoğraflarına bakıp, “Ahhh o trende ben de olsaydım.” dediğim Bernina Ekspresi burnumun ucunda. İçim içime sığmıyor, sanki lunaparktayım, açılsın hemen kapılar “Ben geldiiimmm…

Otobüste tanıştığım Naako, boş gözlerle bana bakıyor, ben de ona. Dağ başında bir istasyon, bin tane tren, acaba hangisine bineceğiz? Seksenli yılların bakkallı günlerine dönesin geliyor, seçecek bin tane ürün olmamasının özgürlüğünü doya doya yaşadığımız yıllara. Kısa sürede idrak ediyorum ki bana dağ başı gibi gelen bu yer insanların memleketi, teknoloji ile birlikte her türlü sosyal imkânı en ücra köşelere kadar taşımışlar. Medeniyetin otuz iki dişini gösterdiği bu topraklarda Avrupai davranışlar yakışır bize. Hızlı trenin mucidi Japon’un bile kafası karışıyorsa, demek ki sorun bende değil diye geçiriyorum içimden.

Şimdi burada araya bir hikâye sıkıştırmazsam olmaz. Sene 1979, annemle babam iki arkadaşları ile Avrupa turuna çıkıp bizi gözü yaşlı arkalarında bırakmışlar. Onlarla gidememiş olmanın yasını tutuyorum. Avcılık anıları halt etmiş, bir ay süren Avrupa anılarını bir ömür boyu dinleyeceğiz, ama bir tanesi var ki favorim, annemin ağzından yüz kere dinledim, yine dinler asla sıkılmam.

“Dağın başındayız ortada kimseler yok. Tuvaletimiz geldi, yol kenarında küçük bir bina. Her yer pimpak. Kim ne zaman geliyor da temizliyor buraları. Belli ki insanlar da tertemiz kullanıyor. İşimiz bitti ellerimizi yıkayacağız. Aaaa musluk var, sapı yok. Arıyorum, tarıyorum yok. Rafet gel bi bak dedim. O da baktı bulamadı. Diğer arkadaşları çağırdık, yok da yok. Laz müteahhit yapmış burayı diye dalga geçtik aramızda. Sonra baktım yerde küçücük iki kabartı, ama varla yok arasında, basayım dememle bir taraftan buz gibi diğer taraftan kaynar sular fışkıra fışkıra akmasın mı!”

Şimdi sen diyeceksin nesi ilginç bu hikâyenin. Herhangi bir umumi tuvalete burnumuzu değil vücudumuzdaki tüm delikleri tıkayarak tiksinerek girdiğimiz yıllardan söz ediyorum. Bu musluklar yedi yaşındaki bana uzay teknolojisi gibi gelmişti. Şimdi o çocukla bineceğiz Bernina Ekspresi’ne.

Bütün Ortadoğululuğumla etrafı hızla kolaçan ediyorum, kimseler oturmadan acele acele en manzaralı yere ben oturacağım, penceresi en büyük olan ve pencerelerin arasındaki çerçevenin görüntümü kesmediği o yere. Pahalı olmasın diye birinci mevkide yapmıyorum yolculuğumu, onların pencereleri tavana kadar çıkıyor oysa ki. “Parayı veren düdüğü çalar.” derler ya, işte o söz bugün yalan. Çünkü trenin en sonuna bir açık vagon eklemişler ki lebiderya, ayrım gözetmeksizin herkes oturabiliyor hem de. Manzaranın âlâsı orada, davul da çalarım zurna da, düdük züğürt tesellisi bana.

Ağustosun tam ortası, ince bir hırka iş görüyor. Tıngır mıngır tırmanmaya başlıyoruz. Allah’ım ne güzellik. Gezegene iki renk egemen; göl, nehir ve gökte mavinin, ormanda yeşilin binbir tonu. Mis gibi Alp meltemi üşütmeden yüzüne üflüyor, tertemiz bir hava, billur gibi akan sular.

