YAZARLAR

Semiha Es’ten bu yana savaş muhabirliği

Savaşta oğlunun ölüm haberini alan ananın yüreğinin acısını hiçbir muhabir dindiremez, kirli savaşlarda toprağa düşen masum canların çığlığını hiçbir mikrofon duyuramaz, savaşın yıkımını belleklerden hiçbir fotoğraf filtresi silemez, çatışma coğrafyalarında bir bombayla ebediyen silinen destansı aşkları hiçbir satır geri getiremez, ama doğru bir savaş muhabirliği bu küresel köyde halkların sesi olur ve savaşın ne kadar büyük bir karabasan olduğunu bir kez daha ortaya koyar.

Savaş ortamında hayata dair her şey anlamsızlaşıyor. Kederli yüzler, bekleyişler, her yiten canı istatistiklere indirgeyen ruhsuz tablolar, yaşam ve ölüm arasındaki o kırılgan köprüde belirsiz bir geleceğe yürüyen ürkek adımlar, çevreye saçılmış bedenlerden yayılan yanık kokusu, bir film setini andırırcasına karanlık bulutların çöktüğü sokaklar, evden çıkarken geri dönüşün olmayabileceği düşüncesi, kulakların arka planına yerleşen patlama sesleri ve bu yaşananları dışardan, TV ekranlarından, telefonlarımızdan izlerken yaşadığımız utanç ve ağırlık… 

Hiçbir şey yapamıyor olmanın utancı bu. Varoluşsal bir demirbaşa dönüşen utanç… Dünyanın bir katında tanımadığımız ve hiçbir zaman tanıyamayacağımız canlara dair devasa taziye evleri kurulurken, diğer bir katta bunları konuşmak, yazmak ve gözyaşı dökmekten başka bir değişim yaratamamanın utancı belki de…

Anneciğinin memesini emmek yerine, acımasız bombaların, arsız silahların, sıfır toplamlı oyunların namlusu altında can veren bebeklerin ardından kendi dillerinde söylenen hüzünlü ninniler kulaklarımızda...

Hangi devrin cümleleriydi bunlar, hangi devrin yakarışları, serzenişleri, isyanlarıydı? Yüzyıllardır söylenen ağıtlar ve akıtılan gözyaşları nehirleri boylu boyunca doldurmasına rağmen, elimizdeki tek güç olan diplomasi ve etkin siyasetle cana can katacağımıza, her geçen an daha fazla canın eksilmesi ve bu dünya üzerinde öldüre öldüre kupkuru kalıvermenin cümlelerini mi kuruyoruz?

Yeni normalimiz, “umut trenleri”ni beklerken garda ansızın ölüvermek veya Polonya sınırını geçmeye çalışırken ormanın tam orta yerinde bir geyik misali vuruluvermek, sınırda sırf ten renginden dolayı üç derece soğukta donarak beklemek, soğuktan can vermek, geride gözyaşlarını, isyanlarını, çaresizliklerini ve yaşanmamışlıklarını bırakmak ve tüm bunlara karşın yüzünde acı bir tebessümle “elveda” demek midir?

Öte yandan, üst katımızda kurulan devasa bir taziye bölgesini ekranlardan seyrederken savaş muhabirliğinin ne kadar önemli ve değerli bir meslek olduğunun da bir kez daha ayrımına varıyoruz.

Ülkeden kaçarken eşini, sevgilisini, babasını, erkek kardeşini gözü yaşlı bir şekilde ardında bırakmak zorunda kalan Ukraynalı kadınlarla ilgili olarak “Türkiye’de hiçbir kadın kocasını, ailesini bırakıp kaçmaz” şeklindeki ifadelerin ne kadar yaralayıcı olduğunu görüyoruz.

Türkiye’nin çevresindeki çatışmaları yıllarca aktaran Mithat Bereket’in, Şerif Turgut’un, Coşkun Aral’ın, Mete Çubukçu’nun titiz ve etik muhabirliğiyle,  günümüzde içi boşaltılan savaş muhabirliğini kıyaslıyoruz.

