İzmir asla unutmaz: Eski Smyrna İzmir, ölüsü dirisinden değerli şehir

Çeşmenin önü yağmur sularıyla dolmuş, bir bataklık oluşmuş. İşte buralarda bir yerlerde bilimin test çubuklarını indirip toprak tabakalarından örnekler almışlar, bir de bakmışlar ki Santorini’nin külleri ince ipek bir eşarp gibi bir katman halinde İzmir’in hafızasına nakşolunmuş. Çünkü, İzmir hiçbir şeyi unutmaz.

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı!
Mehmet Akif Ersoy

Dilim dönse, “Eyjafjallajökull” diyebilsem, çocuklar kendileri ile dalga geçtiğimi düşünebilirler. Oysa tam dokuz yıl önce içinde bulunduğumuz şubat ayında, İzlanda’da harekete geçen bu yanardağ Nisan ve mayıs ayları boyunca birçok Avrupa ülkesinde hava trafiğini durdurmuştu. İki ay boyunca bize doğru gelen devasa kül bulutlarını hayretler içinde televizyondan takip etmiştik.

Kim hatırlıyor?

Peki ya bundan 3 bin 500 yıl önce Santorini’de, dünyanın son on bin yılı içinde gerçekleşmiş en büyük yanardağ patlamasını kim hatırlıyor? Eski Çin ve Mısır kaynaklarında bile yer alacak kadar önemli bir doğa olayı. Sen, ben hatırlamıyoruz.

İzmir hatırlıyor!

Küller, cansız kelebekler gibi uçmuuuş uçmuuuş, bugün Bayraklı’daki Tepekule yani Eski Smyrna’nın üzerine konmuş. Yüzlerce yıl boyunca esen meltemler, yağan yağmurlar külleri yerle yeksan etmiş. Peki nereden biliyoruz bir zamanlar gerçekten var olduklarını?

İnsan mı ki bu küller bir soy adları olsun; Tikveşli, Yanyalı, Limnili ya da Soumalakaki, Aydinli, Smyrniotaki olsun soylarının adı, ki anabilelim onları. Böylece anılarını kuşaktan kuşağa taşısınlar, derin yara izlerini yıkasınlar Ege’nin kollarını iki yanına açtığı sonsuz coğrafyada.

.

Gerçek bu ya, aynen öyle olmuş. O küller de insanlar gibi bir bataklığa saplanmışlar, ancak bataklık onları boğayım derken bağrına basıvermiş, hem de yüzyıllarca.

Felaketlerden ve acılardan beslenen arkeoloji biliminin bir tanrısı olsa, bu tanrı kesinlikle ölülere hükmeden yer altı tanrısı Hades olurdu. Arkeoloji Hades’e sormadan adım atamaz, çünkü işi yerin üstünden çok altıyla ilgilidir, hele hele söz konusu Eski Smyrna ise.

Bugün herkes Efes’e, Bergama’ya, Aspendos’a gidiyor, sadece ve sadece toprağın üzerinde gözüyle görüp algılayabileceği yerleri merak ediyor. Oysa Eski Smyrna toprağı kaldırmasını deneyenler için ne hazineler barındırıyor koynunda. Prof. Dr. Cumhur Tanrıver bugün bizim gözlüğümüz, hatta mikroskobumuz olacak. Yanımızda onun üç boyutlu gözlükleri olmasa, göreceklerimiz iki boyutlu taş yığınlarından öteye geçmez inan.

Cumhur hoca, güler yüzüyle kapıda karşılıyor beni. Oysa 1980’lerin sonunda öyle mi olmuştu. Ordinaryüs Profesör Ekrem Akurgal Hoca, kazı evi avlusunun ortasındaki masasının en köşesindeki sandalyesine kurulmuş; ilerleyen yaşının daha da ileriye uzattığı kaşlarının arasından, mavi bilge baykuş bakışlarıyla beni süzmüştü. Arkeolojinin ne meşakkatli bir meslek olduğunu anlatıyor, adeta soğutmaya çalışıyordu. Haklıydı, arkeoloji hakkı verilmeyen bir meslekti, gözle görünenin ötesine bakmayı, hayal kurmayı, sabrı, hatta inancı gerektiren ilginç bir bilim dalıydı.

