Buralarda gökyüzü insana daha mı yakın?

Işık Doğu'dan yükseliyor ama hava da erken erken alaca kararıyor buralarda. Kars'a doğru yol alırken, herkesi saran huzur ruhumuza fısıldıyor: "Üşenme, erteleme, vazgeçme!"

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Hikayelerin kurmaca olduğunu söylerler, inanma yalandır.
Hepsi gerçek olur bugün ya da yarın, her hikaye bir hayattır.
İbn-i Be’lun

Sabah erken, yolda bir arkadaşımla karşılaştım. Instagram’da Doğubeyazıt yolculuğumuzu takip etmiş: “Ne kadar iyi yaptınız, anlatamam. Biliyor musun biz de benzer bir şey yaşamıştık. Dedem yıllar sonra Kars’a eski sevgilisini aramaya gitti, hem de anneannemden izin alarak. Anneannem ‘Amaaan gitsin ne olacak, nasılsa koca benim, bu yaştan sonra elimden kim alacak!” dedi.

Hakikaten de kimse alamamış dedesini anneannesinin elinden. Eski sevgili çoktan göçmüş, dede elleri boş dönmüş. Şanslı adam, sımsıcak bir kucak bekliyormuş kendisini evde. Yaşasın özgüvenine hayran kaldığım anneanne.

Yaşlılık ve hastalık insanı olgunlaştırıyor. Kayınvalidem yıllar önce meme kanserine yakalandığında bir karar vermişti. İyileşecek, ana-baba toprağı olan Rize’yi ziyaret edecekti. Gittik. Bu şahane yolculuğu başka bir yazıda paylaşırım istersen. Fatoş, beş çocuklu Karadenizli bir ailenin küçük kızı olarak Iğdır’da dünyaya gelmiş, Doğubeyazıt’ta büyümüştü. Ortaokulu bitirir bitirmez Ankara’ya göçmüşler. Daima tekrar görmenin hayalini kurmuş, yıllar yılları kovalamış gitmek kısmet olmamış. Elli yıl sonra: “Artık sıra Doğubeyazıt’ta” dedi kayınvalidem.

Yakutiye Medresesi

Sabah uçağı ile Erzurum’a indik. Önceden kiraladığımız araba ile şehir merkezindeki Taşhan’a ulaşıp Oltu taşından hediyeliklerimizi aldık. Ardından, zamanının üniversitesi şimdinin müzesi Yakutiye Medresesi ziyaret edildi. Binanın tam ortasında yer alan, üstü kapalı avlunun tavanının ortasındaki yuvarlak boşluktan sızan hüzmenin altında yıkanırsan bilgelik daim olurmuş. Oldu mu bilinmez. Ama ne ışık, bizi Doğu yolculuğumuz boyunca takip etti. Oralarda gökyüzü insana daha mı yakın ne, her yanını kaplıyor.

Çifte Minareli Medrese

Sıra cağ kebabına geldi. Yanlış yönlendirildiğimiz için sakız kıvamında bir etle savaş vermek zorunda kaldık. Oysa ne lezzetlidir. Yediklerimizi biraz olsun sindirmek için çıktığımız yürüyüş de yağmurla sona erdi. Yine de Çifte Minareli Medrese’yi keyifle gezdik. İlkokulda Selçuklular ile ilgili bir ödev hazırladığımda varlığından haberdar olduğum bu eseri yerinde görmek heyecan verici. Restorasyonda olan kaleyi gezmek için bir dahaki Erzurum gezisini iple çekeceğim. Çifte Minareli Medrese’nin hemen yanında bir Ulu Cami var ki, sütunlu vaha, göksel tavanlar. İnsan bakmaya doyamıyor.

Cağ kebabı

Seyahatimizin asıl hedefi Doğubeyazıt’a kavuşmak için Ağrı’ya iki buçuk saatlik araba yolculuğu yaptık. Sonbaharın topladığı bulutları yırtarak fışkıran sağanak yağışı kah üzerimizde hissettik, kah uzaklarda izledik. Göz alabildiğine boşluk. Anadolu ne kadar güzelse, şehirler o kadar çirkin. Tarihi eserler çamurda saklanan mücevherler gibi bulunmayı bekliyorlar adeta. Etraflarını canavar binalar sarmış, nefes alamıyorlar. Geceyi Ağrı’da tükettik.

Sabah hava kapalı, kara kara bulutlar… Güneş ara ara gülümser gibi yapıyor, hemen saklanıyor. Doğubeyazıt’a yaklaştıkça bulutlar yoğunlaştı, dillere destan Ağrı Dağı’nı görme ihtimali azalıyor. Oysa öyle mi demişlerdi: “Şehre girerken sizi bir anda muhteşem Ağrı karşılayacak, büyüleneceksiniz!

