Ortadoğu'nun 'nazar boncuğu': Lübnan!

Akdeniz'i boydan boya dolaşan, kurdukları kolonilerle bir tür Avrupalıların 'Amerika' fethini andıran Fenikeliler, tüm bunları yaparken 'denizcilik' en büyük anahtarları olmuştu. Bölgede yetişen ve Lübnan bayrağında da bulunan sedir ağaçlarından yapılan gemilere hızlı ve güçlü olmaları için baş kısmına bir at motifi yerleştiriliyordu.

DUVAR – Fenikelilerin her köşesine izler bıraktığı ve geride bıraktığımız yüzyılın özellikle ikinci yarısında uluslararası gerilimler sonucu durmadan çalkalanan, kültürel çeşitliliğiyle ise bir o kadar şaşırtan, Akdeniz’in doğu kıyısındaki küçük bir kara parçası Lübnan. Burası hem yakın dünya tarihine hem de antik dünyaya ilgisi olanlar için inanılmaz zengin bir yer.

Tarihin birbirinden farklı iki dönemine aynı anda ilgi duyanların bir refleksi olabiliyor: O da bu iki ayrı zaman arasında köprüler kurmaya çalışmak. Kulağa bilim dışına sapmaya çok müsait bir düşünce gibi geliyor: “Ya kardeşim, Fenikeliler nerede, geçtiğimiz yüzyıl ve hatta günümüz nerede?” diyebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız! Kalkıp üretim ve sosyal ilişkileri birbirinden oldukça farklı iki toplum yapısını, sadece aynı kara parçasında yaşıyorlar diye birbirlerine yapıştıracak değiliz. Ama bu kara parçasının dönem ayırmaksızın insanlarına verdikleri belki önemsiz görünen noktaların peşinde koşmanın bir zararı yok. Bunu bir ‘oyun’ olarak da görebilirsiniz. Tıpkı Akdeniz’in, kıyılarına vurduğu toplulukların kültürüne üç aşağı beş yukarı benzerlikler taşıması gibi.

Sur’dan bir sokak görüntüsü

Beyrut’un karşı konulmaz ünü, ülkenin diğer kentlerini gölgede bırakıyor. Şehir dışına çıktığımda tesadüfen büyük Fenike yerleşimlerini gezmiş bulundum. Beyrut’un kuzeyindeki Biblos (Jbeil), güneydeki Sidon (Saida) ve en güneyde, İsrail sınırına 12 km yakınlıktaki Tyre (Sur). Bu üç kent, özellikle Sur, Fenikelilerin en önemli yerleşimlerinden. Onlardan sonra bölgeye gelen diğer medeniyetler için de bu kentler önemini sürdürmüş. Ortak noktaları her şeyden önce deniz kıyısında olmaları ve bu nedenle liman ve sahil kısımlarının birbirini andırmaları. Fakat en büyük fark elbette bölgede yaşayan nüfusun etnik ve dini dağılımı. Biblos’da Maruniler, Saida’da Sünniler ve Sur’da Şiiler çoğunlukta. Elbette bu, Biblos’da Sünni ve Şii camileri, Sur limanının yanındaki eski kentteyse görkemli kiliseler görmenize engel değil.

SUR’DA ŞİMDİKİ ZAMANIN TOKADI

Sur sokaklarında yer alan bir resim

Beyrut’u ayrı bir yere koyacak olursak benim ziyaret ettiğim yerler arasında Sur, bu anlamda iki ayrı tarihin birbirine hayli karıştığı bir yerdi ve bu anlamda çok büyüleyiciydi. Saida’dan çıktıktan sonra sahilde alabildiğine uzanan muz tarlalarını geçiyorsunuz. Sur’a girdiğinizde, hatta Saida’dan çıktıktan hemen sonra aralıksız Hizbullah ve bir başka Şii hareketi olan Amal posterleri ve bayraklarıyla karşılaşıyorsunuz. Tüm otoban aralıksız bayraklarla dolu. Bu Lübnan standartlarında büyük sayılabilecek şehri önce bypass edip limanı ve hemen ardındaki eski sokaklara ulaştığınızda kendinizi balıkçı kasabası insanlarının sakin hayatını izlerken buluyorsunuz. İnsan böylesi bir kentin 2006’daki İsrail saldırısında nasıl bombalandığını hayal edemiyor.

Tarihi sokakları bitirdikten sonra antik kente ulaşmak üzere kent pazarında biraz dolaşmaya başlıyoruz. Ancak bayram dolayısıyla kimseler yok, herkes nargilesini ve sandalyelerini kaptığı gibi denize girmeye gidiyor. Her neyse, pazarın ardından mahallelerinde dolaşırken ister istemez karşımıza antik kent çıkıyor. Bu kent, Fenikelilerin Lübnan kıyısındaki en büyük şehir devletlerindendi. Neden bilmiyorum, baktığınızda sütunların denizle buluştuğu antik kentler bana hep daha büyüleyici geliyor. Buradaki büyüyü ilginçleştiren antik kentin tellerine asılmış, ölen Hizbullah ve Amal hareketi üyelerinin posterleri ve her ne kadar görmesem de ören yerinden biraz ilerlediğinizde karşınıza çıkacak Filistin mülteci kampı. Bir an antik hayallere dalmak isterken, ‘şimdiki zaman’ size nerede olduğunuzu hatırlatan şiddetli bir tokat atıyor.

