YAZARLAR

Rejime taç takılacak mı?

Türkiye’de bazı “oyunlar oynanması”, “provokasyonlara gelinmesi”, “çatışmaların çıkartılması” aracılığıyla bir blokun seçmen desteğinin tahkim edilebileceği iması örgütlenmeyi ikincilleştirip milyonları pasif seyirci konumuna indirgiyor. Komplo, tuzak kurma ve provokasyon otoriter rejimlerin günlük mesaisinin parçasıdır. Yeni rejimin bileşenleri Erdoğan’a olan desteği berkitmenin yollarını sürekli bulmak zorunda ve zaten 7/24 tahkimat yapılıyor.

Erdoğan yönetimi açısından sindirilmesi zor bir darbe anlamına gelen 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde, kendi ifadesiyle “kampanyayı yönetmiş” bir siyasi danışman Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör ataması sonrasındaki gösteriler yaygınlaşırken bir tweet attı. Çok dikkat sarf etmek gerekmeyebilirdi, fakat söz konusu “spin doctor” aynı zamanda Türkiye’nin kitle desteği açısından en büyük ikinci partisinin genel başkanı olan Kemal Kılıçdaroğlu’nu, o noktaya taşıyan kampanyalardan birisini de yönetmiş bulunduğu ve canı burnunda bir kitleye doğrudan seslendiği için kulak kabartmak gerekti.

Bu tweeti aşağıda aktarıyorum:

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylarla yapılmak istenen yeni bir toplumsal çatışma çıkarmak. Amaç popülist iktidar bileşenlerinin yüzde 40 seviyesine gerilemiş olan seçmen desteğini bu çatışmayla tahkim etmek, mümkün olursa muhalefet blokunu bölmek ve ardından erken seçim.

Türkiye siyasetinin yeni ABC’si kılındı bu iki cümleyi yazdıran perspektif. Burada CHP’den örnek veriyor olsam da tek bir partideki bazı danışmanlar ve tepe kadrolarla sınırlı olmayan bir bakıştan bahsediyorum. Rasyonelmiş gibi dursa da akla izana sığmayan bir anlayıştan. Açıklayayım.

BAKALIM DÜNYADAKİ NESLİMİZE

Her gün eylem yapan akademisyenleri saymazsak çoğunluğu 20-25 yaşlarında olan gençlerin direngen tavrını nötr olmaya gayretli bir dille edilginleştiren bu uyanık tavır aynı zamanda öğretmen edasıyla konuya yaklaşıyor. Bir toplumsal çatışmanın birilerinin istediği şekilde istediği zaman çıkabileceği iması taşıyan ve daha önce bunun yapıldığını söyleyen cümleler nihai amacın seçmen desteğini tahkim olduğunu bize öğretmeye kalkıyor. Seçmen desteği tahkimatı bir çatışma ile gerçekleşebilir olsaydı, danışmanların her gün kontrol ettiği anketlerin, yaklaşık bir yıldır yüzde 40 civarında gösterdiği bu desteği çoğaltmak için neden bu anın beklendiğini sormak gerekiyor.

“Bak yavrum” perspektifinin verdiği yanıt için tekrar yukarıdaki tweet’e uzanalım. Zaten mesaj değil Türkiye siyaseti ansiklopedisi mübarek: “Çatışma muhalefeti bölecek, sonrasında erken seçim gelecek.”

Aynı tavrı belediye başkanından parti genel başkanına çok sayıda siyasetçiden birkaç gün zarfında duyduğumuz için üzerinde durmak gerek.

Ankete dayalı, tercihleri verili kabul eden, ortalamacı bir siyasi dil bilhassa son 3 yılda Türkiye’de tahakkümünü pekiştirdi. Verdiği onlarca zarardan birisi zulmü teşhir etmeye kalkarken aynı anda Türkiye’de siyaseti prosedürel demokrasi varmışçasına tartışmak. Ortalamaya, sağduyuya seslenecek bir dilin, seçmenlerin büyük çoğunluğunu kendine çekebileceğini iddia eden bu indirgemeci yaklaşım siyasetin has unsuru örgütlenmeyi ve kolektif tavır ile dert anlatmayı ikincilleştiriyor. Sonuçta insanlar yaka paça gözaltına alındığında kitlesel muhalefet partilerinin örgütlerinin değil bazı milletvekillerinin eylemlere iştirak ettiği, çünkü zaten örgütün kıpırdayamadığı bir siyasi zemin pekişiyor.

