Selçuk Mızraklı: Demokratik çevrelere mesaj verilmek istendi

Yerine kayyım atandıktan sonra gözaltına alınarak tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, tutukluluk sürecini, yapılan kayyım atamalarını değerlendirdi. Mızraklı, gizli tanıkla ilgili, "Kendisinin tahliye olduğu Kayseri Cezaevi'ne bizler konularak Türkiye demokratik çevrelerine de bir mesaj verilmek istenmiştir" dedi.

DUVAR – Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanmasının ardından 22 Ekim’de tutuklanan Eş Başkan Selçuk Mızraklı, bulunduğu Kayseri Bünyan Cezaevi’nden tutukluluk süreciyle ilgili konuştu.

Mızraklı, ‘üzerine atılı’ bir gizli tanık ifadesi nedeniyle tutuklandı. Daha önce başka mahkemelerde ifadeleri ‘güvensiz’ bulunan bu gizli tanık, ifadeden sonra cezaevinden tahliye edildi. Mızraklı bu durum için, “Mardin’deki mahkemeler tarafından güvensiz bulunan, ifadeleri kayda alınmayan iftiracı, söz konusu bizler olunca ödüllendirilmiştir. Hemen serbest bırakılmıştır. Kendisinin tahliye olduğu Kayseri Cezaevi’ne bizler konularak Türkiye demokratik çevrelerine de bir mesaj verilmek istenmiştir” dedi.

Yerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, Evrensel’den Meltem Akyol’un sorularını yanıtladı

Görevden alınmanıza ilişkin tartışmalar devam ederken tutuklanma kararı geldi. Sürecin başından itibaren ‘Önce minareyi çaldılar sonra kılıf hazırlıyorlar’ diyordunuz, tutuklanma sürecinizi böyle mi değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle, yüz yüze yapmayı planladığımız bu röportajı sizlere Bünyan Cezaevi’nden gönderiyorum. Parmaklıklar ardında olsak da fiziksel olarak burada bulunsak da ruhen ve beyinsel olarak dışarıda, sizlerin her zaman arasındayız. Bu tutuklama tamamen siyasidir. Kesinlikle politik bir tutumdur. AKP-MHP bloğunun hukuksuzluğuna kılıf uydurma işlemidir. Bundan dolayı bu kararı kesinlikle hukuksal bulmuyorum. Evet, minareyi çaldılar, bu da kılıfa uydurmanın gerekçesini hazırlama yalanıdır. Mızrak çuvala sığmadı. Bizlerin tutuklamaları işte tüm bu hukuksuzlukları bir kez daha göz önüne serdi. 2016’da yakalanan ve pişmanlık yasasından faydalanan, itirafçı ve aynı zamanda iftiracı da olan Berna Ayverdi denilen kişinin iftiraları bu iddianamenin iskeletini oluşturmaktadır. Bu iftiracı 2016 yılında yakalandığı ve o dönem bizlere ilişkin tek bir kelime etmemiş olduğu halde, 31 Mart seçimlerine günler kala hemen arenaya sürülmüştür.

Bu kişiye baktığımızda ise 2016 yılından günümüze birçok kişi üzerine ifade vermiş ve haksız yere insanları tutuklatmıştır. Bir mahkeme heyeti ise bunun yalanlarını kabul etmeyip verdiği ifadeyi reddetmiştir. Yani güvensiz bulmuştur. Mardin’deki mahkemeler tarafından güvensiz bulunan, ifadeleri kayda alınmayan bu kişi seçimler öncesinde söz konusu bizler olunca ödüllendirilmiştir. Hemen serbest bırakılmıştır. Kendisinin tahliye olduğu Kayseri Cezaevine bizler konularak da Türkiye demokratik çevrelerine bir mesaj verilmek istenmiştir. Aslında derin devlet yapısı intikamcıdır. Yenilgileri kabullenmek istemezler. Şimdi iftiracı, kendisinin görmediğini ama duyduğunu iddia ettiği bir olayı anlatmış. Bu anlatılan olayın tam tarihi bile belli değil. Kendisi tarihi de veremediği gibi, görmediğini, sadece duyumlar aldığını söyleyerek iftiralarda bulunduğu halde bu hukuk sistemi sorgulamadan bu iddiaları kabul etmiştir. Hukukun, adaletin var olduğu ülkelerde, hukukun üstünlüğünü kabul eden ülkelerde iddia makamı, iddialarını kanıtlamakla mesuldür. Kanıtlayamadığı iddialar üzerinden, hele de duyumlar üzerinden kimseye ceza veremez, tutuklayamaz. Türkiye’ye baktığımızda bu sistem tam tersine işlemektedir. İddia makamı değil, suçladığı kişiler suçsuz olduğunu kanıtlamakla mükellef hale getirilmişlerdir. Böyle bir sistem kabul edilemez. Ağzını açtığında Hazreti Ömer’in adaletinden bahsedenlerin ülkemizi ne hale düşürdüklerini bu şekilde daha iyi görmekteyiz.

Aslında adaylığımı açıkladığım andan itibaren AKP-MHP-Kayyum bloğu kaybedeceklerini bildiklerinden sinsi oyunlarla, hilelerle, ‘Osmanlı’da oyun çoktur’ politikasını sürdürmüşlerdir. Bu kayyum sürecine baktığımızda; kayyum atanması ile ilgili ilk yazının 1 Nisan 2019 tarihinde Diyarbakır Valiliği tarafından İçişleri Bakanlığına yazıldığını görmekteyiz. Daha seçim sonuçları resmileşmeden kayyum atamayı isteyen bu zihniyet, 31 Mart seçimlerinden 11 gün önce de bu iftiracıya bizler üzerine ifade verirse serbest kalacağı vaadini verdi. Demokratik yollar ile hiçbir zaman kazanamayacaklarını bildiklerinden böyle ahlaksız bir uygulamaya gitmişlerdir.

‘SUÇLU OLARAK GÖSTERMEK İSTEYENLER VİCDANLARINI KAYBETMİŞ KESİMLERDİR’

Yoksullukla mücadele için kurulmuş Sarmaşık Derneği yöneticiliğine dair iddialar ve suçlamalar var…

Sarmaşık Derneğinin yöneticiliğini yaptığım doğrudur. Sarmaşık Derneği kurulurken parti ayrımı, siyasi ayrım yapılmaksızın yüzlerce kişinin bir araya gelmesiyle kurulan bir dernektir.

Sarmaşık Derneği siyasi bir oluşum değildir. Sarmaşık, bu kentin yoksulluğuyla mücadele etmek isteyen insanların bir araya gelmesidir. Dil, din, ırk ayrımı yapılmadan, sadece yoksulluğa karşı oluşturulan bir dernekti. Yıllarca bu kentte faaliyetini sürdürmüştür. 2016 yılında haksızca KHK ile kapatılmıştır. Kapatıldığından bu yana açılan bir soruşturma yoktur. Yani tamamen yasal olan, bu kentin 35 bin insanına her ay düzenli olarak ulaşan bu dernek birden bile yasadışı mı oldu? Ve dernekte sadece ben mi varım? Bu iddialar çok gülünç. İş insanlarından, sıradan halkına her kesimin yardım ettiği, içinde yer aldığı bu derneği asıl kapatanlar suçludur. Çünkü 35 bin insana kötülük yapmışlardır. Ve bu derneğin çalışmalarına katıldığımı, yoksullukla mücadele için her zaman çalışacağımı buradan bir kez daha yineliyorum. Büyükşehir belediye başkanı olunca da ilk işimiz bu çalışmayı yeniden, nasıl başarıya ulaştırabilirizdi. Çünkü bu çalışmalar yasa dışı değildir. Bu çalışmalar insanidir. İnsani çalışmaların önünde engel olanlar asıl suçlulardır. Geçen gün izledik, İstanbul’da aynı evi paylaşan 4 kardeş siyanür ile intihar etmişler. Bu yoksulluğu bizlere reva görenler asıl suçlu olanlardır. Kendileri saraylarda yaşayanlar, halkı ise açlık ile terbiye etmeye çalışanlar asıl yargılanması gerekenlerdir. Orada intihar edenler sadece dört kişi değildir. Bu ülkenin, milyonların vicdanının intiharıdır. Vicdanen rahatlar mı bunlar? Çöpten ekmek toplayan insanlar, açlıktan intihar edenler mi suçlu, yoksa bizleri bu hale getirenler mi suçludurlar? Sarmaşık Derneği tam da bu minvalde ortaya çıkmıştı. Bu derneği suç örgütü, çalışanlarını da suçlu göstermek isteyenler insanlık değerlerini, vicdanlarını kaybetmiş kesimlerdir.

Diğer suçlamalara gelince, milletvekili olduğum, şimdi de büyükşehir eş başkanı seçildiğim partinin yani HDP’nin etkinliklerine katılmamı suç unsuru olarak iddianameye geçirmişler. Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin etkinliklerine katılmak suçsa, diğer siyasi partilerin özellikle de AKP’nin etkinliklerine katılmak neden suç değil? Bir siyasi partinin faaliyetlerini suçmuş gibi göstermek hukukun olmadığını gösterir. Mahkeme salonlarında yazan ‘Adalet mülkün temelidir’ sözü artık “Adalet sadece AKP’nin temeli ve koruyucusudur” olarak değiştirilmelidir. Demokratik ülkelerde siyasi parti faaliyetleri yasal bir zorunluluktur. Demokrasinin gelişimine katkıdır. Bundan dolayı suç oluşturmaz. Bunu bir suç olarak gösterenlere ise tepkimizi yükseltmeliyiz. Evet bizler bir araya gelerek, direnerek, demokrasi bloğunu oluşturarak adaleti gerçek anlamda sağlayabiliriz.

‘KIŞIN ARDI BAHARDIR’

Nasılsınız, durumunuz nasıl? Cezaevindeki günleriniz nasıl geçiyor?

Tutuklanınca ilk üç gün tek kişilik hücrede bırakıldım. Daha sonra da ailemden çok uzak olan Kayseri Cezaevi’ne, benimle aynı gün tutuklanan Kayapınar ve Kocaköy belediyelerinin kadın eş başkanlarıyla birlikte sevkim yapıldı. Cezaevleri hak ve hukukun olmadığı işkence hanelerdir. Buradaki siyasi tutuklu ve hükümlüler ağır baskılar altında. Günlük gazetelerden dahi yoksun, yoğun hak ihlallerinin olduğu bu yerlerde en masum insan haklarından bile mahrum kalacağımızı biliyorum. Adalet bu ülkede sadece mahkeme duvarlarını süsleyen bir kelime olmanın ötesine geçmemektedir. Tüm adalet sistemi tek bir partinin hizmetindedir.

Ama kışın ardı bahardır. Umudu dört duvar arasında da olsak yeşertmek ve filizi büyütmek asli görevimizdir. Yani bizler umudumuzu hiçbir zaman kaybetmedik. Gökyüzünü boyayacağımız inancını hep koruduk. Bundan dolayı moralimiz her zaman yüksektir. Yani parmakların arasında hapsedilmeyen bir umut anlayışımız var. Önce Diyarbakır D Tipi Cezaevindeydim. Hemen ardından Kayseri Cezaevi’ne getirildim. Kısa bir süredir buradayız. Buradaki günlerimi, zamanımı verimli geçirmeye çalışıyorum. Yani dışarıda neler yapılabilir? İçeride de dışarıda nasıl bir çalışma yürütülmelidir sorularına pratiğimle cevap vermeye çalışıyorum. Yani içeride değilmiş gibi çalışmaktayım. Çünkü bu halka karşı bir sorumluluğumuz var ve bunu en iyi şekilde yürütmek zorundayız. Bunun bilinciyle burada yaşamı düzenliyoruz diyebilirim.

‘SİYASİ DARBEDİR…’

3 büyükşehirin ardından seçilmiş, üstelik yüksek oyla seçilmiş belediyelere kayyumlar arka arkaya geliyor… Başından beri meselenin sadece bu belediyelerin, dahası HDP’lilerin meselesi olmadığını ifade ediyorsunuz, ne söylemek istersiniz?

Bu meseleyi basit bir kayyum meselesi olarak görmek yanlış bir politika anlayışıdır. Siyasete dar ve sığ yaklaşımdır. En başından beridir diyoruz ki bu kayyum ataması değildir siyasi darbedir. Kayyum, iyi yönetilmeyen, batmaya yüz tutmuş şirketlere atanır. Kayyum atanan belediyelerimize baktığımızda öyle bir şey olmadığını görürüz. Yolsuzluk, hırsızlık ve talan hiçbir belediyemizde görülmemiştir. Neredeyse her ay müfettiş denetiminden geçtiğimiz halde tek bir eş başkanımız hakkında soruşturma açılamamıştır. Çünkü bizler, halkçı belediye anlayışımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Halktan uzaklaşmadık. Belediyelerimizi kentimizle birlikte yönetme anlayışını benimsedik. Tüm bunlara rağmen, yani başarılı olduğumuz halde, yolsuzluk, hırsızlık olmadığı halde neden kayyum atandı diye sormamız gerekir. İşte buradan da anlaşılıyor ki bu uygulamalar ve politikalar sömürge valiliklerinin siyasi darbesidir. Bu uygulamalar, öncelikle Kürt halkına sonrasında ise demokrasiden yana olan tüm halklara karşı yapılan bir uygulamadır. Bir zorbalıktır. Muhalefeti susturmanın siyasetidir. Tüm ülkeye uygulanmak istenilen faşizmin gri renginin kent kent uygulanmak istenmesidir. Bu mesele tüm demokratik kesimlerin meselesidir. Halkı susturmak, iktidarın saraylarda yaşaması, iktidarda kalması için uyguladığı politikalardır. Yani bu mesele, sadece HDP’li belediyeleri ele geçirme meselesi değildir. İnsanlıktan yana ne varsa tüm bunları ezmenin, yok etmenin, savaşın meselesidir.

Yani olaya kayyum olarak bakmamak gerekiyor. Tek taraflı bakmamak lazım. Savaş tamtamlarının bir avuç yandaşın refahı için çaldığı bu dönemde seslerimize ses katalım ve hep birlikte haykıralım, “Bu, kayyum değil darbedir” diyebilmeliyiz. İktidarın bu kirli siyasetini deşifre etmeliyiz.

Bölgede seçilmiş belediyelere kayyum atanması, İstanbul’da da Boğaz Yasası gibi düzenlemeler var…

Bakın en son Boğaz Yasası ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetkileri gasbedilmek istenmektedir. Aslında suskun kaldıkça, korktukça, demokratik birliktelikten uzaklaştıkça bu kayyum atamalarının, siyasi darbenin ve baskıların muhalefete de uygulanacağını bizlere göstermektedir. Yani, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla kendilerini korumaya alacaklarını sananlara yanıldıklarını göstermişlerdir. Aslında sustukça sıranın susanlara da geleceğini bilmeleri lazım. Yapılan tehditlerden korkanlar, uzaklaşanlar, susanlar aslında sıranın onlara da geleceğini bilmelidir. Muhalefeti sus diye uyaran iktidarın verdiği mesaj şudur: “Önce HDP’ ye saldırıyorum, Kürtlere saldırıyorum, sonra demokratik kesimlere saldıracağım tüm bu saldırılara karşı sus”. Uyguladığı politika budur. Ve muhalefet de buna uymaktadır. Bunun yanlış bir politika olduğunu da her geçen gün daha iyi anlayacaklardır.

‘KAYYUM SADECE BELEDİYEYE EL KOYMAK DEĞİLDİR’

Ne yapılmalı buna karşı peki?

2015 sonrasına baktığımızda, büyük bir baskı dalgasıyla tamamen muhalefeti yok etmişlerdi. ‘FETÖ’ operasyonları adıyla tüm muhalefeti susturmuşlar, bastırmışlardı. Konuşanları hain ilan ediyorlardı. Büyük bir cadı avı başlatmışlardı. 24 Haziran 2018 genel seçimleriyle birlikte az da olsa bir umut doğdu. 31 Mart yerel seçimlerinde ise HDP’nin izlediği siyasetle birlikte AKP-MHP koalisyonu geriletildi. Bir araya gelinirse bu bloğun tamamen yenileceğine olan inanç çoğaltıldı. Bunu kendileri için tehlike olarak görenler bu bloğu etkisiz hale getirmek için çeşitli oyunlar oynamaya başladılar. HDP ile bir araya gelenleri teröristlikle suçladılar. 19 Ağustos’ta üç büyükşehre kayyum atayarak siyasi bir darbe yaptılar. Kayyum sadece belediyeye el koymak değildir. Siyasi bir darbedir. Seçenlerin ve seçilenlerin iradesine, demokrasiye yapılan bir darbedir.

Buna karşı muhalefetin susmaması gerekmektedir. Her geçen gün artan baskıya karşı demokratik güçler daha sıkı bir şekilde kenetlenmelidirler. Daha iyi bir örgütlenme, halk desteğini, sokak desteğini arkasına alarak demokrasi bloğunu oluşturmak, güçlendirmek gerekmektedir. Korkmadan, milliyetçilik tuzağına düşmeden, iktidara karşı bir cephe oluşturmak gerekmektedir. Baskılar ne kadar fazla olursa olsun, korkularımıza yenilmeden birlik oluşturmalıyız. Mücadeleden taviz vermeden çalışarak bizler kazanacağız. Bundan dolayı ileride pişmanlık duymamak için vicdanlarımıza halel getirmeden, yüreklerimizi karartmadan umudu büyütelim diyorum ve bu inançla sizleri selamlıyorum. (Kaynak: Evrensel)