Hastane tanıklığı: 15 günde 5-6 kez elektroşoka götürülenler oldu

Bipolar teşhisi nedeniyle 15 gün Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde kalan Ömer Burçin Özkişi yaşadığı 15 günü, "Ben doktoruma minnettarım bana elektroşok yaptırmadığı için. Ama hastaların çoğu bundan nasibini alıyordu. Tanıklık ettim. Kaldığım süre içerisinde 5-6 defa elektroşoka girenleri biliyorum" diye anlattı.

Nuray Pehlivan  npehlivan@gazeteduvar.com.tr

İZMİR – Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi (RUSİHAK), 3 yıl boyunca ruh ve sinir hastalıkları hastanelerini izleyerek ‘Ruh sağlığı alanında insan hakları 2013 Türkiye’ raporunu yayınlamış ve sonuçları oldukça ürkütücü bulunmuştu.

Rapordan sonra aradan geçen süre içinde iyileşmeler oldu mu bu da ayrıca cevaplanması gereken bir soru. Ancak Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 2015 yılında 15 gün kalan Ömer Burçin Özkişi’nin yaşadıkları ve bu süreçteki tanıklıkları da söz konusu raporun bulgularını kanıtlar nitelikte. Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ni bir ‘depo’ olarak tanımlayan Özkişi, “Oradaki sürecin tedaviyle alakası yok. İnsani koşullar yok. Orası daracık alana sıkıştırılmış insanlara yemek ve haplarının verildiği bir barınak gibi” diyor.

Özkişi’nin hastanede kaldığı 15 güne ilişkin değerlendirmesi: Buraya insanları tıkmak için, depolamak, tehcir etmek için getirmişler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR YANDAN ÇOK NEŞELİ BİR YANDAN ÇOK ÖFKELİYDİM

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ege Üniversitesi’nde Gıda Mühendisliği’ni bitirdikten sonra bir yemekhanede mühendis olarak çalışmaya başladım. Bu süreçte ev arkadaşımın askere gitmesi nedeniyle evi kapatmak zorunda kaldım. Bu dönemde alkol alma sıklığım artmıştı. Bir yandan işsizlik, diğer yandan askerlikten kaçış, kız arkadaşımın terk etmesi vesaire birçok şey üst üste geldi. Başka alternatifler de vardır mutlaka ama benim o süreçteki ruh halim buna çok uygun düşüyordu. Bunların hepsi birikti ve iş bulmak üzere İstanbul’a annemin yanına geldim. Barda çalışmaya başladım. Ortamın böyle olması, tek sosyal faaliyetimin gece yaşantım olması yüzünden alkol bağımlılığım arttı. Ve aslında hastalığımın ilk belirtileri o zaman ortaya çıktı.

Daha önceleri hastalığına dair bir belirti yok muydu?

Daha önceden de gelgitli, zaman zaman ukalalığa varan, konuşurken bilgisiyle ezmeye çalışan bir halim vardı. Şimdi fark ediyorum bunu. Ama “Ömer bu” deyip geçiyorlardı. Ben de bunun bir problem olduğunu düşünmüyordum. Ortaokuldan beri antidepresan kullanıyorum ama bipolar bozukluk teşhisi konulmamıştı. Çünkü doktora depresyon dönemlerimde gidiyordum ve her zaman majör depresyon teşhisi konuluyordu. İyi olduğumda aşırı konuşkan, özgüvenli ve neşeli oluyordum. O zaman da doktora gitmiyordum zaten. Kırıp döktüğüm zamanlar olsa da bunu pek sorun etmiyordum. Daha sonra İstanbul’dayken ailemle, özellikle annemle sıkıntılar yaşamaya başladım. Bu durum da alkole bağlanıyordu. Alkolden kaynaklı kişiliğimin değiştiği, alkol alınca başka biri olduğumu söylüyorlardı. Ben bunu da ret ediyor, abartıyorsunuz diyordum. İşte o süreçte İstanbul’da çok bunaldım. Bir döngüye girdim. Tekrar yüksek lisans ile hem okula hem de eski ortamıma dönmek istedim. Bunun yanı sıra eski kız arkadaşıma özlem duyuyor, onun yakınımda olmasını istiyordum. Bir şekilde sınavı kazanıp Celal Bayar Üniversitesi’ne geri döndüm. İlk başta her şey iyi gidiyordu. Bir sorun yok gibiydi. Ama bu motivasyonum çok uzun sürmedi. İçtikçe depresifleşen ve uzun süre depresyonda kalan bir süreç yaşadım. Bir yandan çok neşeli bir yandan da çok öfkeliydim.