.

‘GÖZLÜ’ TEKNELER

Beyrut’un kuzeyinde, toplu taşımayla 1 buçuk saatte gidebileceğiniz bir yer Biblos. Lübnanlılar buraya Biblos değil, Jbeil diyor. Oralı bir arkadaşım ısrarla bana dolmuşta ‘Biblos’ değil ‘Jbeil’ dememi tembihledi. Aksi takdirde beni turist zannedeceklerini ve daha fazla para alacaklarını söyledi. Burası yoğunlukla Marunilerin yaşadığı bir bölge. Sur yolu gibi olmasa da dükkanlarda, sokaklarda sıkça Maruni sembolleri görebiliyorsunuz. Burası küçük ancak Sur’a kıyasa daha düzenli ve daha turistik bir bölge. Antik kenti Sur kadar etkileyici olmasa da limanında vakit geçirmenin daha keyifli olduğu kesin. Taş duvarlı evleri, kiliseleri, camileri geride bıraktıktan sonra ulaşacağınız liman, özellikle gün batımında harika bir görüntü sunuyor. İnsanlar buradaki tarihi dalga kırana oturup güneşin batışını seyrediyor. Burada otururken gözüme, balıkçı teknelerinin baş kısmına çizilmiş göz motifleri dikkatimi çekiyor.

Teknelerdeki göz motifleri

Akdeniz’i boydan boya dolaşan, kurdukları kolonilerle bir tür Avrupalıların ‘Amerika’ fethini andıran Fenikeliler, tüm bunları yaparken ‘denizcilik’ en büyük anahtarları olmuştu. Bölgede yetişen ve Lübnan bayrağında da bulunan sedir ağaçlarından yapılan gemilere hızlı ve güçlü olmaları için baş kısmına bir at motifi yerleştiriliyordu. Bu heykel yerleştirme kültürü aslında pek çok uygarlıkta var ve aslında bize uygarlığın kimliği hakkında da pek çok bilgi veriyor. Örneğin Romalılarda gemilerine general figürü koyuluyordu. Romalıların askeri karakteri düşünüldüğünde bu anlam ifade ediyor… Fenike gemilerindeki bu at figürünün -ki daha sonra Libya’da kurulacak kolonilerin sembolü olacaktır- altına çizilmiş bir çift göz görüyoruz. Fenikeliler, özellikle Akdeniz denizciliğinde yaygın kullanılmış bu figürlerin ilk kullanıcılarından. Gerçi ilkin sonun pek bir önemi yok. Yunanlardan Romalılara kadar bu ortak kültürü devam ettirilmesindeki temel nokta biraz da ‘nazar’ olmuş. Geminin yol bulmasına yardımcı olması, rotayı gözlemesi… gibi çoğaltılabilecek motivasyonlar sonucu gözler, antik dünya denizciliğinin önemli sembollerinden biri haline gelmiş.

Biblos kentinden bir kare

Biblos limanındaki diğer teknelere dikkat ettikten sonra çoğunda yine gözlerin olduğunu fark ediyorum. İşin ilginç yanı bu göz motifinin daha çok sürmeler ve kirpiklerin vurgulandığı, biraz daha ‘Araplaşmış’ bir sembole dönüşmesi. Benzer göz modellerine İspanya’nın Akdeniz kıyılarındaki balıkçı teknelerinde bugün hâlâ rastlanıyor. Elbette sürmesiz ve kirpiksiz olarak. Başka nerelerde var fikrim yok ama yanılmıyorsam Kuzey Afrika, Malta ve Yunanistan için de geçerli. Biraz daha ileri giderek ve bağ kurma oyununu devam ettirerek ‘nazar’dan koruyan gözden, nazar boncuğuna atlamak istersek, bu figürü cama ilk işleyenin de Fenikeliler olduğu söylenir ancak yeni bir ‘cacık’, ‘baklava’ ve ‘Türk kahvesi’ savaşı çıkarmaya niyetim yok, o yüzden burada noktayı koyalım!

Günümüz Lübnan’ında Fenikeli kimliğini ve bu kimliğin kimlerce sahiplenildiğini, ‘birleştirici unsur’ olup olmadığını ileriki yazılarda konuşacağız. Bunun yanı sıra tarihten kopmak mümkün olmasa da biraz sıyrılıp Beyrut’un insanlarını, mahallelerini ve Beyrutluların hayatına dair izlenimleri aktarmaya çalışacağız…