Burgazada'da mesudum

Vapurdan indim, meydandan sola, sonra sağa, aheste aheste tırmanmaya başladım. On dokuzuncu yüzyıldan köşkler, yerlerini otuzlu, kırklı, ellili yıllardan irili ufaklı evlere bırakıyor. Yokuşun tam karşısında, aşağıdan bakınca, öğleden sonra gölgesi gibi uzayan Aya Yani Kilisesi. Hemen ardında bir dev: Sait Faik Abasıyanık.

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Haksızlıkların olmadığı bir dünya…
İnsanların hepsinin mesut olduğu,
hiç olmazsa iş bulduğu,
doyduğu bir dünya…

Sait Faik Abasıyanık
Havada Bulut – Ay Işığı

Çiseliyor, Beşiktaş’ın ara yokuşlarından denize doğru akıyoruz. Nuh Nebi’den kalma caminin taşları yosun yeşili ile katran karası. Az ileride martılar balık pazarını basmış. Kediler miyavlıyor, Beşiktaş Adalar iskelesinde vapurun yerinde yeller esiyor. Sefer yokmuş. Mevsim kış deseydiniz de yeterdi, biz gerisini anlardık, bu ülkenin insanıyız.

Dolmabahçe’den, Tophane’den, Karaköy’den geçesimiz varmış. Eminönü’ndeyiz; vaktimiz de var simidimiz de, peki ya çay. Sirkeci Garı’nın vitraylı yuvarlak pencereleri içeri buyur ediyor bizi. Küçücük bir çayhane bekleme salonunun dibinde. Bir gıdım Karper peyniri, bir lokma simit, ince bellimizin üstünde duman, İstanbul yaman, aman aman.

Eylem “Ne güzel bir çay bu böyle, hiç acımamış, dışarıda böylesini bulmak kolay değil.” diyor. Eylem eski dost, işi olduğu halde aklını çeliyorum. Birlikte gezeceğiz, hadi sen de katıl bize.

Vapurumuz, dandik olanlardan değil, gerçeğinden ve hıncahınç dolu. İstanbul capcanlı, bir ayrı enerjik, harala güreleli hallerinden farklı. Martıların müşterisi çok bugün, Hint mitolojisinden fırlamışçasına onlarca koldan atıyorlar bayat ekmekleri, simitleri yolcular. Yüzlercesi, rızkını kapmak için mücadele içinde kanat çırpıyor. Bir kuş fırtınası. Hafta içi bu kadar insan ne arıyor Adalar vapurunda derken, çoğu Kadıköy’de iniyor. Bulutlar ne zaman dağıldı, hava ne zaman açıldı. İnanılır gibi değil.

Yağmurlu bir gündü, tıpkı bugün gibi; kimseciklerin evinden çıkmak istemediği, kedisine sarılıp uyumayı arzuladığı günlerden. Üniversite okumaya geldiğim, ara ara bunalıp aşırı yalnız hissettiğimde kazana çevirdiğim İstanbul’da, kepçe olduğum günlerden.

.

Binmiştim Ada vapuruna. Biiir Kınalı, ikiii Burgaz, yok yok ikiletmeden atlayıvermiştim. Prens Adaları içinde ilk göz ağrımdır Burgaz. Dile kolay tam yirmi dokuz yıl olmuş göreli ve görmeyeli. Hep gelmek istersin, planlar yaparsın, yıllar geçer…

Vapurdan indim, meydandan sola, sonra sağa, aheste aheste tırmanmaya başladım. On dokuzuncu yüzyıldan köşkler, yerlerini otuzlu, kırklı, ellili yıllardan irili ufaklı evlere bırakıyor. Yokuşun tam karşısında, aşağıdan bakınca, öğleden sonra gölgesi gibi uzayan Aya Yani Kilisesi. Hemen ardında bir dev: Sait Faik Abasıyanık.

1990 yılından aklımda kalan tek şey oturak kısmı ince hasır örgülü bambu koltuk; bir de evin eski, bir nebze rutubetli kokusu. Acaba şimdi nasıldır, yaşlı eklemleri ağrıyor mudur? Duymuştum, restore etmişler.

Aaaa…, pazar kurulmuş evin ilerisinde, çark ediyoruz, tezgâhları topluyorlar ama olsun. Bir pazar düşün ki sona kalanlar bile herhangi bir pazarın sabahki sebze meyvelerinden daha taze olsun. Küçük yerlerin en güzel tarafı, herkeslerle sohbet etmek. Samimiyetimizi gören yaşlı bir pazarcı başlamasın mı şarkıya “Bi tene kaldı verecem ucuz kabak. Kabaaak, kabaaak, şeker istemez, şeker istemez…” Sokak konseri bitince alkışlayıp, rotamıza geri dönüyoruz.