En tepeden gelen sağduyu çağrısı, Türkiye’de siyaseti, aralıklarla çağrıldığımız yoklamalara katılmaya indirgiyor. Ancak burada da iki ölümcül hata yapılıyor:

YENİ REJİM, BÜYÜLÜ RÜYALAR

Bunlardan birincisi Türkiye’de yeni rejimin karakterinin anlaşılmamasıyla ilgili. Tasvir için otoriter ve plebisiter yanı sıra başka sıfatların kullanılması gerektiği de aşikar (isterseniz istibdat isterseniz olağanüstü olarak da ifade edilen devlet biçimlerini çağrıştıran bir sıfat kullanılabilir). Söz konusu rejim değişikliği Türkiye’de anayasanın 2014-15’te askıya alındığı, 2016-18’de ise olağan dışı pratiklerin pekiştiği bir sürecin sonunda tamama erdi. Müstebidin kurumsal mekanizmaları aşarak milletiyle doğrudan ilişki kurduğu bir söyleme eşlik eden temel yöntem aralıklarla yapılan evet-hayır oylamaları.

Bir erken seçim tartışması plebisit ihtimali atlanarak 2019 sonunda yapılmıştı, çünkü yeni kurulan partilerin iktidardaki bloku hızla zayıflatacağı düşünülüyordu. Erdoğan yönetiminin proaktif davranacağı düşüncesi ve bir seçim aracılığıyla yeni partilerin hazırlıksız yakalanacağı iddiası dışında açıklama sunmayan bazı gazeteci ve siyasi gözlemcilerin beklentileri boş çıktı.

Her an punduna getirip seçime gidecekler beklentisinde olanlar şunu anlayamıyorlar: Ancak koşullar olanak sağlar ve uzun erimli bir kampanya yürütülürse sandık kurulacak. Üstelik sandık bir referandum sandığı olabilir ya da kurulmasına gerek duyulmayacak bir kayma başka araçlarla yaratılabilir.

Üstelik Türkiye’de yeni rejim, sandık kurulduğunda ve toplandığında, sürecin hiçbir şekilde adil olmayacağını (kampanyasından oy vermeye, oy sayımına) açık bir şekilde gösteriyor Örnekler için hatırlayınız: 2015’te silah gölgesi ve sonrasında da devam eden sandık taşıma kararları, 2017’de mühürsüz referandum, 2018’de bazı yerleşim birimlerinde Erdoğan’a ve AKP’ye yüzde 100 oy çıkan sandıklar ve 2019’da İstanbul’da seçim iptali.

Bu gerçeklik karşısında restorasyon blokunun yüzde 50 değil yüzde 55 destek bulması, ya da inkar edilemez bir fark açması yetecek mi, artık bunun dahi sorgulanması gerekiyor.

Hal böyleyken biz olağan muhalefete devam edelim, Türkiye’de seçim olacak ve (bugün bir arada durmakta zorlanan) restorasyon bloku iktidara uzanacak formülü, siyasi mücadeleyi, demokratikleşme çabalarını güçsüz bırakıyor. Adil olmayacak, bu anlamda muhayyel bir sandıkla, muhayyel bir düzlemde kurtuluşu işaret etmek bugünkü sözü zayıflatıyor.

YENİ ANAYASA, DOLU DİZGİN DUYGULAR

İkinci ciddi hata, bağlamı ve siyasal iktisadi koşulları kavrayamamaktan kaynaklanıyor. Yukarıda alıntıladığım tweet’e benzer açıklamaların Erdoğan yönetiminde en üst perdeden yeni anayasa işaretinin verildiği saatlerin hemen sonrasında yapıldığını gördük. Meclis Başkanı’nın heyecanla karşıladığı bu çağrının iktidar bloku ortağı tarafından desteklendiği sıralarda bazı muhalefet temsilcilerinde “nasılsa gidecekler” tutumunun takınılması daha da acı verici.

Türkiye tarihinin dikkate değer ekonomik yıkımlarından birisine vesile olan pandeminin etkisi orta ve uzun vadede görülmeye devam edecek. Fakat Erdoğan yönetiminin 2020 başı için öngördüğü 2018-19 krizi sonrası toparlanmanın, artık 2021’de gerçekleşme ihtimali bulunuyor. Bu toparlanma sürdürülebilir bir büyüme olmayacak, ayrıca geniş işsizlik oranının 2018-19 krizi öncesindeki seviyelere gerileme ihtimali neredeyse yok, dolarizasyon sorununun çözülmesi zaman alacak, önceki bütçe açıkları nedeniyle Türkiye’nin ekstra bir mali alanı bulunmuyor.

Fakat zayıf bir toparlanma dahi 3 yıla yayılan kriz hissinin geride kaldığı düşüncesini yaratacak kadar etkide bulunabilir. Sermaye grupları arasında sağlanan eşgüdüm ve uluslararası finansal kuruluşlardan gelen destek 2021 için ilk altı aylık planı netleştirmiş bulunuyor.

