YAZARLAR

Savaşın son kurşunuyla ölen son askerlerin şarkısı: Julius Fuçik

“Güneş bir gün ışıyacak, bir gün hepimiz için ışıyacak ve hep birlikte onun sıcak ışınlarında yaşayacağız” diyordu Fuçik. Belki tam da bu yüzden kavgada her düşen asker ‘son kurşunla ölen son asker’ olacaktır. Belki de yaşamak, son asker olma hissiyle, direnerek hayatı yazmak ve her gün yeniden tarihi yaşamaktır? Fuçik son asker değil, bize bu soruyu hatırlatan bir asker.

Ne kadar hüzünlüdür, bir savaşın son kurşunuyla yere düşen son asker olmak. Süren bir savaşta kimin aklına gelmez ki bu düşünce? Mesela İkinci Dünya Savaşı’nda Çek komünist Julius Fuçik ‘birilerinin son asker olması gerekiyor’ diye düşünerek idam sehpasına yürür. Cezaevinden sızdırmayı başardığı notlarda “Son olacağımı bilsem bir an için tereddüt etmezdim” dese de sonuncu ölüm değildir Fuçik’in infazı. Fakat onun ölüme yürüyüşünde kaleme aldıkları gelecek için alışılmışın dışında bir tohum ekecektir. 

Bugün ‘Darağacından Notlar’ ismiyle bildiğimiz ve Fuçik’in ölümünden sonra toplanarak oluşturulan kitap, aslında ismini tam olarak yansıtıyor denemez. Çekoslovakya Komünist Partisi’nin (ÇKP) önde gelen kadrolarından biri olduğu gibi aynı zamanda bir gazeteci olan Fuçik, infazının bilincinde olduğu günlerde kaleme aldığı notlarında hüzne, kedere hatta biricik gündemi ölüme bile doğrudan yer vermez. O direngenliği ve kahramanlığı en küçük detaylarda bulma uzmanıdır.

Darağacından Notlar, Julius Fuçik,

128 syf, 1979

Yazarımız belki bir insanın yaşayabileceği en yoğun duyguları yaşarken kaleme aldığı satırlarda hayattan ve mücadeleden bahsetse de bugün kimileri tarafından “Uygunsuz içerikli Darağacından Notlar kitabı, komünist Çekoslovakya’da yıllarca çocuklara propaganda olarak okutuldu” yönünde garip suçlamalarla karşılaşmaktadır. Tüm bu yorumlardan ve elbette eserin ta kendisinden bahsedeceğiz, önce hikayemizin kahramanını biraz daha yakından tanıyalım.

SS ÜNİFORMASINDAN BİR KALEM 

Bir işçi ailesinin çocuğu olarak 1903 yılında dünyaya gelen Fuçik, ergenlik yıllarından itibaren gazeteciliğe tutkundur. İleride ÇKP’nin yayın organı Kızıl Haklar’ın sorumlusu olacaktır. Bu süre boyunca yazım gücü nedeniyle farklı siyasi çizgideki gazetelerin de ilgisini çeker, çeşitli yerlerde yazıları yayınlanır.

Savaş öncesinde iki kez Sovyetler Birliği’ne gider, Orta Asya’da çeşitli çalışmalar yapar. Nazi işgali başladığında ÇKP’nin kadrolarından olan Fuçik partinin yeraltı faaliyetlerinde büyük sorumluluklar üstlenir. Kılık değiştirerek yürüttüğü yeraltı mücadelesi, uzun bir aradan sonra baskınla son bulur, hücreler dağıtılır. Tutuklanarak Nazi gizli polis servisi Gestapo’nun Prag’da kötü üne sahip karargâhı, Petschek’e götürülür. Burada ağır işkencelerden geçer. Bir yılı aşkın işkenceli sorgu ve Pankrast’taki hücre hayatının ardından Berlin’e götürülerek idam edilecektir. 

Bu sırada Fuçik için ‘ölüm’den ibaret olan SS üniformalı bir kişi cezaevinde kendisine kalem ve kâğıt verir. Başta ‘Azrail’in yaptığı kalp masajına anlam veremez. Daha sonra bu notlarını, hem ‘farklı bir safta olduğu’ anlaşılan SS üniformalı Çek nöbetçi Adolf Kolinski hem de diğer sempatizan görevliler aracılığıyla dışarıdaki ilişkilerine ulaştırmayı başarır. 

Beklenen olur, Fuçik öldürülür, Çekoslovakya, Kızıl Ordu tarafından Nazi işgalinden kurtarılır. Notlar, toplama kampından sağ kurtulan bir komünist militan olan eşi Augustina Fuçik tarafından derlenir ve kitaba dönüştürülür. 

Peki neydi bu meşhur kitap? Nasıl olur da ismi ‘Darağacından Notlar’ olan bir eser ölümü ve kederi anlatmaz? 