.

Sadece bir kulağımla dinledim onu, dört gözüm ise daha önce hiç benzerini görmediğim o uzaylı sütun başlığındaydı. Dor, İyon, Korint ya da bunların bir karması olan kompozit sütun başlıklarını tanıyordum, ancak Aiol sütun başlığı diye bir şey duymamıştım. Bunlar sadece buraya, kendilerine aittiler. Gözlerimi alamadım, çok güzellerdi.

Cumhur Hoca ile hiç zaman kaybetmeden Athena Caddesine daldık. Günlerdir yağan yağmur dün durmuş, su çoğu yerde çekilmesine rağmen derin çukurluklarda minik göletler oluşturmuştu. Yol deniz kabukları ve çanak çömlek parçalarıyla doluydu. Bugün uzakta kalan denizin o zamanlarda şehrin yanı başında olduğunu biliyordum ama bu deniz kabukları uçup da mı gelmişti buraya?

En çok deniz ürünleri bir de küçük baş havyan tüketiyorlarmış” dedi Cumhur Hoca.
-Nasıl yani nereden biliyoruz?
-Kalıntılardan, aynen bugün İtalya’daki gibi kum istiridyelerini tavada iki çevirip yiyorlar, daha sonra da birçok çöplerine yaptıkları gibi sokağa atıyorlarmış. Kırılan çanak çömlekler de öyle, zaman içinde yolun bir parçası olmuşlar hepsi. Bugün dünmüş gibi hâlâ buradalar.
-Niye sokağa atıyorlar, bir çöp ya da kanalizasyon sistemleri yok mu?
-Yok. Bizim için atıyorlarmış, bulalım da keşfedelim diye. (gülümsüyor yine)
-Nasıl yok?
-Onlar hep sonraki dönemlerde.
-Lağım çukuru da mı yok?
-Hayır yok. Sokaktan akıp gidiyor her şey.

Bir yandan gözümden yollardan akıp giden kakalar geçiyor diğer yandan “sonraki dönemler” lafına takılıyorum. Aklımdaki tek antik tuvalet, Efes’te yan yana dizilmiş, önündeki kanaldan temiz tahret suyunun devamlı aktığı, orta yerinde pırt seslerinin duyulmaması için minik bir orkestranın çaldığı, neredeyse romantik o umumi tuvaletten öteye geçemiyor. Tabii bir de Ortaçağ şatolarının yüksek duvarlarından dışarı doğru çıkıntı yapan tuvaletler var, malum fazlalıklarımızın yerle kavuştuklarında şlop sesi çıkardıkları.

İşte tam da burada devreye giriyor Eski Smyrna’nın önemi. Eski Smyrna, adı üzerinde eski. Efes’teki antik tuvaletlerse ona göre yeni!

“Homeros gerçekten yaşadı mı bilmiyoruz, eğer yaşadıysa onun yürümüş olabileceği yollar burada, sadece Eski Smyrna’da var” diye devam ediyor Cumhur Hoca. Acaba ne demek istiyor?

Yaşı çok daha geriye gittiği tahmin edilse de, üç bin yıl öncesine uzandığı bilimsel olarak kanıtlanmış olan Eski Smyrna’da şehir hayatı M.Ö. 4’üncü yüzyılda sona eriyor. Şehir, bugün İzmir’i tanıyanların Kemeraltı’nın arka taraflarında Agora diye bildiği yerde, rivayet olunduğu üzere Büyük İskender tarafından, yeni baştan kurduruluyor. Helenistik dönem tam da bu zamanlarda başlıyor. Bugün bizim antik diye baktığımız hiçbir şey kuru kuru antik değil. Eski dönemler en basit anlamıyla arkaik, klasik, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı diye günümüze kadar geliyor. İzmir’de zaman Klasikte tak diye duruyor. Saldırılar, savaşlar, yıkımlar sonucu insanlar şehri terk edip göçüyorlar. Kısacası Eski Smyrna Helenistik ile hiç tanışamıyor.

