Angara bebesi

Angara’nın tüm bebeleri dizilmişler sur duvarlarına, almışlar iki buçuk litrelik kolalarını, kızlı erkekli günün batıp alacakaranlığa geçmesini bekliyorlar. O zaman şehrin lambaları yavaş yavaş parlayacak, ışık geceye akacak.

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Bir kaprisler, bir şekiller.
Her gün Taksim’deler her gün Kordon’dalar
Zaten şu tenekeler.
Anonim

Bilmek istersen seni,
Can içre ara canı.
Geç canından bul anı,
Sen seni bil, sen seni.
Hacı Bayram-ı Veli

Kendini Bil*
Delphi Apollo Tapınağı

Bitmeyen, ısrarcı bir karşılaştırma; İzmir, İstanbul ve Ankara arasında. Öyle farklılar ki birbirlerinden. Mandalina, ananas ve kavun gibiler. Sonra herkesin Ankara’sı, İstanbul’u, İzmir’i de aynı değil ki. Sonra, Ankara’nın Çankaya bebesi ayrı, Çinçin bebesi ayrı, Seyran bebesi de ayrı birbirlerinden. Yine de var bir Angara bebesi, Taksim’e, Kordon’a taaa tepeden, Kale’den bakan; başkentten diğer illere teneke diye çalım atan.

Bu pazar günü aldım iki Angara bebesini yanıma, dolaştırdım şehrin en eski taraflarında; oldular sana Angora bebesi.

Ankara deyince akla ilk, Cumhuriyet’in modern şehri gelir. Oysa Ankara’nın tarihi çok gerilere gider. Neolitik dönemden başlar, Hitit, Frig, Lidya, Pers, Helenistik, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet diye uzar. Biz Roma ve Osmanlı arasında salınacağız bugün. Bebelerin ağabeyleri Augustus ve Hacı Bayram-ı Veli’yi ziyaret edeceğiz. İkisi baş başa uyuyorlar yüz yıllardır. Cumhuriyet dönemine ayrı bir gün hatta günler ayıracağız pek yakında.

Çınar altı, Zeynep on iki yaşında. Farklı yaşlardaki bir erkek ve kız çocuğu ile pazar gününü nasıl geçirirsin?

İlk durağımız Erimtan Arkeoloji Müzesi. Pazar günleri farklı yaştaki çocuklar için etkinlikler düzenliyorlar. Bu hafta 4-6 yaş çocukları için seramik boyama kursu var. Önceden telefon ya da eposta üzerinden rezervasyon yaptırman gerekiyor. Kale kapısının ana girişinin önündeki meydan yeniden düzenlendi. Tek şerit gidiş, tek şerit dönüş daracık bir yol, sadece geçip gitmek için, bekleme yapmak yok. Arabayla geldiysen, biraz daha yukarıda belediyenin parkı var; sadece 1 TL. Hava güzel ise yer bulmak epey zor.

Erimtan Arkeoloji Müzesi, Ankara müzeler vahasında; Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Ankara Rahmi M. Koç Müzesi arasındaki haklı yerini dişiyle tırnağıyla kazanmış. Mühendis koleksiyoner ve sanatsever Yüksel Erimtan’ın arkeoloji merakıyla, yıllar içinde biriktirdiği eserlerin bir koleksiyon haline gelişi ile ortaya çıkmış. Üç müstesna mimar tarafından en ince ayrıntısı düşünülerek, işlevsel olarak tasarlanmış bir yapı. Kendisinden önce yerinde bulunan eski yapıların taşlarından doğurtulmuş. Yan yan duran pencerelerinden bakınca kale burcundaki saat kulesini görebiliyorsun. Bu bile çocuklar için eğlenceli bir oyun. Sen yeter ki oyun yaratmak iste.

Mini mini birler, çalışkan ikiler” yaşına az kalmış iki düzine çocuk ve pür dikkatlerini toplamayı nasıl başardığını hayretle izlediğimiz sihirli bir eğitmen. Eski Roma toprak kaplarının önünden bıcır bıcır ilerliyorlar. Parmak kaldırmalar, heyecanla “Ben de, ben de…” diye ileri uzanan küçük bedenler.