Sait Faik Abasıyanık Müzesi. Bahçe kapısının önündeyiz. Hemen giremeyeceğim içeri. Bir soluk almak ve geçmişten üzerime çullanan anıların tortularının dibe çökmesi için bekliyorum. İstanbul bugün öyle güzel davranıyor ki bize. Güneş ışıl ışıl, sabahki bulutlardan eser yok. Şubat’ın 1’i demezsin, hava şurup. Her yerde çiçekler açmış. Essahtan.

Köşk aynı köşk, mobilyalar aynı mobilyalar. Ama değişmiş işte basbayağı. Havası değişmiş! İlk kez ziyaret ettiğimde, Sait Faik sanki hâlâ yaşıyor gibiydi burada, kapıdan çıkıp gideli az zaman geçmiş gibiydi. Adını seslensen, balkondan sarkacak; ha desen, bahçeden fırlayıp gelecekti. Belki hava kapalı olduğu, ada bomboş olduğu içindi o gün. Belki de ben o kadar yalnızdım ki, hayali bir yoldaşa ihtiyacım vardı.

Salon, kapıdan girer girmez antrenin hemen solunda. Bazı nesneler vardır, boylarına boslarına bakmadan bütün mekânı doldurur, ortamın efendisi olurlar. “Mercan ustanın yüzü suyu hörmetine. Sait Faik’e, 30-12-952, B. Rahmi” diye imzalanmış tablo asıldığı duvardan üç boyuta hükmediyor. Tipik bir Eyüboğlu çalışması. Sait Faik’in gözleri çivit olmuş, rengiyle kendi gömleğini boyamış adeta.

Ne oluyor bana böyle, içimde sanki bir şeyler kıpırdamaya başlıyor.

Hemen yan oda salamanje. Sofra kurulmuş, tek kişilik, içim cız ediyor. Bırakıyorum yalnızlığın ayak sesleri merdivenleri tırmansın. Tam, Sait Faik artık burada yaşamıyor derken, ikinci katın holünde; hasırlı bambu koltuk, Sait Faik ve ben baş başayız.

“Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam. Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere…”*

.

Sait Faik, hasırlı bambu koltukta öne doğru eğilmiş, ellerini yüzünü kapamış. Rahatsız etmek istemiyor, hemen yanda, çalışma masasının olduğu yatak odasına geçiyorum. Düzgünce katlanmış çizgili pijaması, tertemiz pikesinin üzerine bırakılmış. Öğlen vakti, acaba siesta mı yapacak. Belki de çalışma masasındaki kitaplardan birini alıp uzanacak sadece, okuma yapmak için. Hemen yanındaki ve bir yanındaki odayı yazarın yaşam öyküsüne ayırmışlar. İki odacık, kısacık yaşamına yetmiş de artmış.

Bodrum katındaki manzaralı oda, evin hayat odası. Eylem de benin gibi düşünüyor. Eylem gençliğinde, TRT’nin bir zamanlar çektiği Türkiye Edebiyatından Seçmeler: Sait Faik Abasıyanık dizisinin yönetmen yardımcısı idi. Ne müthiş bir deneyim. Sokakları avucunun içi gibi biliyor. Kendimi hiç yalnız hissetmiyorum. Kilisenin kubbesi, ağaçlar ve Marmara Denizi’nin göründüğü bu dik kenar üçgen pencereden bakmayı seviyor Eylem, ben de öyle. Ahhh ne yazık ki bu güzelliğe doymaya ömrü yetmiyor Sait’in, abası yanıyor, kalbi ciğeri yanıyor. Oturup hüngür hüngür ağlasan ağlarsın. Evet, kani oldum, burası kesinlikle Sait Faik’in yuvası.

.

Bahçeye çıkıp tarihi üzerimden silkeliyor, içime temiz ada nefesini çekiyorum. Aziz Yani’nin eteğinden denize iniyoruz. Oysa yirmi dokuz yıl önce tam ters yöne sapmış, adanın en tepesine tırmanmıştım. Adaların en güzel yerleri şehre değil Marmara’ya bakan arka yüzleri bence. Zaman zaman kel, bazen de çam ağaçlarının kokularını saldığı yollarda yapılan sakin yürüyüşler insana ilaç gibi geliyor. Belki de siroza yakalanan Sait Faik’in ömrünü azıcık da olsa uzatan, Orhan Veli’yi mahveden bu güzel havalar olmuştur?