Ailemin zorlamasıyla gittiğim psikiyatrist de bana antidepresan verdi. Manikatak geçirme sebebim biraz da psikiyatrın tek başına verdiği antidepresandı. Bunu da sonradan öğrendik. Ailem, arkadaşlarım, karşı cins, herkesle sıkıntı yaşadım. Yükseliyordum bir dert, düşüyordum ayrı bir dert. Mani dönemlerinde yaptıklarımdan sonra aşırı utanç duyuyor ve depresyona giriyordum. Bu süreç böyle devam etti ve depresyonum uzadı, uzadı, uzadı; bir gece, yatakta bira şişesiyle kollarımı kesmiş bir şekilde uyandım. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum… Gecenin bir saati yatak, yorgan kan içindeydi.

ÇOK İYİ ANILMAYAN 80 KİŞİLİK, D1 KOĞUŞUNA YATIŞIM YAPILDI

Tek başına mıydın?

Ev arkadaşlarım vardı ama bir diyalogumuz yoktu. Kendi odamda izole bir şekilde yaşıyordum zaten. Her tarafımın kan olmasını önce anlamlandıramadım. Sonra psikiyatr arkadaşımı aradım. O da geç kalmamam, hastaneye yatış yapmam gerektiğini söyledi. Bu süreçten önce psikologumun tavsiyesiyle Atatürk Araştırma Hastanesi’ne bir yatış talebimiz olmuştu. Ama sıra olmadığı için bekliyordum. Bu olay olunca doktorum, acilen yatmam gerektiğine karar verdi. Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalışan bir uzman doktor arkadaşı Barış Ekmen Hoca doktorum oldu. Hastaneye yatmayı kabul ettim.

Kendi rızanla hastaneye gittiğinde sana nasıl bir tedavinin uygulanacağı, neler yapılacağı anlatıldı mı?

Yok, anlatılmadı. Ama o kadar korkmuştum ki dışarıda yapamıyordum. O an içerisi benim için en doğru yerdi. Neyle karşılaşırsam karşılaşayım razıydım zaten. Barış Hoca yatacağım koğuşun zor olduğu konusunda uyardı. “Benim gözetimimde olmak istiyorsan burada yatış yapman gerekiyor. Sen belirle, sen seç” dedi. O dönem hiçbir şey umurumda olmadığı için her şeye tamam dedim. Çok iyi anılmayan 80 kişilik D1 Koğuşu’na yatışım yapıldı. İyi anılmamasının sebebi kalabalık olması ve adli suçluların da orada tutulmasıydı. Hastaneye yatınca günlük yazmıştım. Sonrasında günlüğümü okudum. Öfke kusmuşum…

TUVALETE GÖTÜRÜYORUZ DİYE TACİZ ETMEYE ÇALIŞANLAR OLDU

Bu koğuşta kimler vardı?

Beni en çok etkileyen 11 yaşlarında olduğunu düşündüğüm bir çocuktu. Engelliydi ve konuşamıyordu. Çocuk, bazı hastalar tarafından da istismara uğruyordu. Çocuğun istismarı sebebiyle birkaç defa tekme tokat kavga ettiğimiz zamanlar oldu. Biz de çok pirü pak değildik yani. Ama orada bu çocuğun bulunması çok büyük sakıncaydı. Çocuğu tuvalete götürüyoruz diye taciz etmeye çalışanlar oldu. Buna tanık oldum. Benim tanık olmadığım ama koğuş arkadaşlarımın tanık olduğu şeyler oldu. Konuşamayan bu çocuğun öfke kontrol sorunu da vardı. Bize de saldırdığı zamanlar oldu. Ben ve bazı duyarlı hastalar çocuğu elimizden geldiğince korumaya çalıştık. Ama sonuçta biz de hastaydık. Yani bizim görevimiz onu korumak değildi. Bunu bir vicdansızlık üzerinden söylemiyorum. Ama bizde iyi değildik yani. İçerisi hapishane gibiydi.

Başka kimler vardı?

Genelde bonzai kullananlar, şizofreni teşhisiyle gelenler vardı. Kendisini peygamber olarak görenler vardı. Biz de “Ulan müridin yok, nasıl peygamber olursun. Zaten müridin olsa buraya kapatılmazdın” diye dalga geçiyorduk. Çocuklar bonzai kullanmayı bırakınca bizimle sohbet ediyorlardı.

