Parklarıyla, köprüleriyle, biralarıyla: Köln

Almanya'nın dördüncü büyük şehri Köln, görülmeye değer bir kent. Yaklaşık 2 ay geçirdiğim şehirde gördüğüm her şeyi bir yazıya sığdırmam zor; ama bazı şeyleri bir yazıyla paylaşmaya da engel değil...
Fotoğraflar: Adem Erkoçak

Adem Erkoçak  aerkocak@gazeteduvar.com.tr

KÖLN – Toplam ülke nüfusu olarak Türkiye ile yaklaşık bir sayıya sahip olan Almanya’nın dördüncü büyük şehri, ülkenin batısında yer alan Köln şehri. Toplam 57 gün süren Almanya seferimin neredeyse tamamını bu şehirde geçirdim. Bu süre zarfında tek bir korna sesi duymadığım gibi bir kez bile ayağıma basılmadı ya da iteklenmedim. En güzeli ise ne turnikeden geçtiğiniz ne de özel güvenlik barındıran ve günün her saati çalışan toplu taşıma sistemiydi. Tıpkı hiçbir duvarla, tel örgüyle, insan korumasıyla çevrilmemiş üniversite bölgesi gibi. Bu nasıl büyükşehir bilemedim!

Köln merkezinden bir görünüm…

Şehrin tarihi MÖ 50’li yıllara kadar uzanıyor. Roma İmparatoru Claudius, şehri Cermen’lerden korunmak için koloni olarak kurmuş ve eşi İmparatoriçe Agrippina’nın adını şehre vermiş. Şehrin ismi yaklaşık 500 yıl boyunca Colonia Claudia Ara Agrippinensium (kısaca CCAA) olarak anılmış. Daha sonra buraya Latince “koloni” anlamına gelen “Colonia” denmiş.

“Alstadt” denilen şehrin merkezi…

Köln, büyük bir şehir olmasına rağmen ferahlığıyla öne çıkıyor; çünkü kentte diğer büyük şehirlerin aksine çok az sayıda yüksek katlı bina bulunuyor. Bu sayede özellikle havanın bulutlu olmadığı günlerde, ki Almanya söz konusu olduğunda böyle günlerin sayısı azdır, gökyüzündeki renk değişimleri rahatlıkla gözlenebiliyor. Bunun ne kadar huzur verici bir şey olduğunu bu görüntüye şahit olunca anlıyorsunuz: İstanbul’da nice telaş ve binalar arasında görmeye şansımızın olmadığı, görsek de tadına varamadığımız bir durum.

Köln’de günbatımı…

Şehrin bu özelliğe sahip olmasının nedeni, Kuzey Avrupa’nın en büyük katedrali olan ve UNESCO tarafından koruma altında tutulan Köln Katedrali’nin, her yerden görülebilmesinin amaçlanması. Almanca “dom”, katedral anlamına geliyor. Almanya’daki önemli merkezlerde şehrin ismiyle anılan “dom”lar var; örneğin Berliner Dom (Berlin Katedrali), Aachener Dom (Aachen Katedrali – Kuzey Avrupa’nın en eski katedrali) gibi. Doğal olarak Köln Katedrali de “Kölner Dom” ismiyle anılır. Fakat önüne herhangi bir şehir ismi eklemeden yalnızca “dom” dediğinizde, Köln’deki katedralden bahsettiğiniz anlaşılır.

“Kölner Dom”, yani Köln Katedrali…

Dom, 12’nci yüzyılda Hıristiyan aleminde Roma, Kudüs ve İstanbul’dan sonra dördüncü kutsal merkez ilan edilen Köln’de yapılması planlanan ve temeli 1248 yılında atılan devasa bir katedral; namı diğer “bitirilmeyen inşaat”. Yapımı tam 632 yıl sürdüğü için bu ismi layıkıyla hak ettiğini söyleyebiliriz. Yapımının bu denli uzun sürmesi, inşasının zorluğundan değil, parasızlıktan.

Tüm gelişmiş ekonomik yapısına rağmen Almanya akşamlarında şehirler ışıl ışıl parlamaz. Çok sayıda tarihi eser, önemli yapı, eski kilise bulunan Köln’de, hava kararınca aydınlatılan çok az yapının en parıldayanı Dom olur. Belki yine UNESCO kararı nedeniyle geceleri de sadece Dom’un öne çıkması istenmiştir. Yapı, bu haliyle uzaktan büyüleyici bir görünüm sunarken yakınına vardıkça ürkütücü bir hal alır. 157 metrelik iki kulesinden birine 3 euro karşılığı tırmanılan Dom’da, bunu yapabilmek için tam 534 basamağı çıkmak gerekiyor. Ama gözünüz korkmasın, çıkılıyor!

Akşam olduğunda çok az yapı aydınlatılıyor…

Katedral şehrin kalbi sayılır. Hemen yanı başında şehrin ana tren garı bulunur. Garın hemen yanında ise günde yaklaşık 1200 trenin Ren Nehri üzerinden geçmesini sağlayan Hohenzollern Köprüsü vardır. Günümüzde daha çok “aşıklar köprüsü” diye de biliniyor. Hani şu asma kilitlerle sonsuza kadar sürecek birlikteliklerini simgelemek isteyen sevgililerin köprüye astıkları binlerce kilit sebebiyle.

Hohenzollern Köprüsü ve taşıdıkları: İnsanlar, asma kilitler, trenler…

1907’de yapımına başlanan köprü, 1911’de hizmete girer. Ancak 2. Dünya Savaşı’nda yüzde 90’ı bombardımanlarla yerle bir olan Köln’de, bu köprü de yıkımlardan nasibini alır; ama tek bir farkla:  Müttefik Kuvvetler’in şehrin batı kıyısını işgal etmeye başlamasıyla 6 Mart 1945’te Alman istihkam birimi tarafından havaya uçurulur. Köln’e bugünkü mimari yapısını “kazandıran”, savaş sonrası başlanılan yeniden inşa sürecidir.

Köln, 1945 yılında bu haldeydi… (Fotoğraf: Wikipedia)

Tüm bu yıkım ve inşaat faaliyetlerine rağmen, şehirde Roma dönemine ait eserleri görmek halen mümkün. Bunların en ilginci ise dünyanın ikinci en büyük su kanalı olan Roemerkanal. İlginç olan özelliği ise ne hem yer altından hem de yer üstünden ilerlemesi ne de güzelim ormanlık alanların içerisinden, Ortaçağ kalelerinin yanı başından, kendine has kasabaların kenarından süzülmesi. Bir yürüyüş parkuru haline getirilmesi!

Fotoğraf: Natalie Glatter

Toplam 114 kilometre uzunluğundaki kanal, günlük birkaç saatlik yürünecek şekilde düzenlenmiş. Yol üzerindeki tarihi ve doğal bölgeler de bu güzergaha eklenmiş. Toplam 7 etap barındıran güzergahı ister parça parça, isterseniz de bir seferde tamamlayabiliyorsunuz. İşin güzel yanı, her etabın içerisinde nefes alabileceğiniz kafeler ve konaklayabileceğiniz küçük otellerin bulunması. Etaplara ulaşım da çok kolay. Her birinin başlangıç ve bitiş noktasında bir istasyon mevcut. Kanal gezilerini rehberli ya da rehbersiz yapabilirsiniz, size kalmış. Ama rehberler size eşlik etmek için 20 euro gibi bir ücret talep ediyorlar.

Yer altında sadece su kanalı değil, şehrin kanalizasyon sistemi de bulunuyor elbette. Ancak Köln’de kanalizasyon sadece atık suları iletmek için kullanılmıyor. Muhteşem akustiğinin farkına varıldığından beri düzenli olarak caz ve klasik müzik konserleri düzenleniyor. Bunun için elden geçirilen bölümde naneli bir  su bulunuyor ki, kötü kokular müzik zevkinizin önüne geçmesin. Üstelik saraylarda oda orkestralarının dinletisini yapıldığı avizeli salonların bir benzeri şeklinde düzenlenmiş ki özel hissedebilesiniz. 2018 yılındaki konserlerin ücretleri 45 euro idi.

Hem daha ucuza hem de gerçek bir konser salonunda müzik dinlemek isterseniz yeniden şehrin merkezine alalım sizi. Dom’un hemen alt başındaki Köln Filarmoni Salonu burası. Dünya çapında klasik müzik orkestralarını ağırlayan salonda sadece klasik müzik konserleri düzenlenmiyor. Örneğin benim de dinleme şansı bulduğum ve Fado müziğinin en büyük temsilcilerinden Mariza gibi isimler de burada sahne alabiliyor. Açıldığı yıl Avrupa’nın en iyi konser salonu seçilen yapının en güzel yanı ise aylar öncesinden biletleri bitiren kitleye rağmen her konserden 1 saat önce satışa sunulan son dakikacı biletleri. Konsere nasıl girdik sanıyorsunuz!

Köln Flarmoni Salonu ve sahnede Mariza. Elbette çıplak gözle o kadar küçük görünmüyor!