Bosna’dan Halepçe’ye, Afganistan’dan Çeçenistan’a, Kosova’ya dek sıcak savaş muhabirliği yapan, gerektiğinde Sudan’da Zulu kabilesiyle üç ay yaşayan Bereket’in, başına Kalaşnikof doğrultulduğu anda, “Beni vurmak mı istiyorsun? Ben bir gazeteciyim. Ben Türkiye’denim” diyerek aslında kriz yönetimi, cesaret ve dil bilmesinin önemini bir kez daha anımsıyoruz.

Aynı Mithat Bereket, Güney Afrika’da bir çatışmayı aktarırken ayağının ucuna bomba düştüğünde ve tesadüf eseri patlamadığında da habercilik peşindeydi. Çünkü savaş muhabirliği bir oyun değildi, bir şov da değildi, ciddi bir işti ve gerek Türkiye’nin gerekse uluslararası toplumun bilgilendirilmesine yönelik büyük bir sorumluluktu.  Meydanın ortasına kamera koymakla yetinmemekti. 

Geçmişte savaş muhabirlerinin gittikleri ülke hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmaları, mümkünse daha önceden aşina oldukları bir coğrafyaya gönderilmeleri, kültürünü, yerel dilini bilmeleri ve kriz anlarında güvenlik açısından alınacak önlemler konusunda çelik yelek giymenin ötesinde bilgilendirilmeleri, örneğin yaralanma halinde ilk yardım bilgisini bile almaları gerekiyordu.

Batılı TV kanallarının, savaş muhabirlerine ilkyardımdan mayın temizlemeye, silah karşısında ne yapılması gerektiğine dair temel bilgileri vermeden onları savaş bölgesine göndermediği bilinen bir gerçek.

Bu açıdan Anadolu Ajansı ve Polis Akademisi Başkanlığı’nın savaş muhabirliği sertifika programlarının benzerlerinin de yaygınlaşması, mümkünse uluslararası haber ajanslarıyla ortaklıklar şeklinde iyi uygulama örnekleriyle çeşitlendirilmesi gerekiyor. Çünkü Mete Çubukçu’nun da söylediği gibi, “savaş muhabirliği kendi başına bir uzmanlık alanıdır ve Batı’da hep aynı insanları görürüz sıcak bölgelerde. Çünkü bu alanda adam yetiştirilir.”

Üzerlerine silah doğrultulduğunda ne yapacaklarını, kriz anlarını nasıl yöneteceklerini bilen bir ekolün savaş muhabirliğini izleyerek geçti çoğumuzun çocukluğu, gençliği... Şimdiyse sosyal medya üzerinden sıcak haberlerin, patlamaların anlık olarak akışı, artık savaş muhabirliğinin daha derinlemesine yapılmasını ve savaşın etkilerine yoğunlaşmayı gerektiriyor.

Bir savaş muhabirinin bize sosyolojik gerçekliği aktarabilmesi için, yerel halkla minimum düzeyde bile olsa anlaşılır bir İngilizce veya yerel dille konuşması, bizim oradaki bir gözümüz ve de yerel halkın bize ulaşan sesi haline gelmesi gerekiyor.

Bir muhabirin İngilizce veya yerel dil bilmesini “şart mı” itirazlarıyla geçiştirmek, sadece verilen haberin kalitesini düşürüp içini boşaltmakla kalmaz, aynı zamanda bizim içeriksiz ve birçok kesime göre de “gülünç” haber içeriklerine layık olduğumuz imasını da taşır.

Oysa biz, Boğazlar sorununun görüşüldüğü Montrö Konferansı’ndan 1923’te Lozan Antlaşması’nı takip etmeye dek varan başarılı bir diplomasi muhabirliğinin en güçlü isimlerinden olan Suat Derviş gibi bir örneğin üzerine yükselen bir cumhuriyetiz.

Türkiye’nin ilk kadın savaş muhabiri ve fotoğrafçı Semiha Es’in Kore, Vietnam ve Ruanda’da ateş altındaki cephelerde asker giysileriyle ateş ve ölümün orta yerinde yaptığı gözü kara ve etkin muhabirliğinin mirasını devraldık.

“Haftanın beş gününü Kore'de cephelerde geçirirdik. Hafta sonlarında askeri uçakla Tokyo'ya giderdik. Hafta boyunca, karargahlarda, kadın gazetecilere ayrılan barakalarda yatardım. Tahta ranzalarda, soyunmaya bile fırsat bulamadan kıvrılır, uyumaya çalışırdım. Cephede bir bölgeden ötekine giderken, bomba yüklü kamyonlarda, sandıkların üzerinde otururduk. Yarım yüzyıl fotoğraf makinesini elimden hiç düşürmedim,” diyen, çok güçlü bir mirastı bu.

Türkiye’nin yakın coğrafyasında savaş ve çatışmalar eksik olmazken, dört bir yanımız yüksek riskli çatışma alanlarıyla çevrilmişken, Türkiye’de medyanın uzmanlaşmış ve kurumsallaşmış bir şekilde savaş muhabirliği olgusunu yeniden masaya yatırması, Reuters, CNN gibi örnekler ışığında savaş muhabirlerinin eğitiminin nasıl olması gerektiğini tartışması gerekiyor.

Artık tartışmalarımızın ufkunun, “çatışma bölgelerine sigortasız ve kadrosuz muhabir, gözden çıkartılacak ucuz işgücü olarak gönderilmeli mi” noktasından uzaklaşarak, “Türkiye’nin savaş muhabirliğinin Batılı örneklerin gerisinde kalması nasıl önlenir, insan canına ve kaliteli haber alma unsurlarına önem veren, habere en yakın ve en bilinçli habercilik sıfırdan nasıl inşa edilir” tartışmasına odaklanmamız gerekiyor.

Savaşın açtığı yaralar en derinlerimize işlerken, hiç tanımadığımız bebeklerin, kadınların, erkeklerin, yaşlıların, gençlerin, çaresizlerin ardından ağlarken, kahramanlık ve hamaset nutukları iç içe geçmiş şekilde TV ekranlarından fırlayıp boğazımızın orta yerine otururken, yüreği taş kesenlerle yüreği barış için atanlar aynı haberleri farklı dillerde okuyup anlarken, savaşın acımasızlığını ve halkların barış özlemini vermek için doğru, etkin bir savaş muhabirliği hiç olmadığı kadar gerekli.

Savaşta oğlunun ölüm haberini alan ananın yüreğinin acısını hiçbir muhabir dindiremez, kirli savaşlarda toprağa düşen masum canların çığlığını hiçbir mikrofon duyuramaz, savaşın yıkımını belleklerden hiçbir fotoğraf filtresi silemez, çatışma coğrafyalarında bir bombayla ebediyen silinen destansı aşkları hiçbir satır geri getiremez, ama doğru bir savaş muhabirliği bu küresel köyde halkların sesi olur ve savaşın ne kadar büyük bir karabasan olduğunu bir kez daha ortaya koyar.


Menekşe Tokyay Kimdir?

Galatasaray Üniversitesi ve Belçika Katolik Louvain Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler ve halihazırda Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü'nde doktora çalışmasını sürdüren Tokyay, 2010 yılından beri ulusal ve uluslararası politikayla ilgili röportaj ve analizler yaptı. Fransızca ve İngilizceden kitaplar çevirdi. Aynı zamanda aylık klasik müzik dergisi Andante’de köşe yazarı olan Tokyay, bir yandan da sanat alanında önde gelen isimlerle söyleşiler yaptı. Müzik alanında üstün yetenekli çocuk ve gençlerin tanıtımına ve ihtiyaçlarının saptanmasına yönelik olarak gönüllü röportaj çalışmaları yürüterek bu alanda farkındalık doğmasına katkıda bulundu.