BENİM 15 GÜN CEZAM VARDI KİMİSİNİN ÖMÜR BOYU

Hastaneye ilk gittiğinde yaşadığın süreci anlatır mısın?

İçeri girdiğim anda şaşkınlıkla “Ben nereye düştüm” dedim. Kan aldılar, belli testler yaptılar. İlk gittiğimde odamın ve yatağımın hangisi olacağını bilmiyordum. Kimse yardımcı olmadı. Sonra anladım ki herkes kafasına göre oda ve yatak seçiyor. Birisi gelip “kalk, bu benim yatağım” dediğinde kabul etmezsen kavga ediyordun. Her taraf demir parmaklıklarla çevrili. Odalar, belli saatlerde demir sürgülerle kilitleniyor, tuvalet kapıları kapanmıyor. Burada kaldığınız sürece aynaya bakmanız imkansız. Çünkü hiçbir yerde ayna yok…

Hastane ‘Depo’ filminden bir sahne gibi…

Bir etkinlik, rehabilite edici hiçbir şey yaptırmıyorlar. En fazla yaptığımız şey maç yapmaktı. Onda da ayakkabısız koştuğumuz için ayaklarımızın altı yara olmuştu. Hiçbir kültürel etkinlik yoktu. Müzik dinlemek yoktu. Tek eğlencemiz geceleri televizyondan maç izlemekti. Orada sosyal açıdan o kadar kopuyorsun ki sürekli sigara içiyorsun. Herkes sigara istiyor, önce veriyorsun sonra vermemeyi öğreniyorsun. Öğreniyorsun ama orada o kadar yoksul, beş parasız insanlar var ki! Senin attığın sigara izmaritlerini alıp içiyorlar. Ben normalde bir paket içiyorken orada 3 pakete çıktı. Çünkü başka yapacağın bir şey yok.

Bence buraya insanları tıkmak için, depolamak, tehcir etmek için getirmişler. Hastane falan değil, cezaevi orası. Benim 15 gün cezam vardı, kimisinin ömür boyu. Onlar cezasını çekiyor. Ben kendi isteğimle yattığım için iki hafta kalma lüksüm vardı. Ama bu lükse sahip olmayanlar, tıkılanlar, ne zaman çıkacağını bilmeyen insanlar az değildi. Benim şansım güvendiğim, benimle özel olarak ilgilenen bir doktorumun olmasıydı.

Kitap ve gazete okumak serbest miydi?

Kitap ve gazete okumak da yasaktı. Ben kitaplarımı oradaki birkaç hasta bakıcının yardımıyla sokmuştum.

BURADA NE YAŞANIRSA KABULLENMİŞTİK

Hastanedeki günlük yaşamı anlatabilir misin? Gün içinde odada uyuyabiliyor muydun?

Tıpkı bir asker koğuşu gibi saatin altısında demirlere vurularak “kalk, kalk kalk” diye kahvaltıya uyandırılıyorduk. Gün içerisinde odada yatamıyorduk. En büyük sorun oydu zaten.

Çoğu kez sabah kaldırma şeklinden dolayı sinirli oluyordum. 80 kişi ilaç ve kahvaltı kuyruğuna giriyor, sonra ilaçlar çok ağır olduğu için uykumuz geliyordu. Ama odaları demir sürgülerle kapattıkları için bütün günümüz koğuşun koridorunda geçiyordu. Bunun dışında sigara içilen bir alan ve yemek yenilen yer vardı. Ya sandalyelerde oturuyor ya sigara içiyor ya da yerlerde betonda yatıyorduk. Odayı akşamüstü ya da öğle yemeğinden sonra 2 veya 3 gibi açıyorlardı. Gündelik hayatımız böyle geçiyordu. Herkes de bunu bilir yani. Kimse tersini söylemeye kalkmasın. Doktoruma saygım çoktu ama o ilaçları veriyorsan uyumamıza izin vereceksin. Yerlerde yatırmayacaksın. Beni bir alana hapsetmek yerine sosyalleştireceksin!

Ne sıklıkla tıbbi tedavide doktorunla görüşürdün? Yalnız olabiliyor muydunuz?