Bu bağlam örneğin bir anayasa hazırlığı ve kampanyası ile 2021 sonu ya da 2022 başında plebisit için ortamı verimli kılıyor. Uzun erimli bir planlama sonucunda uluslararası taleplere yanıt veren, Türkiye’de “yatırımcı demokrasisi”nde kök salmış bir demokratikleşme ihtimalinin her an yanı başımızda durduğu düşüncesini yayan bir hazırlık, ancak iktidar bloku bileşenlerinin örgütsel seferberliğiyle desteklenerek amaca ulaşabilir.

Girişimin zayıf yanları neler? Plebisitler ya da benzer kampanyalar öncesinde borçlanma ve harcamaların arttığını görüyoruz, oysa bugün eşgüdüm sağlanan kemer sıkma programıyla hazırlıklar çakışmayabilir. Ancak geçtiğimiz hafta konsültasyon görüşmeleri ön bulgularını yayımlarken IMF, esas kemer sıkmayı 2022’de başlatma aklını iktidardakilere vermiş bulunuyor.

Bazı vekillerin milletvekilliğinin düşürülmesinden tutun da tepki gösteren ya da direnen toplumsal kesimlerin temsilcilerinin etkisizleştirilmesine varan bir yıldırı politikasına kadar birçok anti-demokratik uygulamanın eşlik edebileceği bu tarz bir kampanyanın nasıl olup da demokratikleşme ihtimali olarak sunulmasını beklediğim sorulabilir. Onu 2020 sonunda reform sözünün nasıl pazarlandığına bakarak, AİHM başkanının “eğitim gezisi”ni inceleyerek, “Türk sorunu”nu yönetme konusunda mahir küresel Kuzey siyasetçilerini takip ederek, Türkiye’de vesayet kurumlarını dilinden düşürmeyen çeşitli siyasi danışmanları okuyarak çıkartabiliriz. Kısacası mümkündür.

Politik-ekonomik koşullar ve takibinde pandemi, esasen 2019 sonunda ve geçen yıl başında ortaya çıkan bu ihtimali ancak 2021 başında olgunlaştırdı. Anayasa çalışmalarında 360 barajı için milletvekillerinin nasıl bulunacağı ya da plebisitin nihai şeklinin bir anayasa referandumu olup olmayacağı artık bir ayrıntıdır.

DAHA GÜÇLÜ BİR YÜREK

Başa döneyim. Türkiye’de bazı “oyunlar oynanması”, “provokasyonlara gelinmesi”, “çatışmaların çıkartılması” aracılığıyla bir blokun seçmen desteğinin tahkim edilebileceği iması örgütlenmeyi ikincilleştirip milyonları pasif seyirci konumuna indirgiyor. Komplo, tuzak kurma ve provokasyon otoriter rejimlerin günlük mesaisinin parçasıdır. Yeni rejimin bileşenleri Erdoğan’a olan desteği berkitmenin yollarını sürekli bulmak zorunda ve zaten 7/24 tahkimat yapılıyor. Bilmeyenler sürgündekilere, hapistekilere, yargılananlara, tehdit altındakilere, çalışması yasaklananlara, açlık ücreti ile geçinenlere, ötekileştirilmiş milyonlara hayatlarının nasıl sürdüğünü sorabilirler.

Karşımıza ne çıkacağı bütünüyle değil, ancak kısmen netleşti ve bu bir seçim değil plebisite benziyor.

İstenen kıvam elde edilemediğinde sihirli çubukla çıkartılan bir adet çatışma ya da “bu” çatışma sonrasında değil ancak uzun bir hazırlıkla ve siyasal-iktisadi koşulların elvermesiyle Türkiye’de siyasal yoklama yapılıyor.

İktidar blokunun kaybetmemesi, böyle bir sonuç çıksa dahi Erdoğan’ın yenilmemesi üzerine tasarlanacak bir yoklama için bugün ortam müsait, çünkü halen aşılama devam etse ve belirsizlikler sürse de 2021 ortasında krizlerin geride kalmakta olduğu düşüncesi yaygınlaşacak. Bugün sadece küresel koşullar değil içerideki ortam da müsait, çünkü örgütlenme değil öğretme derdindeki siyasetçiler ve muhalefet bileşenleri rejimin niteliğini de direnişin kıymetini de anlayabilmiş değiller.

 

 
 
 

Ali Rıza Güngen Kimdir?

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. Türkiye’de borç yönetimi, devlet bankaları, küresel Güney’de finansallaşma ve devlet kuramı alanlarında yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Araştırmalarına York Üniversitesi'nde devam etmektedir.