Sonra yine yağmurlar yağıyor, rüzgarlar esiyor, Eski Smyrna oluyor sana Hacı Mutzo’nun çiftliği. Ben ilk gördüğümde bile kazı alanının etrafı hâlâ TEKEL’in deneme bağlarıydı. Karşıyaka’dan Bornova’ya giden Arnavut kaldırımı yol, antik şehrin tam ortasından geçiyor, toprağı biraz eşeleyince ortaya çıkıyor.

Eski Smyrna bir höyük yani kat kat şehirden oluşan bir pasta adeta, ancak üzerinde Helenistik kreması yok, yani bakir. Bugün Eski Yunan şehirleri diye adını andığımız Efes, Milet, Bergama’da bakınca gördüğümüz neredeyse her şey Helenistik ve Roma dönemine ait. Önceki dönemler olan, klasik, arkaik hatta geometrik dönemler çoğu zaman toprağın altında Hades’e teslim olmuş durumda. Yani Cumhur Hoca’nın dediği gibi Homeros’un ayaklarını bastığı yolları görmek istiyorsan Eski Smyrna’ya gelmekten başka çaren yok. Ünlü ozanın gezinmiş olabileceği sokakların üzerinde yürüyoruz tam da bugün İzmir’de.

.

Athena Caddesi’ndeyiz, adını sonundaki Athena Tapınağı’ndan alıyor. Eski Yunanlıların Anadolu’da taştan inşa ettikleri ilk dini yapı! Bu tapınak gerek Eski Smyrna gerekse tüm Ege dini mimarisinin en önemli yapılarından biri. Alt yapısı andezit bloklardan, sütunları, sütun başlıkları ve diğer üst yapı elemanları beyaz tüf taşından yapılmış olan tapınak, eski çağlarda mavi gökyüzüne doğru bembeyaz pamuk bulutlar gibi uzanıyor olmalıydı. Bugün elimizde sadece paramparça olmuş sütun başlıkları ve birkaç sütun parçası kalmış. Tüf taşı kum gibi dağılmış. Tapınağın neye benzediğini görebilmemiz için benzer bir yapı ayağa kaldırılmış.

Ancak bunun tam aksine neredeyse hiç bozulmamış bir mimari yapı var Eski Smyrna’da ve benzeri yok dünyada: 2 bin 600 yıldır akıp duran arkaik çeşme. İzmir tam orta yerinde; değil Türkiye’nin, tüm dünyanın koruması gereken bir miras barındırıyor. Brüksel’de 1619 yılından beri, yani sadece dört yüzyıldan beri işediği için, dünyanın turistini çeken bir çocuk heykeli Manneken Pis; İzmir’de 2 bin 600 yıldır akıp duran bir arkaik çeşmeye nasıl oluyor da meydan okuyor!

.

Acaba yeryüzünde, baştan aşağı marka olup da marka değeri olmayan bunca varlığın üst üste istiflendiği başka bir coğrafya var mı? Her şeyin “ilk” ve “en” olduğu, dünyanın yedi harikasından ikisini barındıran, en yaşlı iki kıtanın tam ortasında, üçüncüsünün de hemen kuzeyinde, kısacası eski dünyanın tam merkezinde yer alan başka bir ülke var mı senin bildiğin?

Çeşmenin önü yağmur sularıyla dolmuş, bir bataklık oluşmuş. İşte buralarda bir yerlerde bilimin test çubuklarını indirip toprak tabakalarından örnekler almışlar, bir de bakmışlar ki Santorini’nin külleri ince ipek bir eşarp gibi bir katman halinde İzmir’in hafızasına nakşolunmuş. Çünkü, İzmir hiçbir şeyi unutmaz.

.