Sahile inince çoktan acıkmıştık. Barba Yani adında iki tane restoran var. Hangisi hakikisi bilmiyoruz, meze dolabına baktık, diğerinden daha küçük olan mekân içimize sindi, oturduk. Sonra martılar geldi, kediler geldi, bir köpek ve en son da kargalar. Rakılarımızı yudumlarken, tekirlerimizin kafalarını hayvan dostlarımızla paylaştık. Önümüzden insanlar geldi geçti.

Balıktan sonra helva yenir yenmesine de, çatlamak üzereyiz. Yürüyüşe çıktık. Vapurun gelmesine epey var. Meydanda, İon başlıklı sütunları bile ahşaptan yapılmış, bembeyaz bir köşk. Önünden her geçenin baş üstünde bir hayal bulutu, havadaki bulutun içinde aynı yazı “Bu köşk benim olsaydı…”. Kimin olursa olsun, bir restore etseler hepimizin olmaya devam edeceği kesin.

.

Köşkün hemen altındaki Burgaz Cafe’ye oturacağız, bir baktık üç genç milföy yiyorlar. Sağ duyumun sesi kendisini tutamıyor artık: “Ahhh Sait Fehmi, sanki az yemişsiniz gibi, bir de tatlı mı indireceksiniz midenize?”. Böyle bir günü tatlısız bitirmek olur mu a canım? “Nasıl lezzetli mi?” diyorum. Yarısını ısırdığı lokmasını çatalıyla uzatıyor ağzıma “Denesene.” diyor. Eskiden kimsenin tabağından bir şey yemeyen ben, iki çocuktan sonra her türlü artığı tüketmeye alışmış, baba olmuşum. Ham yapıyorum. Milföy uçuyor uçuyor, uçağın hangarını boyluyor. O ne lezzet.

-Şehirden mi getiriyorsunuz bunu?
-Yok abi annem yapıyor.
-Dalga mı geçiyorsun, gerçek mi?
-Vallaha abi gerçek, annem yapıyor.

Milföy hamuru çıtır çıtır pişmiş, arasına şahane bir pastacı, pardon anne kreması, arasına da vişne. O vişne kendisine has ekşisiyle şekeri dengelemiş, lezzetin doruğuna ulaştırmış tatlıyı. Gelen geçen, amma kalabalık bir gün, hem de hafta içinde. Bir kadın gelip oturuyor dibimizdeki küçük kırmızı masaya; bira, patates ve sucuk ısmarlıyor. Sanki tıka basa tok olan biz değiliz. Sucuğun baştan çıkarıcı kokusu karşısında kayıtsız kalamıyoruz. Kedi-ciğer bakışımızı yakalamış olsa gerek, iki dilim ekmeğin üzerine koyduğu sucuklarını bizimle paylaşıyor. “Yok zahmet etmeyin, biz zaten yedik, kem küm…”. Tatlı tuzluyu bastırır, tuzlu da tatlıyı dengeler, artık bir yerlerimiz şişmeyecek. “E artık siz benim falıma da bakarsınız.” diyorum, keyif fincanımı göstererek. Gülüşüyoruz. İkiz çocuklu bir aile geliyor. Görsen tek su tanesi gibiler dışarıdan bakınca. Ya içleri, belli ki ana babalarını yakıyor. O ne yaygara, dominant olanı tam bir canavar, bas bas bağırıyor “Yemeyeceğiiimmm…”. Diğeri melek, kardeşini sakinleştirmeye çalışıyor. Hah işte buldum eksik olanı; çocuk yok Sait Faik’in evinde, hayır hayır çocukluk yok. Belki de onun için bomboş koskoca köşk.

Mesut olmak için bence herkesin yakınında çocuklar olmalı. Hissettirmeliler varlıklarını, kızdırmalılar etraflarını, çoşturmalılar, sevindirmeliler. Kim bilir belki de etrafında kendisini deli edecek çocukluk olmadığı için söylemiştir Sait Faik: “Yazmasam deli olacaktım.”** diye de, biz farklı yorumlamışızdır.

Altı vapuruna bindik, hava aydınlık.

İstanbul bizi şımartıyor bugün, İstanbul kendi şımarık bugün, gösterişçi, en güzel gün batımını paylaşıyor. Güneş, uykuya dalmadan hemen önce, şehirdeki apartmanların camlarına binlerce portakal armağan edip, Kınalıada’nın ucundan denizin dibine dalıveriyor. Ardında müthiş bir ışık ve havada bir ejderha bulut. Hoşça kal Sait.

Burgazada’da ne kadar da mesuttum.

*Sait Faik Abasıyanık, Şimdi Sevme Vakti
**Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar – Haritada Bir Nokta

§

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilirsin.