YAZARLAR

Minimal, ‘Meydan’da

‘Geçidi’, ‘köpüğü’, ‘basamağı’, ‘reflektör’ü, ‘köşe’si, ‘hat’tı ve ‘söz’ ile eylemden menkul ‘Paket’inden menkul zihinsel mahremiyetiyle Deniz Gül’ün Yapı Kredi Kültür Merkezi’ndeki ‘Meydan’ı, karantina koşullarında esas itibariyle kendimize karşı özlediğimiz o içten mesafeyi, yüzümüze tüm ebadı ile vuruyor.

Boşluğun dolu olanla kıymetiharbiye münakaşası yaptığı, üstüne üstlük, yokluğunu da kendi uzayında bir fikrî mülkiyet meselesi edindiği, sinik, yavaşlatılmış panik hızında bir süreçten geçiyoruz. 

Özel alanların, ya da özel (biricik) olanların, kamusal olan ve kamusal alanla ne hikmetse hep yasadışı saatlerde, yüzbinlerce sayıda dijital gözaltında, kendi kabullenmişliği ve rızası ile flört ettiği bilumum etkinliklere, göz, töz ve söz kırpıyoruz. 

Nüfus suretlerimizi arka cebimizde emniyetle gezdirdiğimiz, ancak aslımızla hiç nüfuz edemediğimiz açık hava kodeslerimizin volta arsaları, artık bize ne bağışladıysa, haftanın tüm günleri bize ne demişse, itiraz etmeksizin, içimizden ne geldiyse, onu yapıyoruz. 

TV’ler, radyolar, barlar, hoparlörler, kepenkler, şarj seviyelerimiz ve perdelerimiz gibi, belli saatlerde açılıp kapanan, ya da belli kalplere satılan veya depozitosuz şişelerde kiralanan çenelerimiz düşmüyor. Sağdan soldan aşırdığımız kelimelerle, gözlerimizle bir emlâkçı çayı hızında rekabet ederek, kâbuslarımızın erzağına soğuk mezelik espriler bırakıyoruz. 

Bu uğultulu, amfisi görgüsüzlükle köklenmiş kelime oyunlarını, bozuk duşakabin misali soğuk ve kusarcasına yağan Ekim yağmurundan sığınarak gezdiğim son serginin bana tanıdığı yankı olanağına müteşekkir kalarak yapabiliyorum. 

Deniz Gül’in, Kevser Güler küratörlüğü ile mülkiyeti Yapı Kredi Kültür Sanat’a ait İstanbul Beyoğlu binasının ikinci kat ana galerisini 31 Ekim’e değin bir meydana, hem kişisel, hem de kamusal bir alana dönüştürme gayreti, bu haftanın gri paletini tamamlıyor. 

 Gül’ün sergisi, geçen hafta bu köşede yazdığım, Elmgreen ve Dragset imzalı 2020 - Finlandiya / Emma müzesi müdahale - sergisine akraba bir sancının, indirgemeci (minimal) bir dışavurumu, yoldaşı gibi. 

Deniz, sergisiyle izleyiciyi devasa bir anlam akvaryumu içine bırakıyor. Siyah, gri, beyaz unsurların, gizemli ışık geçitlerinin, izleyiciyi eyleyici olmaya kışkırttığı bir anti - ‘küp’ bu. Hani o bildik ‘Beyaz Küp’ sessizliği ve steril sinikliği yerine, tam da en az olanın tiz sağırlığıyla, günümüzün en gerçekçi rengi, grinin üzerimize belirsizlik ile çullandığı, tekinsiz bir benlik deneyimi, Gül’ün ‘Meydan’ı. 

Öte yanda ise, İlhan Koman’ın Akdeniz Heykeli’nin Galatasaray Meydanı ile İstiklâl Caddesi’ne akvaryumdaki bir deniz kızı gibi hüzünle baktığı Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin önünde ve dibinde ise, Şadi Çalık’ın Cumhuriyet’in 50’nci yılı için ortaya koyduğu ‘50’nci Yıl Anıtı’nın paçalarını yağmur damlaları dolduruyor. Heykel, hemen her cumartesi için olduğu gibi haftanın diğer günleri adına da günümüzde demir Polis barikatlarıyla perçinli. 