– Çocuklar bu kabın üzerinde ne var?
– Çarpı var,
– Çizgi var,
– Çubuk var,
– [Kısık sesle yanındakine] Popo var [sırıtmalı gülümsemeler: hihihihiii…]
– Balık var…

Var da var. Her kafadan bir ses. Hepsi kendisine göre bir şey emiyor süngervari, hafızasına kazıyor; birazdan atölyeye girip, önlerine koyulmuş elleri büyüklüğünde toprak kapların üzerine boca etmek üzere.

Çınar’dan ayrıldık. Zeynep ile Ani sergisini gezeceğiz. Eğer Kars’a gidip Ani antik şehrini gezme fırsatınız olmadıysa, Ankara’da yaşıyorsanız ya da yolunuz bu aralar Ankara’ya düşecekse muhakkak görmelisiniz. Neden mi, çünkü az sayıda sergide olan bir özelliğe sahip, izleyicisine hazmedilebilir lokmalar sunuyor. Lüzumsuz ve sıkıcı bilgi yok. Giriyorsun, tak tak tak, ilerliyorsun. Ani’yi yakın zamanda görmüş birisi olarak isterim ki Ani’nin girişinde bir düzenek hazırlayıp bu sergiyi ağırlasınlar. Böyle bir sergiyi görmeden, hele hele rehberiniz yok ise, Ani’nin muhteşemliğinin derinlerine varmak neredeyse imkânsız.

Çınar, toprak kabını boyamanın tüm gururuyla atölyeden çıkınca, Ani sergisini bir kez daha geziyoruz. İnanır mısın sıkılmıyor çocuklar, kolay kolay bıkmıyor. Kars, Rusların elindeyken sürdürülen çalışmalarda, kazı müdürünün çocuklarını gösteren fotoğraflar sergiden bende kalan en güzel anı oldu. Bu çocuklar acaba yaşıyor mudur hâlâ, yaşıyorlarsa kaç yaşındadırlar kim bilir? Siyah beyaz fotoğrafların renklilerden en büyük farkı zamana yaptıkları vurgu olsa gerek.

Üst kata geçip Çınar’ın en çok sevdiği para koleksiyonunu geziyoruz. Eski sikkeleri, çektiğinde ışıkları yanan pleksiglas levhaların içlerine yerleştirmişler. Çocuklar bunlarla oynamaya bayılıyor. Bir çığlık: “Baba bak senin en çok sevdiğin kuş.” Atina parasının bir yüzünde baykuş. Ruhumun kanatlı çocuğu, bu minik keşfin mutluluğunu Çınar ile canıgönülden paylaşıyor.

.

Hadi bakalım şimdi nereye gideceğiz? Hacı Bayram’a. İki çocukla yürümek sıkar. Atlıyoruz bir taksiye, ver elini Ulus Meydanı. Pek yakın. Hacı Bayram’a açılan yola girince hemen solumuzda koca bir sütun. Dal içeri. Yolumuzu keyfe keder değiştiriyoruz. Tarihte de öyle olmuş, kuzey-güney, doğu-batı akslarının ortasında, önemli ticaret yollarının üzerinde bulunan Ankara, sürekli istilacıların akınına uğramış. Suriye çöllerinden gelen Palmiralı Arap İmparatoriçesi Zenobia’nın, Roma İmparatorluğu içindeki zayıflık ve kargaşadan faydalanarak Ankara’da kısa ömürlü bir devlet kurduğun biliyor muydun? ** Eski Sümerbank binasının önünden geçerken Zenobia’nın senin benim bugün bastığımız taşların yarım ya da bir metre altındaki taşlardan yürüdüğünü düşündün mü hiç?

Çok önceleri değil, 1960’ların Ankara’sını bilenler, şehri saran onlarca derenin açık, temiz ve serbestçe aktığını anlatıyorlar. Roma döneminde küçük bir nehir olan Ankara Çayı eski şehrin kuzey sınırını belirliyormuş. On dokuzuncu yüzyılda en az bir Roma villası veya köşkünün kalıntılarının şu anki Çankaya Köşkü’nün çok da fazla uzağında olmadığını biliyor muydun peki? Oysa biz bugün Atakule’den baktığımızda tarihin tepesinde yeller esiyor.