En azından ben yalnız oluyordum. Birebir konuşabiliyor, derdimi anlatabiliyordum. Bazılarının yanında hasta bakıcılar ya da hemşireler olabiliyordu. Bana da ara sıra refakat eden bir hemşire vardı. Haftada bir veya iki gündü. Görüştüğümüzde “Nasıl hissediyorsun?” babında sorular soruyordu. Aslında doktorun da yapabileceği bir şey yok. Sistem baştan aşağı o kadar kötü kurgulanmış ki… Doktora diyordum “burası rezalet bir yer”. Bir şey diyemiyordu. Artık burada ne yaşanırsa kabullenmiştik. Mesela bazı hasta bakıcılar hastaları dövüyordu. Ben ve birçok hasta tanık olmuştur buna…

ORADA ORMAN KANUNLARI İŞLİYOR

Sen kötü muameleye maruz kaldın mı?

Yok, ben kalmadım. Ama tanıklıklarım var. Hasta bakıcıların tokat atmasına, saldırgan davranışlarına kaç kez tanık oldum. Bence orada çalışanların psikolojisi de çok sağlıklı değildi. Olamazdı da zaten… Ben orada ‘’bütün suçlu hasta bakıcılar’’ demiyorum. Ne doktorları ne de hemşireleri suçluyorum. Bu sistemin işleyişinden sorumlu olan bakanlığı ve başhekimliği suçluyorum. Çünkü öyle bir sistem vardı ki gerçekten doktor ve hasta bakıcıyı çileden çıkarır. Sayı az, hasta çok. Yani çalışanlar için de sağlıklı koşullar değildi. Sistem o kadar kötü işliyor ki onlar da mağdur. Ama hasta bakıcılar da bu durumun etkisiyle daha gariban gördüklerine çıkışıyorlardı. Şiddet uyguladıklarını gördüm bire bir. Hakaret ettiklerini, bağırıp çağırdıklarını gördüm. Orada orman kanunları işliyor.

Bir gün otistik olarak düşündüğüm 11-12 yaşındaki çocuk tuvalete gittiğini ama makatından kan geldiğini anlatmaya çalışıyordu. Biz de gecenin bir saatinde hemşirelere anlattık. Fakat yanıtları ‘işinize bakın’ oldu. Tekrar gittiğimde “kan değil, başka bir şeydir geçin içeri” diye gönderdiler. Israrla devam ettik ama ağlayan çocuğa müdahale etmediler. Doktora veya acile götürmediler. Bunların yaşanmadığını iddia eden varsa çıksın söylesin. Anlattıklarım sadece 15 günde görüp yaşadıklarım. Başka hastalarla konuşsanız kim bilir size daha neler anlatır.

Mesela bir hastaya çok da gerekli olmadığı halde onu hırpalayıp karantinaya aldıkları süreçleri gördüm. Sadece biraz inatlaşmıştı. Şizofreni hastasıydı. Saatlerce, hatta bir gün odaya kapatıp elleri ve ayaklarından sedyeye bağladıklarını biliyorum. Ağzına da dilaltı hapı dediğimiz hap veriliyordu. Bir kere ben de sinir krizi geçirdiğimde beni de kapattılar. Ama çok tutmadılar. Sakinleşince bıraktılar.

Hastaları sedyeye neyle bağlıyorlardı?

Plastik mi, halat mı diyeyim özel kayışlar vardı. Kemer tokaları vardı. Onlarla bağlıyorlardı. Ben tüm gün boyunca elleri ve ayakları sedyeye bağlı, dil altında hap olan hasta hatırlıyorum.

Bu film karesi Özkişi’nin anlatımına göre hastaneyi en iyi anlatan görsel…

Bu bir cezalandırma şekli mi sence?

Evet, bu bir cezalandırma. Bence hasta bakıcılar da normal değildi. Bir yandan uğraşmak da istemiyorlardı. Ben bir hastanın 45-50 dakikada çıkarıldığını hatırlamıyorum. Özellikle kavgaya karışan hastaları saatlerce tuttuklarını biliyorum. Bir nevi yumuşak oda gibi bir yere alıyorlar yani.

Peki, bahçeye günde ne kadar süre çıkabiliyordunuz?

Günde sadece 1 saat bahçeye çıkabiliyorduk. 80 kişi için geniş bir alan değildi. Ama yeterli olmasa da hava alıyorduk. Gofret, çay, kola alabileceğimiz çerçi vardı. Zaten belli bir miktara kadar para taşımamıza izin veriyorlardı. Biraz sohbet muhabbet, biraz da temiz hava alıyorduk. Belli bir yerden öteye güvenlikler olduğu için geçemiyorsun. Eğer inatlaşıp yaklaşırsan karantinaya alırlar.

Yakınların geldiğinde görüşü nerede yapıyordunuz? Ailenin, yaşadığın mekanı görmesine izin veriyorlar mıydı?

Bahçede yapıyorduk. İçeriye sokmuyorlardı. Bizim kaldığımız koğuşa hiç girmediler. Öyle bir durum söz konusu bile olmadı.

HEPİMİZ AYNI SABUNU KULLANIYORDUK

Koğuşta tişört, eşofman, iç çamaşırı gibi kişisel eşyalarını kullanma hakkınız oluyor muydu?

Yok, mümkün değil. Sana ait hiçbir şey yok. Oraya girdiğinde her şeyi onlar veriyor. Tüm çamaşırlar ortaktı. Herkes giyebiliyordu. Hemen hemen herkes tek tipti. Ayağındaki terlik, üstündeki tişört benzerdi. Öyle özel bir şeyin yoktu. Sadece yatağımız vardı. Dolabımız yoktu.

Ben ayrıcalıklı bir muamele gördüğümden tek kişisel eşyam günlüğümü yazdığım defterimdi. Bir de benim gibi kitap sokanlar vardı. Ama onlar da üniversite mezunu olan kişilerdi. Öyle bir ayrımcılık vardı yani. Yoksul, hak arayamayan, okuma-yazması olmayan kimselere daha farklı davranıyorlardı. Onların hiçbir şeyleri olmuyordu. Bir şey istediklerinde tamamen reddediliyorlardı. Bizler biraz daha “aklı başında” kimseler olduğumuz için belli şeyleri elde edebiliyorduk. Normalde yasak olan kalem ve defterimiz olabiliyordu. Haftada bir zorunlu olarak tıraş ediliyorduk. Haftada 2 defa ikişer üçer dakika aralıkla yıkanabiliyorduk. Çünkü 80 kişiye 2-3 dakika düşüyordu. Hepimiz aynı sabunu kullanıyorduk.

Peki, önceden soyma var mıydı?

Evet, önceden soyunuyorsun. Orada utanma gibi duygular köreliyor. Herkes oranın kötü bir yer olduğunu kabullendiği için bazı şeyler sıradanlaşmıştı. Önceden soyma işlemini bir güvenlik önlemi olarak yapıyorlar. Ama bir yandan da onur kırıcı bir yanı da var bunun.

Geceleri nasıl geçiyordu? Uyanıyor muydunuz?

Uyanıyorduk. Bazı hastalar bağırıyor, demir parmaklıklara saldırıyordu. Aynı şeyi tekrar tekrar söyleyen insanlar vardı. Hasta bakıcılar yat diye bağırıyordu. En kötü biz devreye giriyorduk. Uykudan uyanıyoruz, ilaçlar ağır…

BİZ DAHİL OLMUYORDUK İŞ YAPIYORDUK

Peki, orada olduğun sürece sivil toplum kuruluşlarının geldiğine şahit oldun mu?

Bir kere psikologlar geldi. Bize soru sordular. Stajyerlerdi herhalde. Bazı şeyler çok flu ama hatırlıyorum neler sorduklarını. “Burası berbat bir yer. Siz neyin sorusunu soruyorsunuz. Burada kalın ve görün nasıl bir yer olduğunu” diye bağırıp çağırmıştım onlara. Onlar da hem şaşkın hem de korkmuşlardı bizden. Bir şey dememişlerdi. Onun dışında STK’ların geldiğini hatırlamıyorum.

Peki, hastaların hastanelerin işleyişine dahil olduğu ‘hasta konseyi’ var mıydı?

Hasta konseyi mi! Allah aşkına Manisa ruh sağlığı burası. Bizim tek dahil olduğumuz şey hemşirelerin çamaşır toplamalarına, tuvalet yıkamalarına yardım etmek, yemekhanede yemek taşınacağı zaman taşımaktı. Biz dahil olmuyorduk, iş yapıyorduk!

Size mesleki bir eğitim verildi mi?

(Şaşırarak ve gülerek cevaplıyor) Bize mi! Yok canım, ne mesleki eğitimi. Bizi orada tecrit ediyorlardı. Bırakın mesleki eğitimi bazı günler bahçeye bile çıkarmadıklarını biliyorum ben.

ELEKTROŞOK İLE BU KADAR UĞRAŞACAKLARINA PSİKOTERAPİ YAPABİLİRLERDİ

Kaldığın süre içinde tanık olduğun kadarıyla elektroşok uygulaması neye göre ve ne sıklıkla yapılıyordu?

