Doç. Dr. Mahmut Kaya: Aşiretler kentlere taşınınca dernekleşti

"İnsanların kendi özgür iradeleriyle oy kullanamamaları ve görüşlerini ifade edememeleri demokratik açıdan kabul edilemez şeyler. Örneğin, yine aşiret modernleşmesi araştırmasında bizim Siverek tarafından Urfa’ya göç etmiş bir kişi ile yaptığım görüşmede, “Ben oy pusulasını şehre geldiğimde gördüm” dedi."

Mustafa Zengin

ŞANLIURFA – Şeyhanlılar, Karakeçililer, Bucaklar, İzollar, Mersaviler, Badıllılar, Süleymaniler, Kalenderiler, Sinikanlar, Aruslar, Canbegiler, Dügerniler, Hıdrekiler, Bini Naimiler, Bini Eciller… Hepsi ve daha fazlası Urfa denilince akla gelen ve aşiret diye adlandırılan toplulukların ismi. Zaten bundan dolayı denilebilir ki, aşiret yapısı ile özdeşleşmiş bir kenttir, Urfa. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının uyguladığı politikalarla yapısı çözülecek diye beklenen aşiret olgusu, mevcudiyetini günümüze kadar korumayı başardı ve yıllardır Urfa gibi bir büyükşehirin yerel siyasetinde başat aktörler olarak yer aldı.

Nitekim 31 Mart’ta yapılacak Mahalli Seçimler için de farklı siyasi partilerde aday olan isimlerin kahir ekseriyeti belli aşiretlerin öncü isimlerinden. Örneğin, Saadet Partisi’nin Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Sabahattin Cevheri, CHP’nin Siverek Belediye Başkanı Adayı Mehmet Fatih Bucak, HDP’nin Siverek Belediye Başkanı Adayı Turan Tüysüz ile Hilvan Belediye Başkanı Adayı Bişar Tüysüz, AK Parti’nin Karaköprü Belediye Başkanı Adayı Metin Baydilli ile Hilvan Belediye Başkanı Adayı Aslan Ali Bayık, MHP’nin Harran Belediye Başkanı Adayı Mahmut Özyavuz, AK Parti’nin Belediye Meclis Üyesi Adayları Celal Akıl ve Hasan İzol bu isimler arasında sayılabilir.

Peki, aşiretin günümüze kadar kuvvetini ve kudretini koruması nasıl mümkün oldu? Siyaset bu konuda nasıl bir rol oynadı ve aşiretlerle nasıl bir ilişki ve iletişim geliştirdi? Cumhuriyet tarihinde aşiretler ne zaman belirgin bir şekilde siyasetin merkezine yerleşmeye başladılar? Aşiretlerin siyasette rol almaları demokrasi ve liyakat adına ne ifade etmektedir? Harran Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Mahmut Kaya konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Her şeyden önce aşireti tanımakla başlayalım. Aşiret nedir?

Aşiret, aslında bir grup, bir topluluk. Daha çok geleneksel toplumlarda, pre-modern zamanda karşımıza çıkan kan ve soy bağına dayalı asabiyet temelli bir tür gruplaşma, İbn Haldun’un meşhur tanımlamasıyla haksız da olsa akrabalarına destek olma üzerine kurulu, kan ve soy grubuna bağlı topluluk. Grubu korumaya yönelik bir asabiyet temelinde, aynı zamanda politik ve askeri fonksiyonları olan bir topluluk olarak tanımlayabiliriz.

“AŞİRET, MİNYATÜR BIR DEVLET OLARAK TANIMLANIYOR”

Aşiretin bir iktidar ve güvenlik mekanizması işlevi gördüğü de söylenebilir sanırım. Hem aşiretler arası durumlarda hem de bir aşiretin kendi içinde.

Tabii. Şöyle bir tanımlama var aşiretle ilgili. Aşiret, minyatür bir devlet olarak da tanımlanıyor. Çünkü askeri ve politik bir yapısı var. Silâhlı bir gücü -tabii geçmişten bahsediyorum-, bir yönü olan bir yapılanma. Ulus-devlet öncesi dönemlerde imparatorlukların çeşitli politik amaçlarına matuf olmak üzere çeşitli şekillerde kullanılan ve karşılıklı olarak anlaşmalarla işleyen bir mekanizması da var. Mesela, özellikle Osmanlılar ile Şah İsmail arasında Kürt aşiretlerinin böyle bir fonksiyonu olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda soya dayalı gruplar olduğu için hanedanlık, mirlik sistemi üzerinden kendi içlerinde de çeşitli çatışmaların yaşandığı, hatta silahlı çatışmalara varan, iktidar mücadelesinin de söz konusu olduğu bir yapı.