Broşüründe “Kuzey ve Doğu Avrupa arasındaki bu demiryolu, farklı diller ve kültürler arasında köprü oluşturuyor.” diyor. El kadar toprak parçasında Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Romanşça’nın yanı sıra bir sürü diyalekt konuşuluyor. Yirmi altı kantondan oluşan İsviçre Konfederasyonu’nun Latince mottosu “Unus pro omnibus, omnes pro uno”, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlamına geliyor. Bugün gezeceğimiz, İsviçre’de Romanş dilinin en yoğun konuşulduğu Graubünden Kantonu’nda Almanca birinci dil, güneyde İtalyanca konuşuluyor. Tüm dil çeşitliliğine, hatta sınırların iç içe geçmiş olmasına karşın, İsviçre’ye girdiğini hemen anlıyorsun. İsviçre’de sadece tuvaletler değil, sokaklar da tertemiz. Yıllar önce “İsviçre Daha Beyaz Yıkar” diye bir kitap yayınlanmıştı belki hatırlarsın, acaba neden söz ediyor diye şöyle bir bakınca kara paranın aklanmasından söz ettiğini anlamıştım. Zıtlıklar ülkesi, kendine beyaz, diğerlerine duruma göre bukalemun.

Tırmanmaya devam eden trenimiz onca yokuşa rağmen 112 km. hıza çıkabiliyor Söz konusu demiryolu ağında 55 tünel, 196 köprü mevcut. Hele yuvarlak bir viyadük var ki mühendislik harikası, doğanın içine elinle oyuncak gibi yerleştirmişsin sanki. Tren tam tur atarken, en son vagondan en baştaki lokomotifi rahatlıkla görebiliyorsun. Demiryolunun Tirano’dan Thusis’e uzanan bu kısmının UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmesine şaşırmamak gerekiyor. Her yerden ağaç fışkırmıyormuş gibi bir sürü yer doğa parkı ilan edilmiş. Hayatta en çok görmek istediğim buzullar Game of Thrones’un sinemaskop duvarı gibi önüme serilmiş.

Sonunda Davos’a ulaşıyoruz. Taaa Türkiye’den buralara gelme nedenimiz, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının geçtiği sanatoryumu ziyaret etmek. Mann, 1912 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, eşinin sağlığı için geldiği Davos’ta epey gözlem yapma imkânı buluyor. Kısa bir roman olacağını sanarak başladığı Büyülü Dağ, zaman içinde 881 sayfalık iki cildiyle Mann’ı Nobel Edebiyat Ödülü’ne taşıyor. Eseri dilimize kazandıran İris Kantemir ve Can Yayınları’na teşekkürler.

Almanca’da eğitim ve roman kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan Bildungsroman denilen bir edebi tür varmış, zaman içinde tüm Avrupa’ya yayılmış, hatta dünyada birçok yazarı etkilemiş. Büyülü Dağ’ı okurken durumun farkında bile değildim. Roman kahramanının gençlikten yetişkinliğe geçerken olgunlaşmasını, hatta olmasını ele alan bu tür, insanı sımsıkı kucaklıyor. Davos’un eteklerinde yer alan Berghof Sanatoryumu’na sadece yürüyerek ya da füniküler ile ulaşılabiliyor. Davos dünyadan, Berghof Davos’tan müstesna. Birkaç aylığına, verem olan kuzenini ziyarete gelen roman kahramanımız Hans Castorp, kendisinde de teşhis edilen ciğer hastalığı yüzünden sanatoryumdan ancak yedi yıl sonra çıkabiliyor. İşte bu yedi yıl onu ciddi bir tedrisattan geçiriyor. Roman bir yandan İkinci Dünya Savaşı öncesi burjuvazinin ruh halini gözler önüne sererken, diğer yandan Hans’ın bilim, felsefe, sanat, psikoloji, din, cinsellik, ölüm gibi birçok konuda eğitilmesini sağlıyor. Mann, olayları ve mekanları öyle canlı anlatıyor ve tanımlıyor ki sen de sürekli oradasın, onlarlasın, hatta onlardansın.

.