‘SEVİNÇ İÇİN YAŞADIM; SEVİNÇ UĞRUNA ÖLÜYORUM’

Fuçik’in kitabına alternatif bir isim vermek gerekirse belki ‘insan kalma kılavuzu’ da diyebiliriz. İşkenceden sonra bilinci yerine geldiğinde er ya da geç ölecek olduğu gerçeğiyle yüzleştiği o anı şöyle yazıyor: 

“Gelmen epey uzun sürdü ölüm. Bir zamanlar seninle tanışmadan çok, pek çok yıl geçireceğimi umuyordum. Özgür bir adamın hayatını yaşamayı, çok çalışmayı ve çok sevmeyi, türkü söylemeyi ve dünyayı dolaşmayı umuyordum. (…) Hayatı sevdim ve onun güzelliği uğruna savaşa atıldım. Sizleri sevdim, insanlar, sevgime karşılık verdiğinizde de mutlu oldum. Beni yanlış anladığınızda acı çektim. Kime haksızlık ettiysem beni bağışlayın; kimi sevindirdiysem, unutsun. Adım hiçbir zaman üzüntüyle anılmasın. Baba, anne, kız kardeşlerim, sizlerden, Gusta’m senden, yoldaşlarım sizlerden, bütün sevdiklerimden son dileğim bu. Göz yaşlarının ıstırabın acı kırıntılarını silip süpüreceğini sanıyorsanız, bir süre ağlayın. Sevinç için yaşadım, sevinç uğruna ölüyorum ve mezarımın üzerine kederin meleğini oturtmak haksızlık olur.” 

Julius Fuçik

Gördüğü işkenceler nedeniyle aylarca yattığı yerden kalkamayacak hale gelse de yazılarında bu anların detaylı ya da doğrudan betimlemeleri çok azdır. Böyle anlarda yara izlerinden ziyade sağlam tutmaya çalıştığı iradesine odaklanır. Bunu da çok doğal ve insani bir dille anlatır. Nasıl ayakta kaldığını anlatan en içten paragraflardan birini aktarmak gerekirse şöyle ekleyebiliriz: 

“Hücrelerin elleri vardır; zorlu bir sorgudan sonra işkence edilmiş olarak geri döndüğünüzde düşmemeniz için sizi nasıl tuttuklarını hissedersiniz. Başkaları sizi aç bırakarak ölüme sürüklerken onlar sizi beslerler. Hücrelerin, siz idam edilmek üzere giderken sizi seyreden gözleri vardır ve onların kardeşi olduğunuzu, en ufak yalpalayan bir adımla onları güçsüzleştirmemeniz gerektiği için dimdik yürümek zorunda olduğunuzu bilirsiniz. Kanayan birçok yaraları vardır bu kardeşliğin, ama yenilmez bir kardeşliktir. Onun desteği olmaksızın, alınyazınız olan bu yükün onda birini çekemezsiniz. Ne siz ne bir başkası.” 

Fuçik içten anlatımına alışılmışın dışında ekler yaparak bazen en kötü anlarında bile beklenmedik bir şekilde esprili bir dil kullanır. Okuyucu olarak, kendinizi çok acıklı bir hikâyenin ortasında yer yer gülümsemenin utancını hissederken bulursunuz. Belki kitabın bu noktalarında Fuçik ardında kalanların başına üşüşen keder meleklerini kovmaya yardım etmektedir?

İNSANLARIN HEYKELCİĞİNİ YAPMAK 

Buna karşın kitaba sadece bir ‘veda’ metni demek de oldukça güçtür. Elbette kimi bölümlerde doğrudan bazı tanıdıklara veda ediliyor. Ancak çevresindeki en bilindik şeylerin umulmadık büyüsüyle ilgilenen yazarın en detaylı incelediği şey etraftaki insanlardır.

Bu incelemelerden bahsetmeden önce Fuçik’in sadece tanıdıklarına değil; doğrudan tanımadığı bizlere de bir mesajı yer alıyor. Sözü önce ona bırakalım: 

“Tarihin bu dönemini yaşayan sizlerden istediğim bir şey var: Bu mücadelede yer alan insanları hiçbir zaman unutmayın. İyileri de kötüleri de hatırlayın. Hem kendileri hem de sizler için yok olup gidenler hakkında elinizden geldiği kadar bilgi toplayın. Günümüz eninde sonunda geçmiş olacaktır; tarihi oluşturan adsız kahramanlarla dolu büyük bir çağ olarak adlandırılacaktır. Onların hepsinin adları, umutları ve özlemleri vardır ve bu yüzden en az acı çekenlerin acıları, en başından beri acı çekenlerinkinden daha az değildir ve hepsinin adları korunacaktır. İstediğim tek şey, sanki onları tanıyormuşsunuz gibi, sanki kendi ailenizden biriymiş gibi, ya da kendinizmiş gibi onlara yakınlık duyabilmeniz. 

