Pınar Öğrenci: İktidarlar, işlediği suçların üstünü kapattıkça sinemacılar olayları kurcalayacak

Sanatçı Pınar Öğrenci ile belgesel sinemayı konuştuk. Öğrenci, "İktidarlar, işlediği suçların üstünü örtüp kapattıkça sinemacılar olayları kurcalamaya devam edecek" dedi.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - 2018 yılından beri Berlin'de yaşayan sanatçı Pınar Öğrenci, Berlin'de Weißensee | Kunsthochschule Üniversitesi Mekânsal Stratejiler Bölümü’nde master öğrencilerine ders veriyor. Video yerleştirme ve film işleri üretimi yapan Öğrenci, MARSistanbul isimli bir sanat inisiyatifinin kurucusu aynı zamanda.

2020 yılında Berlin'de ilk belgesel filmi olan “Gurbet Artık Bir Ev”i çeken Öğrenci’nin bu filmi, İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Belgesel Film Yarışması seçkisinde gösterildi. Documentarist'te de gösterilen ve Jüri Özel Ödülü kazanan film ile ilgili Öğrenci ile bir araya geldik ve belgesel film anlayışını konuştuk.

Kavramsal olarak bakıldığında belgesel sinema, diğer sanat dallarına nazaran gerçeğe sadık kalmasıyla öne çıkıyor. Zihninizde belirlemeye başlayan bir fikir belgesele varmadan önce, tıpkı bir ağacın dalları gibi kurmacaya, hayali olana uzanıyordur muhakkak. Bu durum bir sanatçıyı kısıtlamaz mı?

Film üretiminin her halükârda yaratıcı bir süreç olduğunu düşünüyorum. Sorular sorarak başlamıyor muyuz? Nesneler dünyasıyla nasıl ilişki kuruyoruz? Nesnelerin dilini tercüme ederken hangi yaratıcı araçları kullanıyoruz? Belgesel söz konusu olunca neden daha en baştan yaratıcı alanın dışında olduğumuzu ima ediyoruz ki? Hito Steyrl'in dediği gibi 'şeyler kendilerini belgesel biçimde dile getirirken, belgesel biçimler de şeyleri dile getirir'. Dolayısıyla belgesel alanında etrafımızı saran maddi dünyanın diliyle meşgul olmak, onları temsil ederken gerçekçi biçimleri kullanmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Demek istediğim temsille değil daha çok ilişkisellikle ilgili bir durum. Hikâye anlatımında toplumsal, tarihsel ve maddi ilişkileri temsil etmeye değil, onları dönüştürmeye konsantre olursak bu gerçeklik ve temsil meselesinin bir adım ötesine geçmiş oluruz diye düşünüyorum.

'BİZLER AİLEYE HENÜZ GİREMEDİK, ÜVEY EVLATLIK BİLE BİR MERTEBEDİR'

Türkiye’de belgesel sinema pek önemsenmez. Festivallerde geri planda kalır, TV satışı yapılmaz, kaynak yaratmada sıkıntı yaşanır. Kendinizi “üvey evlat” gibi hissediyor musunuz?

Çağdaş sanat dünyasından, video üretiminden gelen bir yönetmen olarak bu duruma alışkınım. Türkiye'de çağdaş sanat projeleri devlet tarafından desteklenmez, kısıtlı bir özel sektör tarafından desteklenir. İzleyici, video işlere 3-5 dakikadan fazla vakit ayırdığında üreticiler olarak seviniriz. Oysa yurt dışındaki bir izleyici, dakikalarca bir ekran ya da perdenin karşısında oturup bir filmi izleyebiliyor. Anlayacağınız bizler aileye henüz giremedik, üvey evlatlık bile bir mertebedir.

Bir estetik tercih olarak belgesel için, sinemanın özü, kaynağı diyebiliriz. Zira çekilen ilk filmler belgeseldi. Tarihsel bağlam içinde, belgeselin bugüne ulaşma serüvenini, geçirdiği değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Kendinizi bu gelenek içinde nerede görüyorsunuz?

Ben konvansiyonel ve çizgisel belgesel akımı ile değil, deneysel, yenilikçi, aykırı ya da gerilla yöntemlerle çekilen belgesellerle ilgileniyorum. Beni en çok etkileyen yönetmenler arasında öncelikle Chris Marker, Agnes Varda, Chantal Akerman, Trint-T-Min Ha ve Zelimir Zilnik'i sayabilirim.

Agnes Varda'nın neşeli ve oyuncu tavrı, feminist ve aktivist sinema dili, hikâyesini dinlediği ve anlattığı insanlara karşı gösterdiği empatik ve şefkatli yaklaşımdan çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Chris Marker'ın 'essay' filmleri, anti sömürgeci politik ve şiirsel tonu, görüntü kadar hatta daha çok dille kurduğu ilişki, şiir, müzik, hareketli ve durağan görüntü, animasyon kullanımı ufkumu açan, görme ve ifade etme konusunda zihnimi harekete geçiren, filmin şiirsel kapasitesini hayata geçirmeye çalışmak konusunda beni yüreklendiren bir etki yapmıştır. Bunun yanı sıra Chantal Akerman'ın minimal dili, özel hayatın ve sıradan olanın içindeki olağanüstülüğü film diline tercüme etmesi, kadının ev içine hapsedilmiş hayatındaki sanatsal potansiyeli dışa vurma biçimi muhteşemdir.

Belki Türkiye'de daha az bilinen Trint-T-Min Ha ve Zelimir Zilnik'i de anmak gerek. Trint-T-Min Ha'nın bilindik lineer anlatı geleneklerine meydan okuyan anlatım dili, anti entografik bakış açısı, filmsel zaman ile yaşanmış zamanı çakıştıran, kurmaca ve belgesel arasındaki yapı sökümcü bakışı, müzik ve sesle ilişkisi, diasporaya feminist yaklaşımı son derece ilginçtir. Son zamanlarda en çok etkilendiğim kadın yönetmenlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Zilnik ise aklındakini hemen hayata geçiren, neredeyse performatif diyebileceğimiz filmler üreten bir yönetmen. Onun bütçe, oyuncu, ekip arayışlarıyla vakit kaybetmeden elindeki olanaklarla -ki bu yönüyle İranlı sinemacıları hatırlatır- dayanışmacı ve radikal film çekme yöntemi bugünlerde öğrencilerime en çok anlatmaya çalıştığım konuya bağlanıyor. İyi bir sanatçı bir yönetmen, proje, teklif, sergi, sponsor, galeri vb. gelecek diye beklemez, zira yapmak istediğini hayata geçirmeden yaşayamaz. Kendimi bütün bu usta yönetmenlerin dünyasına yakın hissediyorum, feminist, anti sömürgeci, deneysel ve epik bir film dilinin peşinden koşan, hikâyelerine olduğu kadar konularına karşı da sorumluluk duyan yönetmeler...

Özellikle sosyal medyada, hazır bilgi veren birtakım Youtube içerikleri belgesel olarak tanımlana geliyor. Bu noktadan yola çıkarak iki ayrı soru soracağız. İlki, belgesel bilgi taşıma aracı mıdır? İkincisi, bu içerikleri estetik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belgeselin halkı bilgilendirme ihtiyacından (Dziga Vertov'un Kino-Pravdaor Camera-Truth) ortaya çıktığı ve ilerleyen zamanlarda bir eğlence aracı olarak tüketilmesine karşı, mevcut film tekellerine tepki olarak geliştiği söylenir. Hatta bilgilendirmenin de ötesinde bir propaganda aracı niteliği taşır ilk belgeseller. Dziga Vertov 20'li yılların başlarında belgesel formunu coşkuyla överken, "Kameralı Adam" örneğinde olduğu gibi belgeselin dünya işçileri arasında optik bir bağlantı kurabilecek uluslararası mutlak bir dil yaratabileceğini söylüyordu. Vertov izleyicilerini yalnızca bilgilendirmek veya eğlendirmekle kalmayıp aynı zamanda mobilize edecek komünist bir görsel dil arayışı içindeydi.

Vertov'un hayallerinden günümüze gelirsek, bugün ulus ötesi ölçekteki bir belgesel jargon insanları küresel medya ağlarıyla birbirine bağlıyor. Haberciliğin histerik dili, yarışırcasına hızlı akan görsel efektler, korku ve endişeyi kışkırtan ses efektleri yardımıyla yüzlerce Youtube içeriği üretiliyor. Böylece hep birlikte heyecanlanıp hep birlikte kaygılanıyoruz, üstelik söz konusu videoları telefonlarımızdaki mesaj seçenekleriyle paylaşıyor, farkında olmadan çoğalarak yayılmasına aracı oluyoruz. Bu hızlı üretilmiş kalıplaşmış video içerikleri reklam gibi sıkıştırılmış bir ihtiva sunup çabucak tüketildikleri için form ve estetiğin göz ardı edildiği bir görsel dünya sunuyorlar genellikle. Endüstriyel bir üretim gibi bakabiliriz bu içeriklere... Burada aslında estetikten de önemli olan esas soru şu olmalı: Çokça tükettiğimiz bu Youtube içerikleri hayatımızı nasıl şekillendiriyor ve bizleri nasıl ele geçiriyor?

Belgesel sinema, gerçekle olan doğrudan ilişkisinden dolayı, sık sık egemenlerin hışmına uğruyor. İdeolojik bağlamda bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belgesel film, en genel anlamıyla tarihsel olanla ilişkilenir, belgeselin bu karakteri onu ister istemez resmi tarih yazımı ve iktidarın dili ile özdeşleştirir. Gerçekliğin büyük bir kısmı iktidardaki rejime göre üretilip, teşvik edilir ve yayılır. Dolayısıyla belgeselin gerçeği temsil ettiği yönündeki inanışlar göreceli ve şüphelidir. Özel ya da kamusal TV kanalları tam da bu yüzden resmi tarih anlatılarıyla doludur. 'Zararsız' hikayeler, 'aile' normlarına uygun filmler, çocuk gelişimini doğru yönde etkileyecek, bilgilendirici belgeseller, radikallikten uzak, tarafsız ve mümkünse sınırlarda gezmeyen filmler.

TV kanallarında queer ya da punk hikâyelerin anlatıldığına pek rastlamayız örneğin, dünya çapında çevreye duyarlı 'antroposen' bakışlı, genel anlamıyla 'insanlığın' suçlandığı filmler izleriz ancak kendi sınırlarımız içinde kaybolan endemik bitki türleriyle ilgili filmler TV kanallarına giremez ya da uzak kıtalardaki sömürge ve işgal belgeselleri izleriz zira onlar uzak ve egzotik diğer bir deyişle zararsızdır; ancak kendi topraklarımızdaki işgalci politikalardan, yerinden yurdundan, köyünden kovulan insanların dramından kimse bahsetmez. Festivallerin rolü işte bu noktada önemlidir, zira TV yoluyla ulaşamadığımız, iktidarların desteklemekten pek de haz duymayacakları filmlere ulaşırız festivaller yoluyla.

Sorunuza geri dönersek, bildiğiniz gibi son yıllarda birçok fotoğrafçı ve video aktivistin arşivlerine el koyuldu. Bu tür bir şiddet totaliter rejimlerde hep görülür. İktidarlar, işlediği suçların üstünü örtüp kapattıkça sinemacılar olayları kurcalamaya devam edecek. Birinin malzemesi yok edilirse diğeri dile gelecek. Biliyorsunuz artık sadece konvansiyonel yollarla film üretilmiyor. İkinci Dünya Savaşı'nda bir askerin kendi küçük kamerasıyla kaydettiği görüntüler ya da eski bir kasetin üzerine kaydedilmiş bir şarkı yeni bir belgesel filmin tetikleyicisi olabiliyor.

Son günlerde, filmler/diziler yayımlayan çeşitli internet mecralarının daha aktif kullanılıyor olması hasebiyle, birkaç sermayedarın “piyasaya” gireceği konuşuluyor. Bu durum sadece dizi sektörü için değil, sinema sektörü için de heyecan yarattı. Peki, belgesel sinemacılar bunun neresinde? İnternet mecralarından destek alarak iş üretebilmek, geçmişteki üretim koşullarına nazaran sizi özgürleştirir mi? Ne düşüyorsunuz?

Sanatçı olarak bu tür bir üretim biçiminin parçası değilim ve piyasa ile ilgilenmiyorum. Dolayısıyla bu soruya cevap veremeyeceğim.

Hazırladığınız yeni bir proje var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Bugünlerde iki yeni film projesi üzerinde çalışıyorum. Yugoslav Kara Dalga film akımının (Black Wave of Yugoslavia) öncülerinden az önce bahsettiğim Sırp yönetmen Želimir Žilnik'in 1975'te Münih'te çektiği "Inventur" (Sayım) filmini eski bir Doğu Alman şehri olan Chemnitz'de (eski adı Karl Marx Stadt) yeniden çekiyorum. Orijinal film bir apartmanın merdivenlerinden aşağıya inerken kamera karşısında durup kendini tanıtan ve Almanya ile ilgili fikirlerini paylaşan misafir işçilerle çekilmiş; Türk, Kürt, Yugoslav, Yunan, İtalyan, Alman, kadın, erkek ve çocuklardan oluşan bir kadrosu var. Ben bu filmi Berlin'deki yeni göçmen profiliyle çekmek istiyordum ancak küratör Ayşe Güleç'ten filmi ırkçılık karşıtı bir sergi olan Offener Prozess (Açık Dava) sergisi için Chemnitz'de çekmek üzere bir teklif aldım. Savaştan kaçan Arap göçmenler, Uzak Doğulular, Türkiye'den iltica eden Kürtler var benim çektiğim versiyonda. Göçmenlerin Almanya'da misafir işçiler gibi geçici olarak değil, tam aksine kalıcı olma yönündeki kararlılıklarını vurgulamak için insanları merdivenden inerken değil, yukarıya, evlerine doğru çıkarken kaydettim. Montajını bitirmek üzereyim bu filmin.

Diğer filmi ise küratörlüğünü Natasha Ginwala'nın yaptığı, Sri Lanka'da düzenlenen 'Göçmen olarak Dil' isimli Colomboscope Sanat Festivali için üretiyorum. 1922'de İzmir ve İstanbul'dan kaçmak zorunda kalan Rum bir ailenin Yunanistan'ın Syros Adası'nda lokum üreterek hayatta kalma çabasını anlatan, yerinden edilme temalı bir film. 2017'de tesadüfen karşılaştığım Dina Skoutri'nin geleneksel yöntemlerle lokum ürettiği atölyesinde yaptığım video çekimler, Syros Endüstri Müzesi, Syros Küçük Asya Müzesi ve Skoutri Ailesi'nin arşivinden bulduğum fotoğraf ve arşivsel belgeler üzerinden kurguluyorum filmi.