Buraları nereleriymiş diye araştırırken, bir de baktım ki Berghof Sanatoryumu antibiyotiğin bulunmasıyla zaman içinde önemini yitirmiş, 1950’lerde tamamen kapanmış, bölgedeki birçok sanatoryum gibi daha sonrasında da otele dönüştürülmüş. Diğerlerinden farkı ise neredeyse orijinal halini koruyuşu. Hele hele arnuvo** tarzında inşa edilmiş olduğunu duyunca olmazsa olmazlar listemin en üstlerine yükseliyor bir anda. Mann’ın tüm maharetiyle Berghof’un dört mevsimini anlattığı romanında beni kar kış değil, yemyeşil vadiler ve en sıcak aylar çekti. Verem hastalarının soğuk kış günlerinde bile balkona çıkarılıp battaniyelerle sarıldığı sahneler ne kadar nostaljik gelse de, ölümü çağrıştıran kış değil de sağlıklı olma durumunu tarif eden yaz aylarında görmek istedim Berghof’u. Büyülü Dağ, bu cümleyle açılıyor:

“Sıradan bir genç, doğup büyüdüğü Hamburg’dan Graubünden Eyaleti’ndeki Davos-Platz’a gitmek üzere yola çıktı. Yazın tam ortasıydı ve orada üç hafta kalmayı tasarlıyordu.”

.

Davos’ta trenden indim. Hiçbir yeri tanımıyorum. Küçük bavulumu sürüye sürüye kasabamsı şehrin yarısını katettikten sonra, otelden adımın verildiği fünikülere ulaştım. Güler yüzlü görevli otele iniş-çıkışlarda kullanacağım bir kart verdi. Birkaç dakika içinde Berghotel Schatzalp’e ulaştım. İlk görüşte aşk. Zamanda yolculuk demek abesle iştigal olur, dün artık bugün, bugün 15 Ağustos 1912. Bakımsız demek haksızlık olur, tertemiz ve dimdik ayakta; ancak yenilenmediği kesin. Göreceksen hemen git gör. Arka cepheye bakan odamı biraz pazarlık ve bir miktar şeytan tüyüyle, benzer durumla karşılaşmaya alışkın olmayan resepsiyon görevlisinin şaşkınlığından da yararlanıp, müdürünü arataraktan uygun bir farkla ön cepheye transfer ettirdim. Belli ki Büyülü Dağ okurlarına alışıklar, birçok odayı görevliyle birlikte gezdik. Gezdikçe romandan kareler gözümün önünde canlanmaya başladı.

Fransızcada soyadı sıcak kedi anlamına gelen, romanda aşk ve tutkuyu temsil eden Rus konuk Madam Chauchat, kumaş kaplı duvarları aynı eskisi gibi duran asansörden inip de karşıma dikilecek adeta. Ya da romanda hümanizmi temsil eden Settembrini koridorun sonunda, başını omzunun üzerinden bana doğru döndürüp felsefi bakışlarını fırlatacak.

.

Banyo lavabosu, klozeti, küveti ve fayansları olduğu gibi korunmuş bir oda seçtim kendime. Pirinç kapı kolları, pencere aksamı, tahta çerçeveler, ahşap balkon tırabzanları her şey ama her şey orijinal. Bir odam bir de ben dört köşeyiz. Dur daha, büyük salondaki arnuvo şömineden, otelin Alp bitkilerini barındıran ön bahçesinden, binanın arkasındaki köprülü girişten falan bahsetmedim bile. Kendime, eritilmiş peynire bana bana yediğim tahıllı ekmekle, tabii yanında buz gibi bardağını damla damla terleyen yerel birayı unutmayalım, güzel bir ziyafet çektikten sonra yorgun argın odama doğru ilerliyordum ki. İçimde dur durak bilmeyen kışkırtıcı gezgin ses: “Hadi oğlum, burada her an değerli, bir daha ne zaman geleceksin, biraz yürüyüşten ne çıkar!” diye haykırıyor.

Güneş gittikten sonra hava karardı ve ısı hızla düştü. Otelin taş çatlasın yüzde onu doludur. Malum, kayak sezonuna çok var, ortada kimsecikler yok. Her biri iyileşme hayaliyle gelen verem hastalarının azımsanmayacak bir kısmının ruhlarını teslim ettikleri bu vadide yapayalnızım. “Annem, annem…” aldı mı bir ürperti. Otel oldu bana The Shining filminden bir sahne. Ben yürüyorum, koridorun halısı ayaklarımın altında ters yöne ilerliyor; olduğum yerde sayıyor bir türlü odama ulaşamıyorum. Ahhh anne, küçükken o korku filmlerini izlemeyecektik. Ohhh iyi ki izlemişiz o filmleri birlikte anne, nerede o eski korku filmleri.

