Davutoğlu'nun şifreleri: Ne dedi, ne yapacak?

Eski başbakan Ahmet Davutoğlu'nun bugün yaptığı açıklamaları ve AK Parti'ye yönelik verdiği mesajları Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Duran Topuz ile yazarlarımız Kemal Can, İrfan Aktan, Hakkı Özdal, Sevilay Çelenk, Ümit Kıvanç değerlendirdi.

DUVAR – 62, 63 ve 64’üncü hükümetlerde başbakanlık yapan Ahmet Davutoğlu’nun bugün sosyal medya üzerinden yaptığı açıklama AK Parti içinden ayrılanların yeni bir parti kuracağı şeklindeki iddiaları yeniden gündeme taşıdı. Davutoğlu’nun açıklamasının anlamını ve bundan sonra yaşanabilecek muhtemel gelişmeleri Gazete Duvar Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz ve yazarlarımız Kemal Can, Ümit Kıvanç, İrfan Aktan, Sevilay Çelenk ve Hakkı Özdal değerlendirdi.

‘KRİZ DİYE BİR ŞEYDEN BAHSEDİYOR AMA…’

Ali Duran Topuz: Bomboş bir açıklama. Önce alimane görüntülü laflar, vizyon, onyıllar, tarihin doğum sancıları filan. Sonra partisinin şahane geçmişine mitomanik övgüler. Sonra olumsuzlukların hepsini “komplo”lara yıkan, hiçbir özeleştiri öğesi, hiçbir dişe dokunur, “Adam bu işi anlamış” denilebilecek hiçbir saptama içermeyen söz yığınları. O övdüğü performans, toplumun ekonomik, sosyal, ahlaki tüm potansiyellerini berhava eden neo-liberal akla tam uyumdan başka bir şey değildi ve saydığı krizlerin hepsinin altında bu yatıyordu. Davutoğlu, kriz diye bir şeyden bahsediyor ama krizi yaratan partiyi krizin çözümünün tek adresi olarak söylemekten başka bir şey yapmıyor. Herhangi bir işbirliği daveti, partisi dışındaki aktörlere herhangi bir iletişim, işbirliği imkanı tanımayan, çok tipik bir AK Partili nutku. Hani Türkiye’de yaygın bir “özür” formatı var, “Hep başkaları yüzünden, yoksa benim kusurum yok” gibilerinden. “Sur’u Toledo yapacağız” lafı gibi, kusursuz partinin kusursuz insanı olarak bıraksan neler yapacak…

“Açık, şeffaf, sağ duyulu” muhasebe istiyor ama hayatında bir kere açık, şeffaf, sağ duyulu bir çıkış yapmış mı? Endişelerini Erdoğan’a iletmişmiş, Türkiye Erdoğan’dan mı ibaret? Kamuoyuna bir şey ilettin mi? Kol kırılır yen içinde kalır ruhuna bu kadar sadakat gösterilirse, her şey birbirine girdiğinde böyle anlamsız, sureti haktan görünme dışında hiçbir yanı olmayan nutuklar çıkar ortaya. Nasıl derler, “Ba’de harab-ül Basra…” üstelik Basra’yı harabeden Moğollara ait değildir bu söz, onlar için söylenmiştir!

‘GERİLİMİ BEKLİYORDUM AMA HIZI İÇİN AYNI ŞEYİ SÖYLEYEMEM’

Kemal Can: 31 Mart sonuçları; Erdoğan’ın seçim sonuçlarına itiraz konusunda çok öne çıkmayışı; “Türkiye ittifakı” gibi belirsiz ve mahcup bir kabullenmenin soluk işaretini vermesi; Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı; Bahçeli’nin Erdoğan’a örtülü, Kılıçdaroğlu’na açık tehditler yöneltmesi ve son olarak Davutoğlu’nun bir manifesto yayınlaması birlikte değerlendirildiğinde, seçimin iktidar cephesinde yaratacağı krizin görünen veya öngörülenden daha büyük olduğu ve hızlı devreye girdiği anlaşılıyor. “Gücümüzü koruduk” iddialarına rağmen, iktidarın hemen her kademesinde açığa çıkan yenilgi hissi giderek bir bozgun, dağınıklık korkusuna dönüşüyor. Uzunca bir süredir fark edilen ama yavaşlatılıp, örtülebildiği için ertelenen kriz, artık açık bir çatışma seviyesine çıkıyor.

Davutoğlu’nun açıklaması, doğrudan Erdoğan’ın adını zikretmese bile onun birinci dereceden sorumlusu olduğu pek çok noktayı sorun kaynağı olarak işaret ediyor. Başkanlık sistemi, ittifak, teşkilatın ve partinin etkisizleştirilmesi, ekonomi başta olmak üzere kötü yönetim ve benzeri noktalar tek tek sayılıyor. Davutoğlu’nun bir alternatif siyasi aktör olarak ne yapabileceği, AKP içinde nasıl bir etkisi olabileceği tartışmasından öte, temas ettiği noktaların sadece muhalefet veya bağımsız yorumcuların gördüklerinden ibaret olmadığını, iktidara yakın çevrelerde de konuşulduğu anlaşılıyor. Ayrıca, Bahçeli’nin seçim öncesinden başlayarak Erdoğan’ı sürekli kendi çizgisinde tutmaya zorlamasında artık doz olağanüstü bir seviyeye vardı; Davutoğlu’nun çıkışıyla birlikte düşünüldüğünde, iktidar cephesindeki yol ayırımının acilleştiği görülüyor. Taraflar bütün kozlarını, biraz da kontrolsüz biçimde ortaya koyuyor. Açıkçası, bu iktidarın düzenli olarak gerilediğini, ittifakın da etkisi ölçüsünde dengeli olmadığını düşündüğüm ve iktidarı asıl bekleyen tehlikenin zayıflamayla başlayan iç gerilimi olacağını öngördüğüm için bu süreç beni çok şaşırtmadı ama hızı konusunda aynı şeyi söyleyemem. Ayrıca, şimdilik krizi ve büyüklüğünü gördük ama nasıl ilerleyeceğini tahmin etmek için hâlâ bazı veriler eksik. Ama bu 2011’den başlayan ve geri döndürülemeyecek bir süreç olarak işleyecek.

‘ERDOĞAN’A YÖNELİK BİR DİLEKÇE’

İrfan Aktan: Ahmet Davutoğlu’nun metni Erdoğan’a yönelik bir dilekçe niteliği taşıyor. Davutoğlu sanki “onu ver, beni al” dercesine Erdoğan’dan Bahçeli’yle ittifakı sonlandırmasını ve “AKP’li küskünlere” yeniden görev vermesini istiyor. Metnin geneline bakıldığında Davutoğlu’nun geçmişin güzel günlerinin özlemiyle hüzünlü günler geçirdiği ve reise “eski ekibi toplarsan bir daha yapabiliriz” hülyası taşıdığı anlaşılıyor. Oysa Davutoğlu’nun kendisi açısından “güzel günlere” dair özlemi, onun hem AKP’nin hem de Türkiye’nin bu noktada olmasının birincil sorumlularından birisi olduğunu hatırlatmak istememesine yol açıyor.

Erdoğan’ın mevcut yolunun taşları döşenirken Davutoğlu aktif bir çıraktı. Sonra işine son verildi, çünkü Erdoğan, Davutoğlu’nun çıraklıktan ustalığa geçme hırsına tahammül etmedi. Aynı zamanda da Erdoğan açısından çözüm sürecinin bitirilmesi sonrasında yeni bir ittifaka gitme ihtiyacı hasıl oldu. O yüzden Erdoğan’ın Davutoğlu’nun dilekçelerini de açıp okuyacağını bile pek zannetmiyorum.

Bununla beraber Davutoğlu, yeni parti çalışması içinde olmadığını, sadece işine geri dönmek istediğini özellikle göstermeye çalışıyor. Erdoğan’ın aynı zamanda parti başkanı olmasının sorunlara sebebiyet verdiğini ifade ettiği bölümle bir nevi eski koltuğunu da talep ediyor. Fakat bence esas önemli kısmı, Davutoğlu’nun Erdoğan’ın yolundan, gidişattan ve hakikatten bihaber görünmesi, süreci analiz edemeyecek kadar geçmişe özlemle bakması. Oysa Erdoğan, Davutoğlu’nun asılı kaldığı ve özlemini duyduğu geçmişten fersah fersah uzakta. Keza geçmiş geçmişte kaldığı halde Davutoğlu bu soğuk hakikati görmekten, bundaki sorumluluğuyla yüzleşmekten tamamen uzakta. Ortada Erdoğan açısından Bahçeli yerine Davutoğlu ve eski ekibi tercih etmesini gerektirecek bir zaruret hissi de yok, eski ekibin dağınıklığını toparlayacak kabiliyeti de. Zira sorunun kaynağı, Davutoğlu’nun zannettiği gibi Erdoğan’ın eski ekibi dağıtmasından değil, bizzat Davutoğlu’nun da çıraklığını yaptığı mevcut siyasal yapının ülke ve toplum üzerinde yarattığı ağır tahribat. Eğer Erdoğan bu tahribatı gidermek istese ve bunu da eski ekibin yapabileceğine inansa, Davutoğlu’nun dilekçelerine ihtiyaç duymadan bu yola girerdi zaten.

‘BİR VAADİ VE KIYMETİ YOK’

Sevilay Çelenk: Son derece kritik ve konjonktür itibarıyla önemli bir açıklama. Fakat paradoksal olarak, bu iki nokta bile, Davutoğlu’nun açıklamasını müthiş bir sıkıcılıktan, tarihi tekerrür ettirmekten başka gayesi olmayan müthiş bir pragmatizmden kurtaramıyor. Temel vurgu “küstürülmüş olanlara” yapılıyor. Teşkilatın mutlu güzel günlerindeki “iri, diri ve bir olan” bir AKP’ye özlemi dile getiriyor. Kenara çekilerek bu ülkenin insanlarını zulümle baş başa bırakmış “Değerli yalnızlığı”ndan şimdi sıyrılmayı ve yeniden bu pespaye iktidardan pay ve güç almayı talep ediyor. Başka bir vizyon sunma gayreti yok. Gelinen noktada kendi rolüyle hesaplaşmak yok. Korkunç haksızlıklar ve hukuksuzluklarla insanların emekleri ve hayatları çalınır, sivil ölümlere terk edilir, siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler, hukukçular, sağlıkçılar ve sayısız muhalif yurttaş günler, aylar ve yıllar boyunca iddianame bile hazırlanmaksızın, mahkemeye bile çıkarılmaksızın cezaevlerinde rehin tutulurken bir tek cümle kurmamış eski AKP kurmayları birer birer konuşacak elbette.

Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, inanın herhangi bir üniversitede hukuksuzluklara ve haksızlıklara isyan eden yirmili yaşlardaki “tam korunmasız” bir araştırma görevlisinin Erdoğan düzenine “itiraz” etmek için gösterdiği cesaretin milyonda birini tarihlerinin hiçbir anında -onca güçlü geçmişlerine rağmen- gösteremediler. FETÖ’cü, terörist vs. olarak damgalanmaktan korktular. Bu korku kendilerine yönelik şüpheleri de pekiştirdi zaten. Karakterlerine çok uygun o çekingenlikten şimdi sıyrılıyor gibi göründüklerine de bakmayalım. Başlarını yeniden kuma gömmeleri, Allah muhafaza, Erdoğan AKP’sinin yeniden toparlanacağı sinyalini vermesine ve “Höt” demesine bakar… Üstelik Davutoğlu, 15 Temmuz darbe girişimi ile sonlanmış menfur olaylar zincirinin ilk halkası olarak bize hâlâ Gezi’yi hatırlatıyor!

Bugüne kadar neredeydiniz demek lazım kendisine. Bu sözlerin bize işaret ettiği hiçbir çıkış yok. Davutoğlu’nun ya da “dava dava” diyerek her tür melanete gözünü yummuş siyasal İslamın hiçbir üyesinin hiçbir dönüşüm manifestosuna itibar edilemeyeceğini en tereddüt sahibi olanların bile görebileceği kadar uzun bir AKP’li hayat yaşadık. Bu nedenle (ve bu bağlamda) söylenenlerin bir vaadi, bir kıymeti harbiyesi de yok. Hayatlarımızdan çıkacaklar. Oturup onların birbirlerini bitirmelerini de ummuyoruz tabii. Kendi demokrasi mücadelemizle onları hayatlarımızdan çıkarmanın yollarını aramaktan hiç vazgeçmemiştik. Mücadele yollarımızı çoğaltıp güçlendireceğiz. Bunu yapabileceğimizi bu son seçimde de gösterdik zaten. Davutoğlu da kim?

‘ERDOĞAN’IN CİDDİ KARIŞIKLIKLAR YARATTIĞINI GÖSTERİYOR’

Hakkı Özdal: Davutoğlu’nun açıklamasının en özel yanı, belki de ilk kez bu denli açıklıkla, Erdoğan’ın eleştirilerin merkezine konulmasıdır. Davutoğlu uzun açıklamasının pek çok yerinde ve açık vurgularla Erdoğan’ın şahsını, yönetim biçimini, söylemini, ittifak politikalarını eleştiriyor ve bunlara ilişkin çok kapsamlı değişiklikler öneriyor. Bu önerilerin Erdoğan tarafından kabul edilmesi düşünülemez. Zaten Davutoğlu da benzer eleştirileri sözlü ve yazılı olarak birçok kez saraya ilettiğini ama sonuç alamadığını vurguluyor. Erdoğan’ın asla kabul etmeyeceği önerileri kamuoyuna açık şekilde dile getirmek, daha önce bu kesimlerde görülmeyen bir ‘bayrak açma’ cüretine işaret ediyor. Bizzat Erdoğan’ın kullandığı “metal yorgunluğu” kavramının, yine açıkça Erdoğan tarafından yürütülen “belediye başkanlarının görevden alınması” operasyonunu adını koyarak eleştiren Davutoğlu, bir adım daha ileriye giderek, Saray için bir tür tabu olduğu bilinen “aile ilişkileri” meselesine de birden fazla kez değiniyor. Damadın Maliye Bakanlığı ve bir tür ikinci adamlığı gözler önündeyken sarf edilen şu sözlerin, başka aile ilişkileriyle birlikte bizzat cumhurbaşkanına yönelik olduğunu düşünmemek mümkün olmasa gerek: “Özel alanda kalması gereken aile ilişkilerinin kamusal ve resmi alana yansıtılması da hem aile hayatına zarar vermekte hem de hukuki sorumluluk alanının dışına taşan ilişkilerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.”

Bugün Erdoğan’ın en yakınındaki halkayı oluşturan ve geçmişte ‘Pelikancılar’ olarak anılmakla birlikte bugün o kuş isminin çerçevesini çok aşan bir parti içi çıkar grubuna dönüşmüş, Erdoğan’la entegre grubun, o kesimler tarafından yürütülen bir operasyonla istifaya zorlanan eski başbakan tarafından hedefe konması da anlamlıdır: “Milletin gözyaşı, emeği, aklı ve yüreği ile kurulan partimiz ve ülkemiz, hırslarına esir düşmüş dar ve çıkarcı bir çevrenin ikbal kaygılarına terk edilemez.” Bu yapılırken, teşkilatlara ve parti içindeki tüm ‘küskünler’ kümesine göz kırpma olarak okunabilecek imalar ve açık göndermeler kullanılması da dikkatlerden kaçmıyor. Davutoğlu, saray rejiminin donmuş ve giderek daralmakta olan merkez kliğine karşı parti örgütünü ve ‘adsız kahramanlar’ olarak andığı emektarlarını kayıran, gönüllerini okşayan bir dil kullanıyor. Bu da –en azından ilk taktik hamle olarak– ’terk edip giden değil partiyi talep eden’ bir girişim izlenimi yaratıyor. Doğrudan yeni bir siyasal oluşum yerine biçimsel de olsa parti içi süreçleri zorlayan bir ‘yeni hareket’ taktiği olarak görülebilir bu.

MHP ittifakının açık sözlerle eleştirilmesinden cumhurbaşkanlığı sisteminin gözden geçirilmesi önerisine dek başka iddialı yönleriyle de bu metin, adı konmasa da, “Erdoğansız bir geçiş” önerisinin izlerini taşımaktadır. Ayrıca Davutoğlu’nun ‘seçimsiz geçecek’ demek yerine “Seçimsiz geçmesi beklenen 4 yıl” demesi açık bir erken seçim olasılığı vurgusudur. Mevcut rejimin Türkiye’yi 4 yıl daha yönetemeyeceğini zımnen kabullenmiştir. Bu krizi, yıpranmış ve bozgunun eşiğindeki AKP’nin gövdesini olabildiğince koruyan bir ‘alternatif’ ile yönetme işine talip olmaktadır. Davutoğlu’nun (ve belki başkaca aktörlerin) bunu başarıp başaramaması bir yana, Erdoğan yönetiminin sürüklendiği siyasal krizin, bizzat parti içinde ne denli ciddi karşılıklar yarattığını gösteren bir çıkıştır bu. Davutoğlu ve belli ki diğer aktörler Erdoğan’ın çıkışsızlığında kendileri için bir çıkış olanağının olgunlaştığını görmektedir.

Ayrı ve uzun değerlendirmenin konusu olmakla birlikte, sonu gelmiş bir siyasal sürecin aktör değişimi ile tersine çevrilmesi olanaklı değildir. Erdoğan bu açıklamaya ve benzer çıkışlara prim vermeyecek ve kendi oyun kuruculuğunda başka arayışlara yönelecektir elbette. Ancak burada da onun ‘oyun kurmak’ için sahip olduğu imkanların eskisiyle kıyaslanamayacak kadar daralmış olması gerçeği ortaya çıkıyor. Sert ve olağanüstü yöntemlerle krizi daha da derinleştirmek ya da olağanlaşma çabalarıyla artık olağan koşullarda sürdürülemez hale gelen bir rejimi ayakta tutmaya çalışmak… Bu çıkmazın alternatifi, bugün geldiğimiz noktada şu ya da bu düzeyde sorumluluğu da bulunan, eski AKP aktörleri olmayacaktır. Türkiye egemen sınıfları için, halkın önemli bir kesiminde de rıza üretme potansiyeli ortaya çıkmış yeni aktörler çoktan zuhur etmiş durumdadır çünkü…

‘ÜRKEK ÜSLUBUN BAŞTAN KAYBETTİRDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM’

Ümit Kıvanç: Ahmet Davutoğlu, toplumumuza ve insanlığa yaptığı kötülüklerden sonra, bir dünyevî tövbe ve istiğfar sürecine girmiş görünüyor. “Bekâ endişeleri demokrasiyi askıya alma heveslerinin gerekçesi olamaz. Aksine devletimizin bekâsının temeli demokratik meşruiyettir,” yollu sözlerinde ne derece samimidir, henüz bilmiyoruz. Tabiî Hitler’in koca milleti tek hedef etrafında birleştirip seferber ederek yarattığı millî güce hayran, dünyaya hakim olma peşindeki bir Türkçü-İslâmcı olarak samimiyetle çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti ister hale geldiyse bundan memnun olunur. Ama inanılır olması için sıkı özeleştiriyle işe başlaması lazım. Bu da diline pelesenk ettiği “değerler”le uyuşur mu, şüpheliyim. Yayımladığı metin hakkında ilk denecek olan şudur: Politika yapamayacağının kanıtı. Bunca beklentiden sonra, ancak biz gazetecilerin ve görevi-konumu icabı bizim gibi mecbur olan birkaç kişinin okuyacağı uzunlukta bir nutuk metniyle ortaya çıkması, tanıdığını, bildiğini, çok yakından ilişkide olduğunu vehmettiği toplumsal ortamımızla uzaktan yakından alâkası bulunmadığını ve Türk sağının kurtlarının çakallarının kendisini ilk hamlede ham yapabileceğini gösteriyor.

Tercüme edecek olursam, aşağı yukarı şunları diyor:

• “Zamanın Ruhu” diye bir şey olduğunun farkındayım, ancak bundan pek bir şey anlamıyorum, dünyanın nereye gittiğinden de habersizim, bugünkü gibi “ülkeler”in “onyıllar hattâ asırlar sonra” varolacağını sanıyorum.

• Sırf zamanın değil mekânın ruhundan da bîhaberim; hâlâ “Kürt sorunu”nun adlı adınca anılmadığı bir siyasî manifestoyla iş görülebileceğini zannediyorum.

• Birazdan bol bol demokrasi ve hukuk devleti güzellemesi yapacağım ve toplumu bugünkü gibi bölmenin, bir kısmını düşmanlaştırmanın sakıncalarına dair nutuklar atacağım, ama Gezi’yi 17-25 Aralık’la, 15 Temmuz “hain darbe girişimi” ile bir arada sayarak, özellikle edebî 🙂 tercihle “hendek-barikat” yerine “çukur” diyerek ve hepsini birden topluca “komplo” sınıfına sokarak gerçek yaklaşımımı belli ediyorum. Üstelik hâlâ FETÖ+DAEŞ+PKK+DHKP-C gibi saçma sapan formülleri ortalık yerde telaffuz ederek, aklı başında herkes nezdinde rezil olduğumu idrak edebilmiş değilim.

• Partimiz “millî iradeyi hiçe sayan” birilerinin “tahrik ve manipülasyonları” altındadır, bizzat lideri tarafından kenara itilmiş, gücünü seçilmişlikten almayan dar bir kliğin, “âdetâ paralel bir yapı gibi partiyi yönetmeye çalışan bir odağın”, “hırslarına esir düşmüş dar ve çıkarcı bir çevrenin” hegemonyası altına girmiş, “istişare mekanizmaları …  tek bir görüşün onay makamı” haline gelmiştir, vs., vs. Ben de bunları daha dün fark ettim, işte bugün açıklıyorum.

• MHP ile ittifak da partimize zarar veriyor. Kutuplar oluştu, “toplumu bir arada tutan ortak değerler yıprandı”. Bunları da anca önceki gün fark etmiştim, işte şimdi açıklıyorum. Yoksa, 7 Haziran 2015’te seçim sonuçları fiilen ilga edilirken yürüttüğüm kandırık (“istikşafî”) görüşmeler esnasında şahane bir iş yaptığımı sanmaktaydım.

• Her yönden yenilenmeliyiz. Dört senelik seçimsiz süreç bu imkânı veriyor. Dolayısıyla: Tayyip Erdoğan son beş-altı yılda attığı her adımı geri alsın, her şeye baştan başlayalım. Aile fertlerini de her işe o kadar karıştırmasa daha iyi eder. (Davutoğlu manifestosunun en cesurâne kısmı burası!)

• Bu arada, cumhurbaşkanı “toplumun en az yarısıyla psikolojik kopuş” yaşamasın diye, Erdoğan bu makamda “herkesin cumhurbaşkanı” olarak kalsa, parti genel başkanlığını da bana bıraksa ne güzel olur.

Davutoğlu, upuzun metninde genel demokrasi ve hukuk devleti ilkelerini hatırlatıyor, bunları gözeten bir siyaset vaat ediyor. Her şeyden önce bunların kendisinin cihan hakimiyeti vs. takıntılarıyla nasıl bağdaşacağını izah etmesi, zorunlu özeleştirisine Ortadoğu’nun ezcümle cihatçısıyla iş tutma fasıllarını da katması gerekiyor. Bu özeleştiri siyasî rakipleri-hasımları için değil, bizzat hitap ettiği kitlenin yakın geçmişte yapılan yanlışları ve rotanın niye değiştirilmesi gerektiğini kavrayabilmeleri için elzem. Sonuçta en zararlı fikir ve duyguları insanların gönlüne, aklına zerk etmeye çalışanlardan biri, bizzat Davutoğlu.

Şahsen, samimiyetine inanmakta müthiş zorlanıyorum, üslûbu, tarzı itibarıyla meselâ Orta Anadolu köylüsüne seslenme bakımından benden belki birazcık daha fazla şansı bulunduğunu, ilk aykırı siyasî çıkışını o uzunlukta bir metinle yapmasının sadece apolitikliğini değil kibrini, benmerkezciliğini de ortaya koyduğunu, ilaveten, metindeki esas eleştirel kısımların taşıdığı ürkek üslûbun kendisine baştan kaybettirdiğini düşünüyorum.

Yine de, her şeye rağmen, eğer çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti için sahiden çalışacaksa başarı dilerim. Akıllar, fikirler, yaklaşımlar, tercihler, insanlar değişebilir.