Müziğe doydunuz, şimdi sırada ise Köln’ün milli içeceği olan Kölsch’ü tatmak var. Kölsch, Kölnlü ya da Kölnce manasına geliyor. Köln’ün kendine has bir Almancası var. Haliyle buranın yerel birasının adı da aynı isimle anılıyor. Kölsch, bir bira çeşidi. Almanya’nın çok az şehri hariç her şehri birayı kendi usulünce yapar. Sadece yapmakla da kalmaz kendine has bir sunum ve içim tarzıyla tüketir. Kölsch’ün ayırt edici özelliği ise küçük bardaklarda sunulması ve taze tüketilmesi. Ama küçük bardakta gelmesine ve kolay içimli olmasına aldanmamak gerek, insanı çarpıyor!

Bazı Kölsch markaları. En beğendiğim ise ortadaki “Nazilere Kölsch yok” oldu!

Farklı fermente tekniği sebebiyle kendine has bir bira olan Kölsch’ün üretimi 1600’lere kadar uzanır. Fakat Sünner markasının 1906’da geliştirdiği stille 1918’den itibaren Kölsch ismiyle anılmaya başlar. Birçok farklı markaya sahip bu biranın, 1986 yılında üreticilerin bir araya gelmesiyle Köln’ün 50 kilometre çapındaki sınırları içinde kalan fabrikalarda üretilmesi kararlaştırılır. 1997 yılında ise AB tarafından coğrafi korumaya alınır. Bu yapılanlar birayı koruma amacı gütse de Kölnlüler bunun bütün markalar arasındaki tat farkını ortadan kaldırdığı görüşünde. Ne olursa olsun, yerel bira evlerinde bizdeki çay tepsisine benzer şekilde 0.2 cl’lik bardaklarda sunulan ve boş bardağınızın ağzını altındaki bira altlığıyla kapatmadığınız sürece teklifsiz tazelenen bu bira, Köln kültürünün önemli bir parçası.

Geleneksel Kölsch tepsisi…

Ama bence Köln’e ruhunu veren Ren Nehri. Birçok şehirden geçen bu büyük akarsu, en çok Köln’e yakışıyor. Şehri ortasından ikiye bölen nehir, İstanbul’da olduğu gibi kenti iki yakaya ayırıyor. Bu sayede İstanbul’a hasret kalmamak da mümkün, İstanbul özlemiyle yaraları deşmek de. Fakat nehrin kenarında yürümenize engel hiçbir yapıyla karşılaşmayınca İstanbul filan kalmıyor akılda. Sessizliği, huzuru, kuş seslerini, sonbahar renklerini yaşıyorsunuz.

Ren Nehri…

Tıpkı bizim orman, onların ise park dediği devasa yeşil alanlara gidildiğinde olduğu gibi. Batının ulaşım merkezi olan Köln’ün tramvay hatlarının son duraklarındaki parkları keşfettiğimde yaşadığım sevinci anlatamam. Saatler geçirmeme rağmen hayatım boyunca yaşamadığım o sessizliği tarif edemem. İlk birkaç ziyaretimde, ki hepsi de farklı yerlerdi, hava kararmaya yakın etrafta bulunan az sayıda insanın telaşla parkları terk ettiğine şahit oldum. Sonra anladım tabii, tek bir tane bile aydınlatma bulunmayan bu alanlar akşam çöktüğünde zifiri karanlığa, yapraklardan gelen hışırtı seslerine ve dolayısıyla bünyede hafif bir gerginliğe ev sahipliği yapıyor.

Akşam çökerken parklarda tek tük insan kalıyor…

Sınırları, bariyerleri, özel güvenlikleri olmayan bu bölgeleri yine de huzurla terk ettim. Tek istisna, kentin botanik bahçesi olan Flora’da devasa demir kapının kilitlenmesiydi. Zamanında Kaiser’in (imparator) bahçesi olan buraya özel olarak bakılıyor. O nedenle akşamları kapanıyormuş. Ama tek kelime Almanca bilmeden orada kilitli kalan ben masalsı bir eve rastladım. Üstelik evden kahkaha sesleri geliyordu şansıma. Fakat kapıyı çaldığımda kimse duymadı. Kolu ittiğimde açılan kapıdan içeriye adımımı attım. Seslerin geldiği üst kata doğru “Hello” diye seslenerek yürüdüm. En nihayetinde aralık bırakılan kapıdan gelen ışığa doğru gittim ve kapıyı tıklattım.

“Büyülü ev”…

İçeride yaklaşık 10 kişi vardı. Hemen hepsi de 70 yaşın üstünde olan bu insanlara derdimi anlattım. Neyse ki beni anlayan bir tanesi “Korkma, seni kimsenin bilmediği bir geçide götüreceğim ve oradan rahatlıkla çıkacaksın. Şanslısın ki bizim öfkeli bekçimize yakalanmamışsın,” diyerek bana eşlik etti. Ve tam da dediği bir aradan geçip sokağa çıktım. İşte o anda duyduğum mutluluk da anlatılamayacak bir şeydi…