Neyse odama vardım. Ses geçirmesin diye yaptıkları iki kapıyı kilitleyip, panjurları da sıkı sıkı kapattıktan sonra yattım uyudum. Gece ara ara yağmur yağdı, hafif hafif panjurlara da vurdu; artık nasıl yorgunsam hiç oralı olmadım. Sabah Avrupa’nın çatısında muhteşem bir güneşle uyandım. Bugün yoğun geçecek haberin olsun. Hans Castorp’un yürüdüğü yollardan yürüyeceğiz seninle, hazır mısın?

Sağlam bir kahvaltı, ardından ormanda gezinti. Elbette kaybolacağız. Otelin müşterileri baharda uyanan ayılar gibi tek tük ortaya çıkmaya başladılar; sevimli, ürkek ve mesafeli. Oteli sırtına aldığında, tüm vadi ve dağlar emrine amade, canlı kartpostal. Sağdan ilerleyip sık ormana dalıyorsun. Sonra yavaş yavaş yukarıya doğru yarım saatlik sakin bir yürüyüş, kuş sesleri ile oksijen bombardımanı eşliğinde Davos Schatzalp Alpinum Botanik Bahçesi’ne ulaşıyorsun. Anadolu’nun tek başına fauna ve flora çeşitliliği neredeyse Avrupa’nın tamamındaki çeşitlilikten birazcık az. Ne kadar şanslıyız. Ancak burada da değer biliniyor. Sanayi Devrimi’nden beri har vurup harman savurduklarını şimdi öpe koklaya korumaya çalışıyorlar. Alp güneşinde bronzlaşmaktan kavrulmuş derisi ile yaşlı bir bahçıvan ve soluk benizli genç kız sorumlu bahçeden. Ten renklerinin aksine, adam tam bir kuzeyli, kız ise Akdenizli; bitkileri, çiçekleri tek tek anlatıyor. İsviçre’nin yanı sıra, Pireneler, Yeni Zelanda, Çin, Nepal ve Tibet’ten 5 bin çeşit bitki deniz seviyesinden bin 900 metre yükseklikte yetiştiriliyor.

Doğa dingin, zamanın donmasını, sonsuza kadar orada kalmayı arzuluyorsun. Tek tük ziyaretçi gelip geçiyor. Küçük uçurumlar ve şırıl şırıl akan dereleri aşıp otele, oradan fünikülerle Davos’a iniyorum. Turizm enformasyon bürosunda, Avrupalı küçük burjuvam ile yollarımız kesişiyor. Kraldan kralcı, her şeyi bilen, yukarılardan bakıp onlardan olmadığını doya doya hissettiren, kompleksli insan tipi. Bu arkadaşları azıcık suladığında ırkçı denilen mahluk çıkıyor ortaya. Ne denli gıcık olduğumu yeterince ifade edebildim mi? Ahhh Küçük Korku Dükkânı*** diye bir film vardır, siyah beyaz versiyonu çok güzeldir onu da sonra anlatırım fakaaat…

Yahudilerin Davos’la geçmişe dayanan bir ilişkisi var. Her yerde şakaklarından aşağı sarkan bukleleri ve özel giysileriyle erkekleri, kafalarında benzer tokalı perukları, aynı boy etekleri ve lacivert hırkalarıyla tek tip kadınları; her köşe başında kaşer olarak addedilen ve helal kabul edilen yiyecekleri sunan restoranları görmek mümkün. En az dört çocuklu geniş aileler halinde hareket eden, Musevilerin en muhafazakarları olarak tanımlanan Haredi Yahudilerine rastlamadan bir yerden bir yere gitmek mümkün değil.