Doğubeyazıt tabelası önünde fotoğraf çektirmek için durduğumuzda, arabanın ön tamponuna yapışmış zavallı kuş. Beş on dakika önce, önümüzden geçen kuş sürüsünden geriye kalan bir zavallı. Doğayı okumayı bilen Kızılderililer nasıl yorumlardı bu durumu? Kötüye işaret mi acaba? Ölüm her zaman kötü müdür ya da kara bulutlar?

E hani Ağrı Dağı? Yer yarılmış içine girmiş, yok yok gök yeryüzüne indiği için görünmez olmuş. Arabamızı park ediyoruz. Hızlı şehirleşme ve standart çirkinliğe devam. Hiç kimseyi tanımıyoruz, turist olduğumuz bariz. Meraklı bakışlar. Bir çocuk bir şeyler satmak istiyor, almayınca uzun saçlarımı parmağıyla işaret ederek: “Abi bu nasıl bir saç böyle!” diye sinirli sinirli yanımızdan geçip gidiyor.  Yabancıyız, yabancılaştırılıyoruz. Bir dükkanı gözümüze kestirip giriyoruz. Kayınvalidemi tanıtıyoruz, babasını tanımayan yok. Feleğin çarkı döndü mü ne? Dükkan sahibi birisini arayacak ama telefon numarasını bulamıyor. Sokaktan geçen arkadaşına sesleniyor: “Orhan, sende var mı o telefon?

Üç yaşlı, üç orta yaşlı, iki çocuk sokağın ortasında kayıp; geçmişimizi arıyoruz. Kara bulutlar artık tam tepemizde. Koşa koşa arabaya ulaşmaya çalışıyoruz, geride öncü kuvvetleri bırakarak. Sağanak indiriyor, tek evimiz araba, bekliyoruz. Telefondan çıkan “bip” sesi, mesaj geldi, atılan konuma gitmemiz bekleniyor. Uzakta, yolun sonunda kayınvalidem, kayınpederim ve eşim bir adam ile konuşuyorlar; yüzleri gülüyor.

“Evimi buldum!”

Aslında evin yerinde yeller esiyor, yıllar önce yıkılmış, geriye etrafı apartmanlarla çevrili bir çukur kalmış. Hiç önemli değil, çünkü eğimli arazinin tam tepesinde yer alan kocaman kaya yerli yerinde duruyor. O kaya çocukluklarında kurdukları oyunların hem sahnesi hem de baş karakteri. Onun üzerinden kayarlarmış, onun üstünde oturup Ağrı Dağı’nı seyre dalar hayal kurarlarmış. Hep birlikte kayaya tırmanıyoruz. Orhan Abi eski günleri anlatmaya başlıyor, kayınvalidemin abilerini, eski komşularını tanıyor. Bahçeleri, ağaçlardan koparılaçalınan meyveleri. Elli yıl, yüz yıl, bin yıl kayanın üstünde dile geliyor. Doğubeyazıt’tan Ermeniler gitmiş, sonra Kürt aileler, onların yerine Karadeniz’den aileler yerleştirilmiş, sonra onlar da gitmişler. Kürtler köylerden geri göçmüş. Giden gidene, iten itene, göçen göçene. Acılar, çok tanıdık, bildik acılar. Yaşanan konuşulamayan, konuşulsa bile duyulamayan acılar…

Doğubeyazıt çok değişmiş, hep değişmiş. Küçük Fatoş hiçbir yeri tanıyamıyor. Kayası dışında. İlkokulunu görmek istiyor, bağlarını hatırlamak. Bulutlar yavaş yavaş dağılmaya başlıyor ama Ağrı Dağı hâlâ yüzünü göstermedi. Orhan Abi ile okula geliyoruz. Tek katlı binanın üzerine iki kat daha çıkılmış olmasına karşın, okul aynı okul. Müdür Bey içeri davet ediyor, mezuniyet defterleri çıkarılıyor, sohbet ikram edilen çaylarla koyulaşırken, tozlu sayfaları tek tek açıyoruz. Siyah beyaz çocuk fotoğrafları kayınvalidemin sözleriyle tek tek renkleniyor: “Aaaa, bu benim alt dönemim, aaa bunlar abimin arkadaşları. Aaaa bu Leyla.” Kendi kaydını bir türlü bulamıyoruz. O yıllarda çocuklar nüfusa zamanında kaydedilmedikleri, okula da zamanında yollanmadıkları için kronolojik sıralama yok gibi. Bazı defterler ya da sayfalar kayıp. Telefonlar açılıyor. Bir tane daha defter geliyor önümüzü. Belli, herkes içinden kayınvalidemin kaydını bulmak için dua ediyor gizli gizli. Bunca yolu gelmişken, elleri boş dönmesini istemiyoruz. Ve işte kısa saçlı, kumral mini mini bir kız çocuğu, 19 Haziran 1965 yılında ilkokuldan mezun olmuş. Sanki resmi kaydı olmasa hiç var olmayacak. Büyük bir coşku hepimizi sarıyor. Teşekkürler, el sıkışmalar, sarılmalar, çekilen fotoğraflar.

Tam çıkacağız anlatmaya başladı küçük kız çocuğu: “İşte tam burada. İsrafil annesini çok üzmüş, babası babama anlatırken duydum. İşte tam burada İsrafil’e pusu kurdum. Gelsene sen buraya yanıma dedim. Hazırlandım, dibime gelince suratının ortasına yapıştırdım. Pırrr kaçtım hemen. Sonraları babası çağırırdı yanına, anlattırırdı İsrafil’i nasıl patakladığımı; pek eğlenirdi. Artık bir daha annesini üzmemiştir. İşte tam burada oldu.” Fatoş’un gülen gözlerinin ucunda iki damla mutluluk göz yaşı indi inecek, anılar ağır geldi. Hep bir ağızdan güldük. Dışarı çıktık. Bulutlar dağılmış. Ağrı Dağı tüm ihtişamıyla karşımızda. Acılar, çirkinlikler, sürgünler, sanki bir anlık dağıldı gibi geldi de…

İshak Paşa Sarayı

Ruhumuz doydu, karnımız acıktı. Orhan Abi, bizi Ergül Hanım’ın mutfağına götürdü. Ergül Hanım evinde leziz yemekler yapan bir kadın, bir televizyon programına davet ediliyor, hayatı değişiyor: “Cesaret geldi üzerime bu programdan sonra; yaparım dedim. Sonra burayı açtık, işler yolunda gitti, büyüttük.” Ne yiyelim diyoruz: “Abdigör yeyin.” diyor. İshak Paşa’nın babası Çolak Abdi Paşa çok rahatsızlanmış, elden ayaktan düşmüş, hiçbir şey yiyemez olmuş. Halka sesleniyorlar: “Her kim ola ki paşamızın yiyebileceği bir yemek yapsın ödüllendirile!” Ortaya çıkan köfteyi paşamız çok sevmiş, midesi iyileşmiş. Köfte de paşanın adıyla anılır olmuş.

Abdigör

Çolak Abdi Paşa’nın başlattığı sarayın inşaatını oğlu İshak Paşa bitiriyor, arabayla şehir merkezinden beş dakika mesafede. Topkapı’dan sonra Osmanlı’nın en büyük ikinci sarayı olarak anılıyor, taş işçiliğindeyse Topkapı’nın esamesi bile okunmaz yanında. Epey yıpranmış ve birçok katını yitirmiş olmasına karşın hâlâ dimdik ayakta. Gazetelerde güzelliğinden çok, üzerine yapılan garip çatı haberleri ile gündeme geldi uzun süre. Soruyoruz: “Hiç yakışmış mı bu çatı, bu tarihi binaya?” görevli anlatıyor: “Sarayın taşları yıllardır yağan yağmuru emmiş, üzerine yapılan çatı özellikle camdan, güneş ışınlarını içeriye alıyor, bu sayede kurutmaya çalışıyoruz.” Doğru, çatı yakışmamış ama saray o kadar güzel ki, benim gözüm çatıyı görmedi bile.

Saray camisinin kapısından adımımızı attığımız anda, ezan okunmaya başlıyor. Uzun süredir duyduğum en duru ses. Yüksek tavanda, tüm canlılığını koruyan kök boya resimleri, huşu içinde izliyoruz ezan eşliğinde.

Geceyi Kars’ta geçireceğimiz için yola çıkmamız gerekiyor. Iğdır’a doğru yola koyuluyoruz. Güneş yavaş yavaş alçalırken, ısı hızlı hızlı yükseliyor. İlginç değil mi? Iğdır, Doğu’nun Akdeniz kasabası. Ağrı Dağı’nın en güzel yüzü ile karşı karşıyayız. On kilometrede bir durup fotoğraf çekiyoruz. Mitolojide dağların neden tanrı olarak kabul edildiklerini ilk defa anlıyorum. Ağrı Dağı adeta bir mıknatıs, bakmadan duramıyorsun.

Işık Doğu’dan yükseliyor ama hava da erken erken alaca kararıyor buralarda. Kars’a doğru yol alırken, herkesi saran huzur ruhumuza fısıldıyor: “Üşenme, erteleme, vazgeçme!

Bu yazıya ilişkin bütün fotoğrafları görmek için blog sayfam memur çocuğunu ziyaret edebilirsiniz.