Hacı Bayram’a doğru ilerlerken, hemen solumuzdaki yol bir meydana açılıyor ortasında 362 yılında Roma İmparatoru Julian’ın Ankara’ya ziyareti onuruna dikilmiş on beş metre yükseklikte bir sütun kabak gibi duruyor. Çocuklar ne ilginç varlıklar, sütunun etrafında koşup duruyorlar. Hemen aşağıdaki büyük süs havuzunun içindeki bozuk paraları görünce elbette biz de arkamızı dönüp para atarak dilekte bulunuyoruz. Zeynep “Sakın dileğini söyleme, yoksa gerçekleşmez.” diyecek oluyor ama Çınar çoktan haykırıyor: “Keşke Romalılar geri dönse.” Kim bilir aklından neler geçiyor, belki de şehrin eski halini gözünde canlandırıyor.

.

Az yürüyüp Çankaya Caddesi’ne iniyoruz. Gece saat ondan sonra Ankara’nın pavyon merkezine dönüşen bu sokakların on karış altında bir Roma şehri uyuyor. Kazma atılan her yerden eserler fışkırıyor. Roma hamamının üzerine nedense bir şey inşa edilmemiş. Hamam, üçüncü yüzyılda Septimius Severus’un oğlu Roma İmparatoru Caracalla tarafından sağlık tanrısı Asklepios adına yapılmış. Bugün Roma hamamı olarak adlandırılan bu platformun bir höyük olduğu, en üstte Roma Çağı (Kısmen Bizans ve Selçuklu katları), onun altında Frig Devri yerleşmesinin kalıntıları tespit edilmiş. Hamam çok geniş bir alana yayılıyor, bir taşra kenti hamamından çok imparatorluk standartlarına göre yapıldığı çok belli. İtalya’nın Roma şehrinde Caracalla adıyla anılan meşhur hamamlar var, yüz binlerce turisti çekiyor bünyesine. Oysa burada kimsecikler yok.

Roma Hamamı Açık Hava Müzesi ana giriş kapısının önündeki merdivenleri çıkınca geniş bir çimliğe ulaşıyorsun, hem de mart ayı başında Ankara’da her yer yemyeşil. Varsın koştursun çocuklar. Ankara’nın göbeğinde, sessiz, sakin bir piknik alanı adeta. Bugün huzurun hüküm sürdüğü bu mekânın ortasındaki kocaman havuzun içinde acaba kimler kimler yüzmüştü zamanında? Çınar “Baba biz de yüzebilir miyiz bu havuzda?”. “Oğlum nasıl yüzeceksiniz, ortada havuzun taş temellerinden başka bir şey kalmamış ki!” diyeceğim susuyorum. “Tabii yüzersiniz.” demekle yetiniyorum. Duyuyorsun değil mi kulaç seslerini?

.

Yol boyunca sağlı sollu mezar taşları, kırık sütunlar. Ve yine boşuna harcanan bir hazine. Kenara atılmış sevimli bir kedi/aslan başı. Senin bildiğin ama dünyanın yeterince tanımadığı meşhur Ankara kedisinin atası. Marka yaratma iştahım kabarıyor, al şu heykeli Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin merkezine yerleştir ya da daha iyisi Roma hamamının ortasında bir yer hazırla özelleştirerek, diğerlerinden ön plana çıkararak sergile, hamamın alameti farikası olsun. Ankara’nın simgesi canım kedimizin çıkış noktası “İşte budur!” de. Kim inanmaz sana. Yap bir kopyasını çıksın çocuklar üzerinde fotoğraf çektirsin, falan filan… Türkiye’de oltanı atıp da tarih çekemeyeceğin tek bir kara parçası var mı?

.

Koşturuyorlar, kuduruyorlar. Aman yorulsunlar. Hacı Bayram’a kadar yürütüyorum her ikisini de. Hayret, hâlâ gıkları çıkmadı.