‘AŞİRETLERDE TAMAMEN BATI İLE ÖRTÜŞEN BİR FEODAL YAPIDAN SÖZ EDEMEYİZ’

Kürt aşiretleri demişken, peki Kürt aşiretlerinin ve belki de Ortadoğu’daki diğer aşiretlerin, mirlik ve beylik çerçevesinde ele aldığımız zaman, Avrupa tarzı feodal yapılara yakın ya da onlardan farklı olduğu söylenebilir mi?

Bu konuda çeşitli görüşler var. Biliyorsunuz, (Karl) Marx da Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) diyor. Kendi tarihsel sınıflandırmasında Osmanlı ya da Anadolu’daki yapılanmayı farklı değerlendiriyor. Birebir feodal düzenle ilişkisi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü Batı’nın kendine has dini, tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik yapısı o düzeni ortaya çıkardı. Fakat feodal düzenle benzerlik taşıyan yönleri de var.

Ne gibi?

Mesela, buradaki patronaj ilişkileri, eşitsizlikler, otorite ve otoritenin sıralanması, hiyerarşiler, emek sömürüsünün olması, belki benzerlikler olarak karşımıza çıkabilen şeyler. Ama bu taraftaki dini anlayış, biliyorsunuz İslami bir temele dayanıyor. Geleneksel de olsa İslami yoruma dayanıyor. Batı’daki ise Hıristiyanlık yorumuna dayanıyor. Bunun getirmiş olduğu bir ilişki biçimi var. Burada tarihsel anlamda da farklı dinamikler söz konusu. Dolayısıyla tamamen Batı ile örtüşen bir feodal yapıdan söz edemeyiz.

‘MENDERES İLE BİRLİKTE AŞİRETLER BELİRGİN OLARAK SİYASETİN MERKEZİNE GİRİYORLAR’

Modern anlamda aşiretlerin birer aktör olarak rol oynama süreci ne zamandan sonra başladı?

Tüm Ortadoğu’da aşiret gruplaşmaları premodern dönemlerde zaten siyasetin merkezinde olan gruplardır. İşte küçük “minyatür devletler” olarak kendi hanedanlıklarını sürdürmek, başka grup veya merkezlerle iş birliği yapmak, çeşitli anlaşmalar inşa etmek, hatta bazen çatışarak. Mezopotamya bölgesi adeta bu grupların sirkülâsyonlarının olduğu kadim bir bölge. Osmanlı/Türkiye örneğine gelirsek, Osmanlı’nın işte 1800’lü yıllardan itibaren merkezileşme politikalarının başlaması ile birlikte, görece kendi içerisinde özerk olan, Yavuz Sultan Selim ile başlayan sosyal, kültürel, ekonomik anlamda çeşitli imtiyazların olduğu bu özellikler yitiriliyor. Beylikler, Mirlikler yıkılıyor, isyanlar, savaşlar oluyor. Oradan itibaren, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, belki diyebiliriz ki (Adnan) Menderes dönemine kadar aşiretler daha çok Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun modernist-pozitivist paradigmasına bağlı olarak siyasetin merkezinden öteleniyorlar, dışlanıyorlar. Tıpkı dini gruplar gibi. Ancak Menderes’li yıllarla birlikte tekrar eşraflar, beyler, aşiret grupları siyasetin merkezine belirgin olarak yeniden girmeye başlıyor. Şerif Mardin’in tabiriyle söylersek, itilmiş oldukları çevreden yeniden merkeze gelmeye başlıyorlar. Çok partili hayatla birlikte aşiret grupları da etkili olarak siyasette görülmeye başlanıyor. Urfa veya çevresi açısından baktığımızda aslında Birinci Meclis’te ve sonraki meclislerde temsil düzeyinde Mustafa Kemal ile çeşitli ilişkileri olan gruplardan temsilcilerin olduğunu görüyoruz. Ama bunlar bireysel örnekler. Belirgin bir şekilde grup veya kitle olarak olarak daha çok çok partili dönemle birlikte karşımıza çıkıyorlar.