Yine arkamı dönerek, kendimi boşluğuna gözü kapalı bıraktığım ‘Meydan’ sergisine bakıyorum. Devasa bir hücre. İsteyen ve düşleyebilene, kendi özgürlüğünden başkaca hiç bir vaadi bulunmuyor. Genişliğince sizi ufaltıyor. Sizi kendinize karşı böcekleştirecek kadar, yaşamınızdan muaf kılıyor. 

Bu Kafkaesk, Beckett baharatlı varlık sahnesi, iki adım ötesindeki bağımsızlık caddesinde volta atan on binlerce adımın kendini özgür zannederken,0 onlarca dijital göze nasıl olup da özgürlüğünü koşulsuzca iade edebileceğini sorgulayan, kaskatılığınca hakiki bir yalnızlık ihtiva ediyor. Serginin ta kendisinde bile, emniyet ve huzurumuz adına nezaketle düzenlenmiş,  ‘balıkgöz’ güvenlik kameraları, bizi en mekanik samimiyetleriyle seyrediyor. 

Sergi, kendine en iyi - geçici - kafesi / yuvayı gönüllü inşa eden masum kuşların yaptığı gibi, özgürlüğüne ironik bir çaresizlikle mesken arayan bir yaratıcı - insanın, onunla yoldaş bir grup emekçiyle ortaya koyduğu ‘ifade mimarlığı’nın kabası bitmiş ve bilerek öylece bırakılmış bir örneği gibi. Kaldı ki buna mimarlıkta ‘Brütalist’ yaklaşım diyenler de bulunuyor... 

Başlıkta söylediğim gibi, ‘Mini-mal’ meydanda burada: O halde sizi sizinle sınayan ‘yapı-t’lardan hareketle dillendirelim: ‘Geçidi’, ‘köpüğü’, ‘basamağı’, ‘reflektör’ü, ‘köşe’si, ‘hat’tı ve ‘söz’ ile eylemden menkul ‘Paket’inden menkul zihinsel mahremiyetiyle Deniz Gül’ün ‘Meydan’ı, karantina koşullarında esas itibariyle kendimize karşı özlediğimiz o içten mesafeyi, yüzümüze tüm ebadı ile vuruyor. Tıpkı bir duvar tenisi alanı gibi. Samimiyet ve zekânız düzeyinde, rakibiniz de kendini bu meydanda gösteriyor. Sergi alanına ‘başka’ları girdiğinde ise, bu sefer de onlar sizin gizli gözlerle izlediğiniz, meydandaki hallerini tıpkı güvenlik kameralarının yaptığı gibi  sınadığınız, birer amatör oyuncuya dönüşüyor.   

‘Meydan’, empati, antipati ve sempati üçgeninde ikâmet eden, baş döndürücü bir proje. Etkinlik, dışarıda olma hissini içeride ne kadar tutabileceğimizi içten içe merak ederken, mekânın dayattığı tecrit hali ve ürettiği o bencil, emniyete, eve, meskene, herhangi bir yapıya aidiyet krizini, bu zihinsel nezarethanede, bize soru işaretlerinin gardiyanlığında ikram ediyor.   

Ele avuca, hiçbir bedenden ötekine sığmayan, emanet ve hediye edilemeyen özgürlük, varlığını bir kez daha maddede ve ötekinde sınadığı esaret fikrine borçlanıyor. Çünkü Deniz Gül’ün kendi çapında özgür ve ölümlü ‘Meydan’ı da, pek çok kültür ve sanat mekânının yaptığı gibi, hafta içi ve Cumartesi 11.00-19.00, Pazar günleri ise 13.00-19.00 arasında görülebiliyor. 

Ve asıl soru o zaman soruluyor: Kişi bir yapıtın vadettiği öznel evreni, geçici bir zaman ve mekânda ziyaret edince, çıkışta hangisi daha çok özgürleşiyor? 

Bilgi için: https://sanat.ykykultur.com. tr/sergiler/deniz-gul-meydan 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR