Gültan Kışanak: Fazla oy alsak ne olur? Taybet Ananın açtığı yarayı nasıl onaracağız?

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak'ın tutuklanmasının üzerinden 1 sene geçti. HDP'ye yönelik en ağır siyasi operasyonların yapıldığını belirten Kışanak "Üç oy fazla alsak ne olur, eksik alsak ne olur. Bir hafta boyunca, cenazesi sokak ortasında bekletilen Taybet Ana’nın vicdanlarımızda açtığı yarayı nasıl onaracağız?" diye soruyor.

DUVAR – Yerine kayyım atanan Diyarbakır eski Eş Belediye Başkanı Gültan Kışanak, Bir yılı aşkın süredir Kocaeli F Tipi kapalı Cezaevi’nde tutuluyor. Tunceli’nin bir önceki Belediye Başkanı Edibe Şahin ve yeni Belediye Eş Başkanı olan Nurhayat Altun ile birlikte kalan Kışanak “Amed ve Dersim’i 12 metrekareye hapsetmeye çalışıyorlar ama nafile. Munzur ve Dicle gibi yüreğimiz hep açık denizlere doğru yol alıyor” diyor.

Kışanak, avukatı aracılığıyla Birgün gazetesinden Sabahat Karakoyun’un sorularını yanıtladı. Kışanak, “Temsili demokrasinin eksiklerinin, sorunlarının tartışıldığı bir çağda, yaşadıklarımızla ‘temsili demokrasiyi’ arar olduk. Seçimlerin demokratik olup olmadığı bir yana, sandık artık anlamını yitirmek üzere” dedi.

Cezaevinde 1 yılı geride bıraktınız. Yargılama süreciyle ilgili neler söylemek istersiniz?

“Yargılama yapılıyormuş” gibi bir süreç var aslında. Her duruşmada farklı bir mahkeme heyeti vardı. Ağustos’taki duruşmaya “kadastro hakimi” başkanlık etti. Velhasıl mahkeme heyetinin hallerini yazmaya kalkışsam bir roman çıkar. Dava güvenlik gerekçesiyle Diyarbakır’dan Malatya’ya alınmıştı. Şimdi de güvenlik gerekçesiyle beni duruşmalara götürmüyorlar. SEGBİS diye bir sistem kurmuşlar. Rehin alma, siyasi rakiplerini yargı eliyle tasfiye etme desek daha gerçeğe uygun olur.

Size yönelik suçlamaları anımsatır mısınız?

Suçlamaları biraz ayrıntılı anlatmak istiyorum. 7 Haziran’dan sonra, iktidar ve havuz medyası öylesine bir kara propaganda kampanyası yürüttü ki DBP’li belediyelere ilişkin bir “şiddet” algısı yaratıldı. İddianamede 41 tane suçlama konusu var. 2010-2016 yıllarını kapsıyor. Suçlamalarda 8 Mart mitinglerindeki konuşmalarım, 25 Kasım kadın yürüyüşleri, Newroz miting konuşmaları epeyce bir yer tutuyor. 2012 yılında, cezaevlerindeki açlık grevlerinin can kaybı yaşanmadan sonuçlanması için yapılan açıklamalara katılmak da suçlamalar arasında, Suruç Katliamı’nı protesto yürüyüşüne katılmak da. 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkenceleri kınayan basın toplantısına katılmak da; ki ben o işkencelerin mağduru olarak açıklamaya katılmıştım. Belediye ile ilgili tek suçlama var, o da cenaze nakil araçlarının, çatışmalarda yaşamını yitiren kişilerin cenazelerini taşımak. Oysa cenaze defin hizmetleri, belediyenin görevidir. Hakkımda 240 yıl hapis cezası isteniyor. Hani siyasi parti faaliyetleri Anayasa güvencesi altındaydı. En demokratik haklar, ne kadar da kolayca “terör” faaliyeti olarak damgalanıyor ve rekor ceza tehdidi altında, herkese ‘’demokratik muhalefetten vazgeçin’’ mesajı veriliyor. Tabii bu davanın tek sonucu benim özgürlüğümden yoksun olmam değil. Bu dava gerekçe gösterilerek, belediyeye kayyım atandı. 2 milyon nüfuslu bir kent toptan cezalandırıldı.

‘AMED VE DERSİM’İ 12 METREKAREYE HAPSETMEYE ÇALIŞIYORLAR AMA NAFİLE’

12 Eylül’de işkencelerle belleklere kazınan Diyarbakır Cezaevi’nde kaldınız. OHAL sürecinde de cezaevlerinde hak ihlalleri, işkence iddiaları arttı. Koşullar nasıl, cezaevinde bir gününüzü anlatır mısınız?

Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde, ben tutuklanmadan 10 gün kadar önce, bir blok boşaltılarak kadınlar için hazırlanmış. Daha önce bu cezaevinde kadın tutsak yokmuş. Hatta yanılmıyorsam, ilk kez kadınlar da F tipi cezaevlerine konuldu. F tipi bir tecrit sistemi zaten. Koğuşlar üçer kişilik. Sosyal iletişiminiz 3 kişiyle sınırlı. Tutuklandığımda 3 ay tek başıma kaldım, şimdi 3 kişiyiz. Dersim’in bir önceki Belediye Başkanı Edibe Şahin ve bu dönem Belediye Eş Başkanı olan Nurhayat Altun ile birlikte kalıyorum. Amed ve Dersim’i 12 metrekareye hapsetmeye çalışıyorlar ama nafile. Munzur ve Dicle gibi yüreğimiz hep açık denizlere doğru yol alıyor. Cezaevleri, zamanı planlamazsan, zamanı tüketen mekanlar. Biz de gazete okuma, kitap okuma, yemek, spor, kişisel temizlik için günlerimizi planlıyoruz. Bir yıl geçti, ancak hâlâ dışarıyı yaşıyoruz. Son derece kaygı verici gelişmeler yaşanıyor. Biraz fırsat yaratıp, yazmaya çalışıyorum. Ama sağ el bileğimde yoğun bir ağrı var; doktor kas kalınlaşması diyor. 4-6 ay oldu halen geçmedi. Yine de günde birkaç sayfa yazıyorum. Başta kadınlar olmak üzere; çok sayıda kart ve mektup geliyor. Büyük çoğunluğuna yanıt yazamadığım için biraz mahcubum. Bu vesileyle, dayanışma gösteren, kart ve mektup gönderen herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

‘ÜZERİMDE 400 BİN KİŞİNİN EMANETİ VAR’

Tabii, her dönemi kendi bağlamında ele almak gerekiyor. 12 Eylül’de cezaevlerinde çok yoğun işkenceler yaşandı. Askeri darbe dönemiydi. Faşizm çıplak, maskesiz haliyle hüküm sürüyordu. Hiçbir meşruiyeti yoktu. Cezaevlerindeki direnişler de faşizmin geriletilmesinde, önemli bir rol oynadı. Şimdi ise siyasi bir darbe ile karşı karşıyayız. Hatta siyasi darbeler zinciri devam ediyor diyebiliriz. Toplum en küçük hücresine kadar teslim alınmak isteniyor. Ağzını açan, küçük bir itirazı dile getiren için “uygun bir terör örgütü” suçlaması hemen bulunuyor, olmadı kokteyl yapılıyor. Aslında milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, akademisyenler şahsında, tüm toplum, demokratik muhalefet, Kürtler, kadınlar susturulmak isteniyor. Ben de 2014 seçimlerinde yaklaşık 400 bin kişinin oyunu alarak, Belediye Başkanı seçildim. Üzerimde 400 bin kişinin emaneti, 2 milyon nüfuslu bir kentin sorumluluğu var. Asıl ağır gelen bu durum.

‘HER DEFASINDA SANDIKTAN ÇIKAN İRADESİ HİÇE SAYILAN BİR HALK İÇİN BU ISRAR BİR ERDEMDİR’

Belediye başkanlarının görevden alınması, HDP Eş Genel Başkanları’nın, milletvekillerinin tutuklanması, ardından Meclis’te milletvekilliklerinin düşürülmesi… Sizce nereye kadar gider bu süreç?

Türkiye tarihinin en ağır siyasi operasyonlarıyla karşı karşıyayız. Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülebilmesinin olanakları varken, bu operasyonlarla demokratik çözümün zemini tasfiye edilmek isteniyor. Sanki tüm köprüler atılmak isteniyor. Kürtler açısından, çok da yabancısı oldukları bir durum değil. DEP Milletvekilleri 10 yıl cezaevinde yattı. KCK davaları ile demokratik siyaset tasfiye edilmek istendi. Bu davalarda 70 bini aşkın insan, gözaltı ve cezaevleriyle tanıştı; belediye başkanları, parti yöneticileri, avukatlar, gazeteciler yıllarca tutuklu kaldı. Halen cezaevinde olanlar var. Bütün bunlara rağmen demokratik siyasette güçlü bir ısrar var. 2014 ve 2015’te yapılan seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar, bu ısrarın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Her defasında sandıktan çıkan iradesi hiçe sayılan bir halk için bu ısrar, bir erdemdir. Asıl, halkın iradesini hiçe sayan, yerel demokrasiyi askıya alan bir zihniyet ile buna seyirci kalanlar, Kürtlerle nasıl bir ortak gelecek tasavvur ediyorlar? İktidarı, ana muhalefeti, ana akım medyası ağız birliği etmiş, sanki bu ülkede Kürtler yaşamıyor, iradeleri yok, oylarının hiçbir kıymeti yok, vekiller, belediye başkanları tutuklu değil gibi davranıyorlar. Bize dayatılan bir nevi “yokluk”, “hiçlik”. Oysa “biz varız, buradayız“ diyeli çok oldu. Bu realite er ya da geç görülmek, kabul edilmek durumunda.

Bu koşullarda gidilecek bir seçimde bölgede nasıl bir tablo ortaya çıkar?

Bu durum sürdürülebilir değil. Bu baskı dalgası kesinlikle bölgede aksi tesir yapacaktır. Halk, iradesine yönelik bu saldırılara, sandıkta çok anlamlı bir yanıt verecektir. Kürt siyasal hareketinin en önemli özelliği, toplum odaklı olması, politikleşmiş bir tabana dayanmasıdır. Tabii ki siyasi aktörlerin, temsilcilerin rolü önemlidir. Ancak politik toplumlar, her zaman bir çıkış yolu bulurlar. Olmadık hakareti ve haksızlığı yapıp, seçim atmosferine girince “benim Kürt kardeşlerim” diyerek, ağızlara bir parmak bal çalma döneminin geçtiğini düşünüyorum. Ancak bu kadar çok savaş hevesi ve savaş senaryoları varken, seçim-sandık halkın önüne gelecek mi bilmiyorum.

‘SANDIK ARTIK ANLAMINI YİTİRMEK ÜZERE’

Referandumun ardından Erdoğan ve AKP’nin kendi gündemleri açısından daha cesur adımlarına tanık oluyoruz. Yönetim biçimine ilişkin tanımlamanız nedir?

Temsili demokrasinin eksiklerinin, sorunlarının tartışıldığı bir çağda, son yıllarda yaşadıklarımızla “temsili demokrasiyi” arar olduk. Seçimlerin demokratik olup olmadıkları bir yana, sandık artık anlamını yitirmek üzere. 7 Haziran seçimleri sonuçlarını beğenmedikleri için iptal edildi. Başbakan seçilen kişiye “sen kenara çekil” denildi. 2014 yerel seçimlerinde sandıktan çıkan belediye başkanlarının önemli bir kısmı görevden alındı, istifa ettirildi. Kayyım atanan 94 belediyede, belediye meclis üyeleri de devre dışı bırakıldı ki bu sayı epeyce yüksek. Yaklaşık bin 600 meclis üyesine, “Meclis yok, sizin mazbatanızın hiçbir kıymeti yok” denildi. HDP’nin 1 Kasım seçimlerinde aldığı 5 milyondan fazla oy da “kıymetsiz” addedildi. Eş Genel Başkanlar, milletvekilleri tutuklandı. 2014’den bu yana yapılan 1 yerel 2 genel seçimin sonuçlarını kabul etmeyen bir iktidar var. Seçimle gelen, bir talimatla gidiyor. İçinde bulunduğumuz dönemin bir diğer özelliği de toplum mühendisliğine soyunan iktidarın, topluma bir dönüşüm programı dayatması. Devleti dizayn etmeden, toplumu bir kalıba dökme aşamasına geçildiği görülüyor.

Türkiye’de muhafazakar-milliyetçi bir kesim hep vardı. Bu kesim, siyasetin ana akımlarından biridir. Ancak bu toplumsal kesimin daha koyu muhafazakar-dinci (dindar değil) bir kulvara sürüklendiğini görüyoruz. Hem de derin toplumsal yarılmaları tetikleyecek şekilde. Özellikle kadınları sosyal ve ekonomik hayatta geriletecek yasal düzenlemeler yapılıyor. Tüm post-otoriter yönetimlerin 4 temel özelliği vardır: İktidarını güçlendirmek ve meşruiyet maskesi takmak için seçimler bir araçtır, seçimle gelip, seçimle gitmeyi kabul etmezler, iktidarlarının sürekliliğini sağlamak için, biat eden ve sorgulamayan bir toplum yaratmaya heves ederler, ayrımsız bir şekilde hepsi de kadın düşmanıdır.

‘ÜÇ OY FAZLA ALSAK NE OLUR, EKSİK ALSAK NE OLUR. TAYBET ANA’NIN VİCDANIMIZDA AÇTIĞI YARAYI NASIL ONARACAĞIZ?’

“Hendek siyaseti yanlıştı” eleştirileri, “Cizre ve Sur dönüm noktası oldu” , “Tabanda kırgınlık var” değerlendirmeleriyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin yerle bir edildi, halen yıkımlar devam ediyor. BM Raporu’na göre yaklaşık 1 milyon insan, yerinden-yurdundan oldu. Yüzlerce insan yaşamını yitirdi. Sur’da 5 bin yıllık tarih yok ediliyor. O kadar ağır hak ihlalleri, o kadar derin travmalar yaşandı ki… Bu konuda seçimlere ve oya dayalı bir değerlendirme yapmak bana zor geliyor. Vicdanım el vermiyor. Üç oy fazla alsak ne olur, eksik alsak ne olur. Bir hafta boyunca, cenazesi sokak ortasında bekletilen Taybet Ana’nın vicdanlarımızda açtığı yarayı nasıl onaracağız? Ya Sur’da, evinin önünde vurulan 11 yaşındaki Mizgin’in acısını yüreğimizin hangi köşesinde saklayacağız? Hala çocuklarının cenazesini arayan kadınların feryadına, evi başına yıkılan 80 yaşındaki ninenin çaresizliğine kulaklarımızı, gözlerimizi nasıl kapatacağız? Rahmetli Tahir Elçi’yi nasıl unutacağız?

‘BELEDİYELERDE TAŞLAR YERİNDEN OYNADI YEREL SEÇİMLER 2018 YILI İÇERİSİNDE YAPILABİLİR’

90’ı aşkın belediye başkanı görevden alınarak kayyum atanırken tepkisiz kalanlar, günlerce AKP’deki bazı belediye başkanlarına yönelik tasfiyeyi konuştu. Bu istifaları nasıl değerlendirdiniz?

Tabii ki İstanbul’un, Ankara’nın sandıkla gelen başkanlarının istifaya zorlanması önemli ama diğer yandan 94 belediyeye kayyım atanması da halkın iradesine müdahaledir ve kabul edilemez. Bir diğer yanı ise istifa ettirilen belediye başkanları, halktan ve yargıdan kaçırılmıştır. Yolsuzluk, usulsüzlük, kötü yönetim, FETÖ bağlantısı nedeniyle halk sandıkta, yargı ise mahkemede hesabını sormalıydı. “Bütün kötülükleri onlar yaptı, biz de onları görevden aldık”; “istifa edenler kötü, parti-lider iyi” algısı yaratılıyor. Belediyelerde taşlar iyice yerinden oynadı. Yerel seçimler 2018 yılı içerisinde yapılabilir.

Gazetecilik geçmişiniz de var. Basına yönelik davalarla ilgili neler söylemek istersiniz?

Gizleyecek bir şeyiniz yoksa, gerçeklerin yazılmasından korkmazsınız. Cezaevindeki gazetecilerin hiç biri “yalan“ haber yazdıkları için tutuklu değiller. Asıl dert, “niye yazdın. Cezaevlerindeki gazetecileri özgürlüğüne kavuşturabilmek için, dışarıdaki meslektaşlarının daha cesur olması, gerçekleri yazmak konusunda ısrarcı olması gerekir. En güzel dayanışma, gerçeklerin üzerine giderek gösterilebilir. Cezaevlerindeki tüm gazetecilere selamlarımı ve dayanışma mesajımı iletiyorum. Yalanın perdesini yırtabilirsek, cezaevlerinin kapısı da açılır.