‘CUMHURİYET’İN KURUCU PARADİGMASI AŞİRETLERE KATI DAVRANDI’

Bahsettiğiniz çerçevede tek partili dönemde Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının benimsediği politikalarda aşiret yapılanmaları “muasırlaşma” denilen sürecin önünde bir engel olarak görüldü ve çoğu zaman “gericilik”, “eşkıyalık” vesaire ile özdeşleştirildi. Bu politikalar ve anlayış Türkiye açısından nasıl bir sonuç doğurdu?

Deminde söylediğim gibi, Cumhuriyet’in kurucu paradigması din, aşiret, gelenek gibi unsurları modernleşmenin önünde engel olarak gördü. Bu yapıyı dönüştürmeye yönelik “medenileştirme”, “ehlileştirme” politikaları ta Abdulhamid döneminden aşiret mektepleriyle, işte Urfa’da Milli Konfederasyonu’nun reisi İbrahim Bey’e paşalık verilerek Hamidiye Alaylarına kadar sürer. Osmanlı’dan süre gelen merkezileştirme, göçebelikten kurtarıp yerleşik hayata geçirilme üzere çeşitli politikalar oldu. Bu durum Cumhuriyet döneminde de sürdü ancak Cumhuriyetin kurucu paradigması bu konulara daha sert, katı davranarak ve aşiretlerin geleneksel yapılarını da görmezden gelerek, hatta onları dönüştürmek için keskin bir şekilde yukardan aşağıya doğru dayatmacı bir tarzda politikalar benimsedi. Bu dönemde çeşitli isyanlar da oldu. 1900’lü yılların başlarında birçok aşiret grubu güneye inmek zorunda kaldı. Suriye taraflarına giden aileler, gruplar var. Bunun sonuçlarını şu anki Suriye göçüyle birlikte oradan yapılan geri dönüşlerden görüyor ve anlıyoruz. O tür politikalar, adeta aşiretlerin yeraltına çekilmesine, arka plana itilmesine yol açtı. Fakat dediğim gibi Menderes ile birlikte aşiretler tekrar görünürlük kazanmaya, o eski güçlerini görece tekrar kazanmaya başladılar.

.

‘AŞİRETLER DE YAŞAM TARZLARINDAN, ARGÜMANLARINDAN TAVİZLER VERDİ’

Aşiretlere dair Adnan Menderes’in Demokrat Partisi ile birlikte Mesut Yeğen’in bahsettiği “devlet söylemi”nde bir değişiklik olduğunu görüyoruz, sanırım.

Evet, bir yumuşama, bir esneme var. Aşiretler çok partili hayatla birlikte kamusal alana tekrar bir giriş yapmış oldular. Tabii onlar da yaşam tarzlarından, argümanlarından çeşitli tavizler vererek bu sürece katıldılar. Yani onlar da kısmen modernleşme adına adım atmış oldular.

‘AŞİRET MODERNLEŞMESİ’

Şimdi bu modernleşme konusuna gelmişken, sizin de asıl çalışma konunuz “aşiret modernleşmesi” ve daha çok da “sivil toplum” üzerinden ele alıyorsunuz meseleyi. Öncelikle “aşiret modernleşmesi” ile kastettiğiniz şey nedir?

Kastım şu: Girişte de söyledim, aşiretin kendisi premodern dönemin bir topluluk tipi. İlişkisi, işleyişi ve statüsel rolleri bakımından geleneksel topluma özgü bir yapılanma. Ve bu ta 19. yüzyılın başından itibaren devletin bir tür modernleşme politikası uygulayarak onları merkezileştirme, onları yerleşik hayata geçirme ile ilişkili stratejilerin durumu olarak karşımıza çıkıyor. Fakat sancılı bir dönem. Aşiret modernleşmesinden kastımız, geleneksel yapının modern araçları kullanarak kendisini var edip etmediği sorusuydu aslında. Doktora çalışmamdı bu benim. Şanlıurfa örneğinde, aşiret dernekleri olarak örgütlenen sivil toplum kuruluşlarını inceleyerek, onların sosyal, ekonomik, siyasal etkilerini inceleyerek tartıştığımız bir konuydu: Kent hayatında geleneksel bir grup olan aşiretin tüzel bir kişiliğe dönüşmesi. Aslında informel olan, sözlü kültüre dayalı normların olduğu bir yapının tüzel bir kişilik kazanarak adeta devletin kendisini o isim altında tanımasına, meşrulaştırmasına başvurarak, o aracı kullanarak kendi grubuna ya da şehirdeki eğitim, kültür, sanat, ekonomiye ilişkin diğer hizmet alanlarına yönelik “ben de varım, ben de birşeyler yapmak, çalışmak istiyorum” diye ortaya çıkan grupları incelemiştik. Bu dernekleşme İstanbul, Malatya, Adana, Antep gibi başka çeşitli illerde de var. 2000’li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başlıyor. Mesela Urfa’daki ilk örnek 1995 yılında kurulmuş bir dernek, biraz AK Parti hükümetlerinin sivil topluma verdiği öneme, dernek kurma ile ilgili kanunların esnemesine, kolaylığına ve Avrupa Birliği’ne uyum sürecindeki politikalara bağlı olarak Urfa’da da bu yönde aşiretlerin dernekleşmesini gözlemlemiştik ve bunu araştırmak istemiştik.

Araştırmanın sonucunda ne çıktı?

Araştırmamızda şunu gördük: Geleneksel bir yapı olan aşiret kentte iki şekilde karşımıza çıkıyor: Birincisi, kentleşme, modernleşme, teknoloji, medya kitle iletişim araçları, kültür-sanat konusunda değişimi görüp, o değişimi kısmen benimseyen ve olumlu bakıp dernekleşerek bu değişimi, bu gelişmeyi kendi tabanında, kendi aşiret mensuplarında da sağlayarak onların kültürlenmesine, modernleşmesine ön ayak olan yenilikçi bir yaklaşım olarak karşımıza çıktı. Diğer tarafta ise aşiret kültürünü, oradaki patronaj ilişkilerini, imtiyaz ve çıkarları, geleneksel değerleri şehirde de dernekler adı altında kullanıp aşireti şehirde yeniden üreterek, bu dernekler aracılığıyla yeniden aşiretleşme şeklinde bir formla karşımıza çıktı.

‘SİYASİ PARTİLER TÜZEL KİŞİLİKLERİ MUHATAP ALINCA AŞİRETLER DERNEKLEŞTİ’

Bu beraberinde bir çeşit “kentin aşiretleşmesi”ni mi getirdi?

İşte araştırmanın bir boyutu da bu aslında. Kentleşmenin dayatmasına bağlı olarak özellikle siyasi alanda karşımıza şu çıkıyordu: Siyasi partiler doğal olarak tüzel kişilikleri muhatap alıyorlar, sivil toplum kuruluşları anlamında. Tüzel kişilikleri muhatap alınca, aşiret gruplarının da kendi aralarında bir rekabet söz konusu olduğu için, siyasi partilerle anlaşma ve işbirliği yapma, onların sağlamış olduğu sosyal ve ekonomik kaynaklardan, statülerden istifade etmek anlamında bir yarış başlayınca – örneğin işte valilik, belediye, bakanlık düzeyinde bu STK sıfatıyla daha çok kabul görmeye başlayınca- böyle bir trend başladı. Ve aşiretler de kent ortamındaki sosyal ve ekonomik kaynaklara erişmek için aşiret ve aile ismiyle dernekler kurmaya başladılar.

Bir de sanırım Urfa’da mahallelerin, semtlerin aşiretleşmesi var? Yani belli bazı aşiretlerin belli bölgelere, mekanlara yoğunlaştığı bir tablo var gibi. Siz ne diyorsunuz?

Yani 1990’lı yıllardan itibaren Urfa yoğun bir göç almaya başlıyor. Özellikle Atatürk Barajı’nın yapılmasıyla beraber bazı köylerin sular altında kalması, istimlak edilmesi, tarımda makineleşme ile birlikte topraksız ailelerin kente göçüyle beraber oluyor. Tabii bu göç sosyolojisine giriyor. Göç sosyolojisinde şöyle bir prensip var: Göç eden ilk gruplar daha sonra gelen grupları otomatik olarak çeker. Urfa’da da öyle bir mekansal yoğunlaşmayı gözlemleyebiliriz. Şehrin çeşitli mahallelerinde çeşitli aşiret gruplarının, aile gruplarının yoğunlaştığını görebiliriz. Ama tamamen böyle bir gettolaşmadan bahsedemeyiz. Çünkü her ne kadar mahallelerin yoğunluğunda bir veya birkaç aşiretin ağırlığı olsa bile, başka çeşitli gruplar da buralara yerleşebiliyorlar. Ama tabii ki mekansal anlamda bir yığılmadan bahsedebiliriz.

‘CUMHURİYET İDEOLOJİSİNİN YAYILMASINDA AŞİRETLERİN KOLAYLAŞTIRICI FONKSİYONLARI OLDU’

Çok merak ettiğim başka birşey var. Foucault “toprak temelli devlet yapısı”ndan “nüfus temelli bir devet yapısı”na geçişten bahsediyor. Aşiretler de, özellikle de nüfus yoğunluğu fazla olan aşiretler siyasi partilerin gözdeleri olmaya her zaman aday olmuşlardır. Bizim bunu Foucaultvari bir şekilde okumamız mümkün mü?

Bu zaten, tarih vermek gerekirse, Osmanlı’dan beri böyle. İşte Yavuz Sultan Selim’in Kürtlerle yapmış olduğu anlaşma gereği Şah İsmail’e karşı onlara vermiş olduğu imtiyazlar ve onun karşılığında ekonomik ve askeri destek alması bunun bir örneği. İktidarların aşiretlere yönelik bu tür iletişim ve ilişki bağlamı var. Cumhuriyet tarihine geldiğimizde Mustafa Kemal, cumhuriyet sistemini kurarken de aşiretlerle ilişkisi anlamında bu tür alışverişler olmuştur yani. Mustafa Kemal’in doğuya gelişi, doğuda örgütlenmesi, Cumhuriyet fikrini yayması anlamında çeşitli aşiretlerle, şeyhlerle ilişkisi olduğunu biliyoruz. Onların bir takım kolaylaştırıcı fonksiyonları oluyor. Ve bunlar ilk mecliste de mebus olarak taltif ediliyor. Sonrasında Menderes döneminde ve sonraki diğer parti örneklerinde de aşiretler siyasi partiler açısından bir oy deposu olarak algılanmış, çeşitli imtiyazlar, statüler verilerek onların yerelde güçlü kalmasını, sosyal statülerini devam ettirmeleri söz konu olmuş.

Bazı aşiretlerin böyle “oy deposu” olarak görülüp bu aşiretlerin önde gelen isimlerin birer siyasi aktör olarak öne çıkarılması ve aşiretlerin bu şekilde siyasete dahil edilmesi demokrasi adına bir dezavantaj olmuyor mu?

Tabii. İlginçtir, burada Arapça olarak aşiret dediğimiz şey aslında İç Anadolu’da, Ege’de beylik olarak karşımıza çıkan bir şey. Buralardaki gruplar modernleşme süreçlerine katılıp yurttaş, vatandaş kimliğine dönüşmüştür. Ancak bölgemizde bu değişim maalesef çok ağır işliyor. Çünkü bu yapıdan farklı düzeylerde istifade eden aktör ve kurumlar var.

‘BEN OY PUSULASINI ŞEHRE GELDİĞİMDE GÖRDÜM’

Bir bireyselleşme süreci gelişti yani?

Tabii ki. Maalesef Doğu ve Güneydoğu’da bu dönüşüm sağlanamadı. Yani bu dönüşümün sağlanmasını istemeyen politik eğilimler de oldu çeşitli gruplar tarafından. Tabii ki bu patronaj olarak, nepotizm olarak karşımıza çıkarıyor. İnsanların kendi özgür iradeleriyle oy kullanamamaları ve görüşlerini ifade edememeleri demokratik açıdan kabul edilemez şeyler. Örneğin, yine aşiret modernleşmesi araştırmasında bizim Siverek tarafından Urfa’ya göç etmiş bir kişi ile yaptığım görüşmede bir kişi, “Ben oy pusulasını şehre geldiğimde gördüm” dedi. Yani malum, basına da medyaya da çıkıyor, yansıyor. Birçok yerde oylar toplu bir şekilde, yani “paket oy” veya “blok oy” şeklinde kullanılıyor. Yani o kişi dedi ki, “Ben partilerin amblemini, seçim pusulasını ilk defa şehirde gördüm”. Düşünün, yıllarca köyde seçim olmuş, oy kullanılmış. Ama maalesef böyle bir patronaj ilişkisi var. Aşiret elitleri, siyasi partilerle, bu sağ-sol fark etmiyor, hepsi ile bu ilişkiyi kullanıyorlar. Çeşitli anlaşmalar ve sözleşmeler yaparak, aşiretler bir tür oy deposu olarak görüp onun karşılığında onlara imtiyazlar vererek buralardan istifade etmeye çalışıyorlar.

‘İNSANLARIN RAHATSIZLIĞI KİTLESELLEŞMİYOR’

Bu bahsettiğiniz pozisyon alışlar, partiler arası hızlı geçişler, Urfa özelinde yanlış değilsem toplum tarafından çok dert edilmiyor. Kısa bir süre bu unutulabiliyor gibi. Öyle mi sizce de?

Şöyle, aslında dert ediliyor fakat bu büyük bir toplumsal tepkiye dönüşmüyor, kitleselleşmiyor. Çünkü, neticede teknoloji çağındayız, küreselleşme çağındayız insanlar internet üzerinden çok hızlı bir şekilde kitle iletişim araçları üzerinden gerçeğe ulaşabiliyor, görebiliyorlar. Bunu da söylemek gerekiyor, bu son on yılda hem merkezde hem kırsalda hızlı bir şekilde enformasyona ulaşma, erişme konusunda kolaylıklar ve bunun sosyal sonuçları karşımıza çıkıyor. İnsanlar tabii ki rahatsız oluyorlar, zaten o dernekleşme üzerinde bahsettiğim iki kanal ayrışması da onu gösteriyor yani. Özellikle modernleşmek, kentleşmek, adil koşullarda yaşamak, kendi özgür iradesiyle yaşamak isteyenlerin bir çabasıydı dernekleşme. Aynı şekilde tepki olarak da aslında var fakat bu tepki halen bu sosyal yapıyı dönüştürecek düzeye gelmiş durumda değil.

‘AŞİRETLERİN SİYASİ AKTÖR OLMALARI LİYAKAT MESELESİNİ SEKTEYE UĞRATIYOR’

Az önce nepotizm dediniz. Belli bazı aşiretlerden ve ailelerden isimlerin devri daim siyasi aktörler olarak rol oynamaları ve bunların siyaset erkini ele geçirdikten sonra nepotist, yani kayırmacı davranmaları liyakat meselesini ciddi anlamda sekteye uğratmıyor mu?

Tabii ki. Yani şimdi oy deposu olarak görülme, karşılığında liyakat gözetmeksizin imtiyazları beraberinde getiriyor. Yani bu gerek bazı pozisyonlara atamalarda, gerek çeşitli temsil makamlarında bir tür alışverişe dönüşüyor ve bu da beraberinde çoğu zaman kalitesizliği, liyakatsizliği, şehrin belki sosyal-ekonomik anlamda kalkınmasına engel bir durumu ortaya çıkarıyor. Mesela bizim geri kalmışlığımızı şehir olarak, Urfa biliyorsunuz birçok anlamda dezavantajlı bir şehir, eğitim, sağlık, ulaşım, kentleşme anlamında, yani gecekondu şehri. Neredeyse %70-80 oranında gecekondu var şehirde. İşsizlik ve yoksulluk anlamında birçok dezavantajlı durumu söz konusu. Bu tür ilişkilerde, deminden beri tartıştığımız, konuştuğumuz, analiz yapmaya çalıştığımız durumlar maalesef bu dezavantajlı durumu, bu az gelişmişliği, bu yoksulluğu pekiştiriyor. Bunun, bu kısır döngünün kırılması, değişmesi gerekiyor. İnsanlarımızın istediği gibi düşünmesi lazım, düşündüklerini ifade edebilmesi lazım, oyunu özgürce kullanması lazım, kamu kurumlarında çeşitli temsillerde liyakatin esas olması lazım. Yoksulluğun, işsizliğin azaltılması gerekir. Örneğin, Harran Ovası gibi büyük, bir ovamız olmasına rağmen yüzlerce aile Mart ayından itibaren ta Kasım aylarına kadar çoluk çocuğuyla birlikte Ege’ye, İç Anadolu’ya , Akdeniz’e, Karadeniz’e mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya gidiyor. Kırsal alanlarımızda tarım ve hayvancılık çok kötü koşullarda devam ediyor. Gün geçtikçe kötüleşmeye doğru gidiyor, yani tam anlamında bir ekonomik üretim olduğunda bu yoksulluk, işsizlik azalacak. Hatta bu refahla birlikte insanların aydınlanması, kentleşmesi ve medenileşmesi daha hızlı bir şekilde artacaktır. Ama maalesef bu ilişkilerden, bu kısır döngülerden dolayı şehrin az gelişmişliği gün be gün pekişiyor.

‘TOPRAK TEKELİNİN KIRILMASI İÇİN SANAYİYE DAYALI ÜRETİMİN OLMASI GEREKİR’

Kentleşme ve aşiret modernleşmesinin sanırım kırsaldaki bazı aşiret elitlerinin toprak mülkiyeti üzerindeki tekelini pek fazla kırmadığını söylemek mümkün?

İşte demin bahsettik. Toprak tekelinin kırılabilmesi için üretimin olması gerekir. Yani sanayiye dayalı üretimin olması gerekir. Köylünün işçi konumuna yükselebilmesi için atölyenin olması, fabrikanın olması lazım. Ama üretim ya kırsalda toprak merkezli tarım üzerinden, hayvancılık üzerinden gidiyor veya şehre geldiğimizde büyük ölçüde gayrimenkul üzerinden gidiyor. Yani inşaat, yap-sat işlerinden , müteahhitlik üzerinden gidiyor. İşte yeni yeni nüvelerini görüyoruz, fabrikalar falan oluşmaya başlıyor ki, zaten bu süreçlere katılan insanlar da o bahsetmiş olduğumuz patronaj ağalarından, nepotizm ilişkilerinden sıyrılmaya başlıyor. Fakat şu var, şimdi şehrin tümünü göz önünde bulundurduğumuzda bir işleyen kanun var, hukuk var bir de görünmeyen örf var işte. Özellikle bu aşiret ilişkileri bağlamında gelişen örfler var, referans sistemleri, nepotizm dediğimiz kayırmacılık söz konusu. Dolayısıyla hem sosyal hem ekonomik boyutuyla birlikte düşünülüp tartışılması gereken bir konu. Aksi takdirde bu tarıma dayalı, toprağa dayalı ilişkiler sürdüğü müddetçe kişilerin eğitim süreçlerine katılması, şehirlileşmesi, medenileşmesi maalesef mümkün olmuyor. Çünkü yoksullukla ve patronajla boğuşan insanlar var karşımızda. Bunu aşabilmesi için de kişinin bir defa ürettiği emeğinin karşılığı olan değerleri alabilmesi gerekir. Ama maalesef orada da biliyorsunuz eşitsiz ilişkiler söz konusu.

‘SİYASİ PARTİLER AŞİRET ELİTLERİNİ MUHATAP ALMAKTAN VAZGEÇMELİLER’

Son olarak aşiret yapısının belki yeniden üretilmesinin aksine çözülmesine yönelik siyasetin ne yapması gerekiyor?

Şunu söylemek isterim: Türkiye’de yaşıyoruz ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde bu aşiret, beylik tipi yapılar dönüştü. İnsanlar kentleştiler, eğitim süreçlerine, modernleşme süreçlerine katıldılar. Fakat Güneydoğu ve Doğu’da hem kendi iç dinamikleri hem de buraya yönelik iktidarların çeşitli yaklaşımlarından dolayı bu yapı bir türlü dönüştürülemiyor. Bunun dönüştürülmesi gerekir, insanların her türlü vesayetten kurtulması gerekir. Bu aşiret vesayeti olur, başka türlü vesayetler olur. İnsanların eşit koşullarda yaşaması gerekir, refah içerisinde yaşaması gerekir, emeklerinin sömürülmemesi gerekir. Eğitim haklarına, sağlık imkânlarına, kamu hizmetlerine erişmesi gerekiyor. Bu anlamda siyasi partilerin, aşiret elitlerini muhatap alıp burayı bir oy deposu olarak görmekten vazgeçmesi gerekir. Buradaki insanlar da yurttaşımız. Dolayısıyla bunların saygın, müreffeh bir yaşama erişme hakları var. Bu konuda siyasi partilerin de kendilerini gözden geçirmeleri gerekir.