Hatta hatırlamaya başlıyor. Şşşttt sessiz ol dinle. Aaaa onlar da kim, arkaik çeşmenin orada çocuklar oynuyor, küçük çocuklar, bize bakıp el ediyorlar. Eski Smyrna’nın bir yanı gecekondu, diğer yanı gökdelenler. Çocuk ya bunlar, metruk yerlerde oynamaya bayılıyorlar. Üzerlerine giydiklerine dikkat etmesen, devasa apartmanlarından ailelerinden izin almadan bisikletleriyle fıymış ve gecekondularından fırlayıp yürüye yürüye gelmiş bu çocukları asla ayırt edemezsin birbirlerinden. Ağzı kulaklarında gülümseme hepsinde, oyun söz konusu olunca bütün çocuklar sokakların çocuğu olup çıkıveriyor. Birisi işaret parmağını kendisine doğru yuvarlayarak bizi yanına çağırıyor. Cumhur Bey bana bakıyor, ben ona, aynı dalga boyundayız, Ekrem Bey zaten çoktaaan gitmiş. Şimdi hepimiz on bir yaşındayız. Çocuklardan biri “Hadi” diyor “Sizi çok özel bir yere götüreceğiz” Bizden kaçar mı!

Antik çeşme, sen de gidince göreceksin bir mağaranın giriş kapısı gibi, şehrin dış surunun hemen içine oyulmuş, yanında nekropolis yani ölüler şehri, bildiğin mezarlık işte. Böyle söyleyince adı kulağa daha bir şatafatlı geliyor öyle değil mi?

“Çeşmenin içinde gizli bir geçit var.” diyor çocuklar, bizde inanacak göz var mı? Yaşı az büyük olan hepimizi korkutmak için “Hadeeeseee, Hadeeessseee, haydi girelim kümeseee…” diye sesleniyor. Sesi bilmediğimiz duvarlarda yankılanıyor. Sonra bir diğeri, parolayı mırıldanıyor: “Eyjafjallajökull”. Sen “Açıl susam açıl” sanmıştın değil mi? Yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz, uyan artık rüyandan.

Taş duvar, aralardan tozlar dökülerek açılıyor. Cumhur bize yanındaki üç boyutlu gözlüklerden dağıtıyor, bir anda her yer fosforlu ışıklarla aydınlanıyor, Avatar filminin setinde gibiyiz. Tarihin bütün tabakaları tek tek canlanıp konuşmaya başlıyor.

Eski İzmir’in altında gezintiye çıkmışız, iki megaronlu ev, H Çukuru, Athena Tapınağı’nın temelleri, eski tunç çağından kalıntılar, ok uçları. Aaaa o da ne, minik bir köpek havlaması. Zamanında onu adak olarak sunmuşlar tanrılara, adı Cerberus’muş. Şimdi Hades’in evinde havlamaya devam ediyor. Yapılan kazılarda çıkarılan kemiklerinde kasabının bıçak izlerini bulmuşlar. Peki senin ancak kazılardan öğrendiklerini biz nereden mi biliyoruz, tabii ki kendisi anlattı yaşadıklarını ama sana anlatamam miden kaldırmaz. Evet bildiğin köpek sunuyorlarmış tanrılara o zamanlarda.

Daha kimler kimler, bizim yaşımızda hatta bizden daha küçük çocuklar var burada, ailelerine erkenden veda etmişler. Ancak yalnız değiller çok kalabalık burası, insan kaynıyor hatta. Tikveşliler, Soumalakakiler, Yanyalılar, Smyrniotakiler, Limnililer ve Aydinliler yan yana. Hayret hiç kavga etmiyorlar burada. Hades’in diyarı hiç anlatıldığı gibi değilmiş. Hepsi “İzmir bizim!” diyor, “Hepimizin!”

“Böyle güzel olmasan, öyle tatlı bakmasan, kim arar seni kim arar.” dizelerini İzmir için mi yazmış acaba Ülkü Aker. İzmir güzeldir. İzmir sarışındır, esmerdir, kızıldır ve hatta siyahidir. İzmir yerlidir, çingendir, göçmendir. İzmir hayatında duymadığın soyların adlarını belleğine kazır, asla unutmaz. İzmir kimliğinden utanmaz. İzmir şefkatlidir, esprilidir, kadimdir. Evlatlarını ayırmaz, ayrı koymaz. İzmir kucaklar.

Sen de sakın unutma e mi, toprak her şeyi hatırlar ama İzmir asla unutmaz.

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilirsin.