Mine Söğüt: Kirlenmeden yazmanız mümkün değil

 Mine Söğüt'ün son romanı 'Başkalarının Tanrısı' Can Yayınları tarafından yayımlandı. Söğüt, "Üzerine en çok düşünmemiz gereken iki önemli kavram var: Mülkiyet ve mahremiyet" dedi.

Fotoğraf: Muhsin Akgün
Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Ölüm, yoksulluk, aşk, aile, öksüzlük, aidiyet ve her geçen gün yoksulu, kimsesizi kendi çarkları içinde çürüten sistem...

Mine Söğüt, son romanı 'Başkalarının Tanrısı'nda sokağa kulak veriyor. Sokağın hakiki kirine bulanmış insanların bir bebek etrafında yeniden yaşamla kurdukları ilişkiye odaklanan Söğüt, aynı zamanda neoliberalizmin yarattığı kentsel dönüşüm ve soylulaştırma politikalarının yoksullar üzerindeki etkisini mercek altına alıyor. 

Günümüzün bu can yakıcı meselelerini edebiyatın imkanlarıyla sorgulayan Söğüt, "Sanat, özellikle de edebiyat zamanının meselelerinden doğrudan beslenir. Yeni ekonomik düzenle birlikte sınıfsal tanımlarda oluşan değişiklik ve bu yeni sınıf tanımlarının meseleleri haliyle edebiyatın da ana meselelerinden biri olur. Şu anda sadece bu ülkede değil tüm dünyada sanat bireye böyle bir yerden mercek tutmaya çalışıyor. Halkların, ülkelerin, devrimlerin ya da siyasi rüzgarların değil, evine içine kapanmış ve sert bir çaresizlikle hayatını yeniden anlamlandırma uğraşına girmenin bunalımına kapılmış bireyin cebelleştiği maddi ve ruhsal bir yoksulluğa başka başka yerlerden bakmaya çalışıyor" diyor. 

Mine Söğüt'le Can Yayınları tarafından yayımlanan son romanı 'Başkalarının Tanrısı'nı konuştuk. 

‘Başkalarının Tanrısı’ günümüzde oldukça gündem olan bir meseleye odaklanıyor: ‘Evi terk etmek’ ya da yeni bir ‘ev’ aramak… Sizin için aidiyet ne anlam ifade ediyor?

Üzerine en çok düşünmemiz gereken iki önemli kavram var: Mülkiyet ve mahremiyet. Kapitalizmin, kendisini rasyonelleştirmek için vahşice kutsallaştırdığı bu kavramları sorgulamaya başladığınızda ev sizi “dışarıdan” koruyan bir savunma silahına dönüşüyor.  Evinize saklanıyorsunuz ve savaştaki yerinizi alıyorsunuz. Hayati bir sığınağa dönüşen “evi” ayakta tutmak için içeride de bir iktidar modeli geliştiriyorsunuz. Dışarda sizin varlığınızı tehdit eden bir kötücül iktidar ve o iktidarı içinde tekrar modellediğiniz ev arasında sizi sıkıştıran hayatı gerçekten anlamanız, o hayattan bir huzur ve güven beklemeniz imkansız hale geliyor.

Evi terk etmek ya da yeni bir ev aramaya buradan bakmaya çalıştığım bir roman Başkalarının Tanrısı.

'ZİHNİMDE 'NEDEN?' SORUSU OLUYOR'

‘Başkalarının Tanrısı’ üslubuyla ve ele aldığı tartışmalara tezler üretmesiyle oldukça doyurucu… Bir romana nasıl hazırlanıyorsunuz? Nelerden besleniyorsunuz?

Hep birlikte yaşadığımız şu korkunç hayattan, zehirli gündemden, tehlikeli düzenden, korkularımızdan, hatalarımızdan ve çıkışsızlıklarımızdan... Beslendiğim daha doğrusu tetiklendiğim odaklar bunlar. Zihnimde her zaman bir “neden?” sorusu oluyor. Her roman ya da hikaye, bu “Neden” sorusuna cevap arama uğraşı.

Başkalarının Tanrısı, Mine Söğüt, 160 syf., Can Yayınları, 2022.

Eserlerinizde her daim alışılmışın dışında karakterler var. ‘Başkalarının Tanrısı’ da dört farklı karakteri yan yana getiriyor. Kimi hafızasını kaybetmiş, kimi bacaklarını, kimi de konfor alanını… Bu tercihin sebebi nedir?

“Alışılmışın dışında” diye tanımladığınız o karakterler aslında görmeyi reddettiğimiz ama etrafımızda, çok yakınlarımızda olan kalabalık bir insan topluluğunun içinde var olan karakterler. Alışmamız değil ama fark etmemiz ve varlıkları üzerine düşünmemiz, dertlenmemiz, bir sorumluluk hissetmemiz gereken karakterler. “Efsun abla” ya da “Matruşka” karakterini düşünün. Sadece büyük şehirlerde değil artık küçücük kasabalarda bile her gün yerlerde sürünen sayısız engelli dilencinin, yol kenarlarında dilendirilen sokak çocuklarının yanından geçiyoruz. Delirerek sokaklara düşen insanların günbegün artmasının anlamı üzerine düşünmekten kaçınıyoruz. O yüzden o karakterler alışılmışın dışında karakterler değil daha çok görmezden gelmeye alıştığımız karakterler.

Özellikle orta sınıfın toplumla kurduğu ilişki ve bu ilişki etrafında vicdanıyla aldığı kararlar sanatta işlenir oldu. Son romanınızın anlatıcısı da böyle bir sosyo-ekonomik sınıftan geliyor. Bu noktada bugünün bireyinin ruh haline dair ne söylersiniz?

Sanat, özellikle de edebiyat zamanının meselelerinden doğrudan beslenir. Yeni ekonomik düzenle birlikte sınıfsal tanımlarda oluşan değişiklik ve bu yeni sınıf tanımlarının meseleleri haliyle edebiyatın da ana meselelerinden biri olur. Şu anda sadece bu ülkede değil tüm dünyada sanat bireye böyle bir yerden mercek tutmaya çalışıyor. Halkların, ülkelerin, devrimlerin ya da siyasi rüzgarların değil, evine içine kapanmış ve sert bir çaresizlikle hayatını yeniden anlamlandırma uğraşına girmenin bunalımına kapılmış bireyin cebelleştiği maddi ve ruhsal bir yoksulluğa başka başka yerlerden bakmaya çalışıyor.

'DÜNYA NE KADAR KİRLENİYORSA YAZAR DA O KADAR KİRLENİYOR'

Romanda ‘kirli’ fakat sahici bir atmosferle karşı karşıyayız. Günümüz yazarları ne kadar ‘kirleniyor’ sizce?

Kirlenmeden yazmanız zaten mümkün değil. Dünya, hayat, insanlık ne kadar kirleniyorsa, yazarlar da fark ederek ya da etmeden, o kadar kirleniyorlar.

Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma politikaları yoksulluğu daha da görünür kıldı. ‘Başkalarının Tanrısı’ da tam olarak bu noktada öne çıkıyor ve kentsel dönüşümün asıl muhataplarına söz hakkı tanıyor. Yıkılan ve yeniden yapılan kentler kimleri dışarı atıyor? Dışarı atılanlar ne istiyor?

İnsanlık tarihine gerçekçi bir yerden bakmaya cesaret ederseniz şunu hemen fark edersiniz: İnsan, hayatı anlamlandırmaya, kendi tasavvuru olan bir cennetten kendisini atarak başlar. Soyutlama yeteneği, insanı hem diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğidir, hem de onun en büyük lanetidir. Gelişme meselesinde soyutlama yeteneğinin hızına yetişemeyen bilinci yüzünden paradokslarla bezenmiş bir düzenin içinde en baştan beri hep acı çeker. Buradan bakarsak meseleye, insanı kimse sistemden dışarı atmaz. O kendisi atlar. Tıpkı kendi hayalindeki cennetten kendi kendisini kovduğu gibi... Bu yüzden insanı şehirlerden dışarı atılanlarla o şehirleri yıkanlar ve onları atanlar arasındaki fark öyle sandığımız kadar fazla değildir. Yani dünya iyilerle kötülerin değil iyi olmak nedir hiç umursamayanların bir arada yaşadığı bir yerdir.

'DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİNİN BİRLEŞMESİNİN KURTULUŞ OLAMAYACAĞINI DENEYİMLEDİK'

Neoliberal politikaların yarattığı en büyük yıkımlardan biri de ‘birey’in kutsanması… Bu kutsanmada ekonomik olduğu kadar kültürel tahribatın da etkisi olduğu bir gerçeklik… Oysa sizin romanınızda birbirinden kopamayan karakterler var. Burada birlikte olmak bir zorunluluk mu yoksa aksine sisteme direnme biçimi mi?

Aslında sadece benim kahramanlarım değil, onları dışlayan dünyanın kahramanları da bir aradalar. Ve benim kahramanlarım da aslında tıpkı diğerleri gibi bir arada durmakta direttikleri için tekrar ve tekrar yıkılmaktalar. Şair Musa’nın metruk bir binada tek başına yaşamakla ilgili kurduğu kısacık bir hayalden hızla vazgeçmesi ve bir bebeğin sorumluluğuyla bir aşkın rüzgarına yeniden yenilmesi, bireyi kendi tekil varlığına güvenmekten korkutan bir sistemin güçlü silahlarına işaret eder. Dünyanın bütün işçilerinin ya da işverenlerinin birleşmesinin bir kurtuluş olamayacağını deneyimledik. Belki de artık kurtuluşu bir arada olmakta değil, isteklerine ve sorumluluklarına sahip çıkan, iyi bir tanrıya, iyi bir devlete, iyi bir sisteme değil, sadece ve sadece kendisine güvenen bağımsız ve “iyi” bireyler olmakta aramak gerekiyor.

'İNANÇ DA İKTİDAR DA TANRISAL KAVRAMLAR DEĞİL'

‘Başkalarının Tanrısı’ kendi içinde birçok meseleyi tartışıyor demiştik. Bunların başında da satır aralarındaki ‘inanç’ ve bunun sonucunda ortaya çıkan ‘iktidar’ yer alıyor. Bu konuda ne dersiniz?

İnanç da iktidar da insanlığa tepeden vahiy yoluyla indirilmiş, tanrısal kavramlar değildir. Her iki kavramı da insan kendi becerileriyle inşa ettiği şu hayatın içinde biçimlendirmiş ve kendi başına bela etmiştir. O yüzden kendi becerisi olan bu yapıları aynı şekilde yine kendisi yerle bir edebilir ve birkaç yüzyıl içinde de edecektir. İktidarsız ve inançsız bir dünyada mevcut değerlerin yerinde daha yapıcı değerler inşa eder mi orası meçhul ama değişim kaçınılmaz.

Romanda, ‘evini terk eden’ karakterin gözünden yeni bir dünyanın inşasını görüyoruz. Bir edebiyatçı olarak ne dersiniz? Yeni bir dünya mümkün mü?

Bana sorarsanız asıl şu anda yaşadığımız dünya imkansız olmalıydı. Bu korkunç dünya halihazırda mümkün olabildiğine göre... Her şey mümkün.

Okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

Şu sıralar bir biyografi, bir şehir kitabı ve bir tiyatro oyunu üzerine çalışıyorum. Ama bunlar üzerine çalışırken birden ortaya bambaşka bir şey de çıkabilir. Zira benim hayatımda da her an her şey mümkün...