Restorasyon değil, renovasyon da değil, daha çok yeni inşaat gibi. Daha önceki halini hayal meyal hatırlıyorum. Her yer sanki yeni baştan yapılmış, eski Ankara’dan bir hoş seda kalmış. İnsanlar akın akın geliyorlar ziyarete. Dervişlerin giydikleri kıyafetler dışarıdaki bir kıl çadırda sergileniyor. Açık alandaki yürüyen merdivenlerden tırmanarak kale duvarlarının üzerine geçip Hacı Bayram Camisi’ne ulaşıyoruz. Cami pırıl pırıl, çocuklar yepyeni halıların üzerinde koşturup yuvarlanıyor. Benimkilere de izin veriyorum bu durumu görünce. Korku iyi bir şey değil!

Dışarı çıkınca karnımız iyice acıkmış, Hacı Bayram dönercisi Nazım Usta’nın yerinde konuşlanıyoruz, önünde hemen fıskiyeli havuzlar. Döner gelinceye kadar oynamaya devam. Her yer kedi, her yer insan. Güneş yavaş yavaş alçalıyor. Karşımızda dünyanın en ilginç görüntülerinden biri. Cami, Augustus Tapınağı’nın içinden fışkırmış, Ege’de ağaç kovuklarından çıkan palmiyeler gibi. Kültürler, medeniyetler, dinler iç içe…

.

Bu topraklarda süreklilik hiç dinmemiş. Hacı Bayram-ı Veli, Somuncu Baba’nın öğrencisi. Geçen yazımda sözünü ettiğim Akşemseddin ise Hacı Bayram-ı Veli’nin. Her biri yaşadıkları dönemlere ışık tutan, sağduyu ve bilgeliğin temsilcileri. Kendilerine adaklar adanıyor, yakarıyor insanlar. Peki söylediklerine ne kadar kulak kabartıyoruz, dinliyor muyuz onları gerçekten? Hacı Bayram-ı Veli’yi ne kadar tanıyoruz? Milattan sonra on dördüncü yüzyılda yaşarken “Sen seni bil, sen seni.” diyen Hacı Bayram-ı Veli’nin dibinden çıkan Augustus Tapınağı’nın öncülü, Yunanistan’da Delphi’deki Apollo Tapınağı’nın girişinde “Kendini bil.” yazıyor. Aklın ve yüreğin yolu belli ki bir. Zaman ve mekân iki su damlası gibi birbirine kavuşuyor, işte tam burada, Ankara’nın göbeğinde, dünyanın merkezinde.

Çocukların karnı doydu. Çınar ve Zeynep sohbetlerine devam ediyor.

– Ne güzel bir yer burası, bu şehre taşınalım mı?
– İyi de burası zaten Ankara.
– Burası Ankara değil ki.

Bugün burası bildiğin gibi değil, yıkılıyor. Bizim yaşadığımız Ankara’dan ne çok farklı. Şehir içinde şehir, hayat içinde hayat. Dip dibe, birbirinden uçurumlarla ayrılan yaşamlar.

Bir taksiye atlayıp tekrar kaleye ulaşıyoruz. Söz verdiğim gibi kalenin en tepesine tırmanıyoruz. Sağlı sollu yola dizilmiş kale kadınları orlondan yaptıkları tığ işi çantalarını sergiliyor, tatlı bir ısrarla ürünlerini satmaya çalışıyorlar. Bana ilişen yok, iki küçük çocukla gezen uzun saçlı, at kuyruklu herifin biri belli ki hedef kitlelerini teğet geçiyor.

Korkulukları olmayan, üzerine tırmanmanın tehlikeli ve yasak olduğu geniş sur duvarlarının üzerinden seke seke, güvenli bir burcun üzerine atıyoruz kendimizi. Batmaya yüz tutan güneş, yerden bir metre yükseklikteki sisli pusun arasında gizlenmiş.

– Baba, Ankara çok güzelmiş.
– Dayı, Ankara gerçekten de çok güzelmiş.

Angara’nın tüm bebeleri dizilmişler sur duvarlarına, almışlar iki buçuk litrelik kolalarını, kızlı erkekli günün batıp alacakaranlığa geçmesini bekliyorlar. O zaman şehrin lambaları yavaş yavaş parlayacak, ışık geceye akacak.

 

*Know thyself / Gnothi seauton
** Yazıda Ankara tarihine ilişkin kısımlarda yoğun olarak https://ankarasanattarihi.wordpress.com/ bloğundan yararlanılmıştır.

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com