Bizim müşkülpesent turizm memur şefi bu kez Haredileri kestiriyor gözüne. Yemiyor içmiyor, bütün yerel otellere astırmak üzere bir mektup kaleme alıyor. Ormanda arkalarında bıraktıkları çocuk bezlerinden tut da, oyun parklarında küçük ailelere yer bırakmamalarına, gezdikleri peynir fabrikalarında burunlarını peynire sokmalarına varıncaya kadar her şeyi ifşa ediyor. Ayıkla pirincin taşını. Ayrımcılık, toleranssızlık, zenofobya gırla gidiyor. Sonuç? Mesele İsrail Başbakanı’nın kınamasına varıyor. Türkiye’de de benzer bir durum yok mu, yüzüne diyemese de arkasından fısır fısır Arap turistleri kötüleyen sesler ayyuka çıkmıyor mu? Konu çetrefil, her iki taraf da hem haklı hem haksız. Konu kamu alanlarında bırakılan çocuk bezleri olsa, bir çözüm muhakkak bulunur, her iki tarafın da tavrı o kadar çirkin ve kışkırtıcı ki. En basit bir konu bile ortamı anında siyasete bürüyor, patlamaya hazır bir bomba.

.

Gel biz rahatlayalım biraz. Öğlen oluyor, seni tipik bir İsviçre köyü olan Monstein’e götüreyim. Tahta balkonlarından kırmızı sardunya ve cananların sarktığı, yeşil panjurlu dik çatılı ahşap evleri, sivri kuleli kilisesiyle dünyalar güzeli bir köy. Karnım acıktı, minik restoranların hepsinde köyün merkezinde üretilen yerel ve organik bira servis ediliyor. İçinde elbette bir çeşit İsviçre peyniri olan, adını telaffuz edemediğim leziz bir yemek yiyorum. Kilisede birazdan genç sanatçıları desteklemek için yapılan Davos Festivali kapsamında bir konser gerçekleşecek. Şık giyinmiş kalabalık, ellerinde içkileri, kilise bahçesindeki mezarlığın dibinde gösterinin başlamasını bekliyor. Kucaklarında viyola, çello, kontrbas ve keman kutularıyla bir grup genç; iki tarafında otlar bitmiş taşlık yoldan bize doğru tırmanıyorlar. Ne yazık ki konsere kalacak vaktim yok. Bir dahaki sefere diyerek yola düşüyorum.

Biraz da Davos’un içinde gezeyim derken tam karşımdaki St. Johann Kilisesi’ne dalıyorum. Dışarıdan hiçbir albenisi olmayan kilisenin modern vitrayları büyüleyici, herhangi biri yapmış olamaz bunları. Ünlü ressam Giovanni Giacometti’nin oğlu Augusto Giacometti’nin eseri olduğunu öğreniyorum. Seyahat etmek elbette ciddi bir ön araştırmayı gerektiriyor; diğer yandan seyahat etmek hayata izin vermek, kendini akışa bırakmak demek, asla ama asla elin boş çıkmıyorsun. Parklarından, meydanlarından heykeller fışkıran Davos’u boylu boyunca yürüyüp, en sonunda Davos Gölü’ne ulaşıyorum. Alpler’in eteklerindeki bu gölün suyunun buz gibi olacağını düşünüp yanıma mayo almadığıma bin pişmanım. Ancak benim gibi bir su kuşuna pişmanlık vız gelir tırıs gider.

Çocukluğumuzun Heidi çizgi filmindeki Fräulein Rottenmeier kılıklı turizm bürosundaki memureye inat, insanlardan uzak bir köşe buluyorum gölün kıyısında. Neyse ki renkli külodum aynı mayoya benziyor. “Ohhh canıma da değsin!” atıyorum kendimi buz gibi sulara. Bu İsviçre de hakikaten bembeyaz yıkıyormuş, sefam olsun.

Velhasıl diyeceğim odur ki yazıklar olsun hepimize! Bu işler küsmekle olmaz, kendi sorunlarımızı aramızda çözemeyip, barışı yüceltemezsek, daha çok ateşkesler imzalamak zorunda kalırız İsviçre köşelerinde.

 

*Lugano başlı başına muhteşem bir rota, ilgili iki yazım için:
https://hayatevi.org/2018/07/01/rastlanti-diye-bir-sey-vardir-ya-da-herman-hesse-ile-bulusma/
https://hayatevi.org/2018/07/02/hermann-hesse-ile-bulusma-ya-da-rastlanti-diye-bir-sey-yoktur/

**Art Nouveau
*** Little Shop of Horrors

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com