Kahramanlar sayısız ailelermişçesine öldürüldüler. Kendi oğlunuzu ya da kızınızı nasıl severseniz, aralarından birini de öyle sevmek için seçin, gelecek için yaşamış olan büyük adamlarla nasıl övünç duyuyorsanız onlarla da öyle övünün. Gerçekten geleceğe ulaşmak için yaşamış ve geleceği güzel kılmak için hayatını vermiş herkes taş oymalara geçse yeridir. Geçmişin tozlarından devrimin seline karşı bir set örtmeye çalışan ötekiler ise, omuzlarında yaldızlı rütbeler olsa da çürüyüp giden tahtalardan yapılmış kuklalardan başka bir şey değillerdir. Bunları bile etiyle kemiğiyle, acınası gaddarlıklarıyla, zalimlikleriyle ve rezillikleriyle görmek gerek, çünkü onlar da gelecek kavgamızın oluşmasında bize malzeme sağlıyorlar.”

Fuçik’i daha da özel kılan onun profil çizimindeki becerisi kadar bunu hayatının hangi anında ve hangi koşullar altında yapıyor oluşudur. Her kapı açılışının ‘ölüme davet’ olabileceği 400 küsür gün boyunca cezaevindeki insanların detaylı profillerini çizebilmek hiç kolay olmasa gerek. Üstelik her yazışında kapıda bir sempatizan görevli diken üzerinde nöbet tutuyorken…

Julius Fuçik - Augustina Fuçik

Yoldaşlarının en sıradan hikayelerinde en büyük kahramanlıkları bulan Fuçik, düşmanın gaddarlığını da aynı şekilde detaylarda bulur. Bedene işkence edenlere dair söyleyecek sözü vardır ama asıl ilgisini ruhuna işkence edenler çeker.

Buna karşın herkesi teker teker işler. Yoldaşlarından çıkan hainleri de SS üniformalarına gizlenmiş ‘kahramanları’ da büyük bir özenle okumaya çalışır. Lakabını hak edecek şekilde şefkatli bir öğretmen olan Fuçik’in hücre arkadaşı ‘Baba’ da bir gün bu duruma şaşırmış olacak ki ona ‘küçük heykelcikler yapıyorsun’ der. 

Kahramanımızın yazdığı kelimeler parça parça, hayatı kâğıttan köprüler üzerine kurulu gizli kahramanların eliyle önce cezaevinden dışarı çıkar. Çekoslovakya’da kurulan halk demokrasisi ile birlikte ülkenin en önemli eserlerinden biri haline gelir. Ardından onlarca dile çevrilir. Böylece Fuçik’in küçük heykelcikleri, onunla aynı gelecek için savaşanların eline geçer. 

YA SON ASKER DİYE BİR ŞEY YOKSA?

O nedenle kelimelerin özüne ulaşmak gerekiyor. “Güneş bir gün ışıyacak, bir gün hepimiz için ışıyacak ve hep birlikte onun sıcak ışınlarında yaşayacağız” diyordu Fuçik. Peki sizce bu sözler geçmişten gelen ve tatlı bir rüyaya inanmış ‘naif bir fanatik’ tarafından mı söylendi dersiniz?

Gelecek için savaş sahiden anlamsız olurdu; eğer sistematik bir düşünce ve eylemle tarihin pusunu dağıtmak mümkün olmasaydı. Oysa tarihin ve kavganın doğası gereği inişlerin-çıkışların arasında bir kere uyanan insanı tekrar uyutmak mümkün değildir:

“İnsanların gözlerinin açılması için kaç yüzyıl gerek? İleriye giden yolda insanlık kaç bin hapishane hücresi aşındırmış? Ve daha kaç bin tanesini aşındırması gerek? Ah, Neruda’nın çocuk-İsa’sı, İnsanoğlunun kurtuluşuna giden yolun sonu yok. Ama insanoğlu artık uyandı, artık uyandı.”

Belki tam da bu yüzden kavgada her düşen asker ‘son kurşunla ölen son asker’ olacaktır. Belki de yaşamak, son asker olma hissiyle, direnerek hayatı yazmak ve her gün yeniden tarihi yaşamaktır? Fuçik son asker değil, bize bu soruyu hatırlatan bir asker.


Kavel Alpaslan Kimdir?

1995'te İzmir'de doğdu. İzmir Saint Joseph Fransız Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü'nde eğitim gördü. Gazeteciliğe 2014 yılında Agos’ta başladı. Gelecek/Umut Gazetesi’nde çalıştı. 1+1 Express Dergisi’nde yazıyor. 2016 yılından bu yana Gazete Duvar’da yazı ve haberleri yayınlanıyor.