Ben doktoruma minnettarım bana elektroşok yaptırmadığı için. Ama hastaların çoğu bundan nasibini alıyordu. Tanıklık ettim. Kaldığım süre içerisinde 5-6 defa elektroşoka girenleri biliyorum.

Hastaların elektroşoka götürülmeden önceki durumlarıyla işlemden sonraki durumları arasında dağlar kadar fark vardı. Odamıza girip tuvalet zannederek çişini yapanlar, altına kaçıranlar, hiçbir şey hatırlamayanlar. Böyleydi yani… Ürkütücü geliyordu bana. Duymak bile istemiyordum. Elektroşok gerekli mi uzman olmadığım için bilemiyorum ama o kadar ağır olmayan hastalara da gereksiz şekilde elektroşok yapılıyordu. Çünkü bana yapılmıyor, benden daha hafif olduğunu düşündüğüm hastalara yapılıyordu. Elektroşok yapıldıktan sonra uyuyorlardı. Hafıza kaybı, altına kaçırma, saçmalama, konuşmalarında gerginlik durumları oluyordu. Kendime yapılmasını asla istemezdim!

Elektroşok için hastanın ya da vasisinin rızası alınıyor muydu?

Böyle bir uygulama yoktu. Elektroşok yapılacak denilip götürülüyordu. Hastaların çoğu istemiyordu. Kim ister ki zaten! Bipolar bir arkadaşıma rızası olmadan elektroşok yapıldığını biliyorum. Hala lanet ediyor. Kaldı ki rızalarının alındığını varsaysak bile çoğu zaman ilaçla uyuşturuldukları için ne kadar sağlıklı bilemiyorum. Sonuçta prosedürüne uydurmak isterlerse uyduruyorlar.

Sence neden elektroşok yapıyorlar?

Bence ilaç biraz daha yavaş etki ediyor. Elektroşok ile ‘daha hızlı çözüm sunuyoruz’ gibi bir mantıkları var. Kimilerine de iğne vuruyorlardı. İğne vurulanlar uyuyorlardı. Ama bizler oraya uyuşturulmak için mi yoksa rehabilite edilmeye mi geldik? Elektroşok ile bu kadar uğraşacaklarına psikoterapi yapabilirlerdi. Kaldığım süre içerisinde hiç terapi yapılmadı. Sadece bir kere psikologun odasına gittim. Fotoğraf çekip kayıt tutmak için sorular sordu. Zaten zor durumdasın ve orada biraz ilgi arıyorsun. Terapi varsa bile ben kaldığım 15 gün boyunca hiç karşılaşamadım. Bu tip bir hastanede psikologla görüşememek ne demektir? Böyle bir saçmalık olabilir mi?

DÜŞMANIMI BİLE ORAYA GÖNDERMEM

Son olarak ailelere ve yetkililere neler söylemek istersin?

Ailelere bir şey diyemiyorum. Çünkü bir hastayla uğraşmak başlı başına zor bir iş. Kendi ailemden biliyorum. Hastalık evremde benimle uğraşmak zordu. Araştırma ve üniversite hastanelerinde kapasite yok. Sistem, insan gibi muamele görmek istediğinde paranı ölçüt alıyor. Bu hastanelerin tedavi yapmadığı bir gerçek. Ancak ailelere yakınınızı yatırmayın diyemiyorum çünkü dışarıda kalmanın da tehlikesi olabilir.

Daha insani koşullarda hastaneler kurulsun. Ki devlet buna mecbur. Hastaları tecrit eden bu tip hastaneler kaldırılmalı. Çünkü tedavi etme araçları yok. Depo gibi insanları oraya tıkıyorlar. Hapishane süreci gibi insanlara iyi gelmeyecek bir süreç işletiliyor orada. Bırakın hasta kişiyi, sağlıklı biri 15 gün kalsın, sağlıklı bir şekilde çıkamaz oradan. Oradaki sürecin tedaviyle alakası yok. İnsani koşullar yok. Orası daracık alana sıkıştırılmış insanlara yemek ve haplarının verildiği bir barınak gibi. Çıktığım gün refakatçim beni aldığında kapının önünde hüngür hüngür ağladım. Kötü muameleyi görmediğim halde hüngür hüngür ağladım. Ben şanslı azınlıklardandım. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki düşmanımı bile oraya göndermem. Ruh sağlığı hastaneleri lanet yerler. Ben o rezilliği yaşamamak için kendime söz verdim. Beni oraya bir daha kendi rızamla asla sokamazlar!