YAZARLAR

Miki filminden sanat filmine videolu günlerimiz

Video benim kuşağımı yeni kültürlerle, ihtimallerle tanıştırdı. Başka iklimler, bize benzemeyen insanlar, farklı kimlikler, aykırı bulunan karakterler görebildik. Arzular, hayaller evlerin, okulların sınırlarını aştı. Sistemi ayakta tutan figürlerin, mesajların, korkuların ve tehditlerin saltanatı sona ermiş görünüyordu. İnternet kuşağının içine doğduğu bu geniş ufuk, o yıllarda bizim için devrim niteliğindeydi.

Yakın zamanda kaybettiğimiz güzel insan Aydın Engin, 2021’in Ekim ayında Gezi Davası’nın duruşmasından çıkmış ve T24’teki köşesinde “öfkesini güç bela yatıştırarak” birkaç paragraf karaladıktan sonra yazısını, Çetin Altan’ın 1960’da Turan Emeksiz’in öldürüldüğü hükümet karşıtı gösterinin ardından yazdığı tek cümleye atıf yaparak bitirmişti: “Bugün canım yazı yazmak istemiyor.” Günlerdir, Aydın Engin’le aynı gerekçeye dayanarak, buraya aynı cümleyi bırakıp çekilmeyi düşünüyordum. Fakat, Eduardo Galeano’nun kendime şiar edindiğim “neşe elemden daha fazla cesaret gerektiriyor” dizesi hatırına bir gayretle kafamızı dağıtacak bir şeyler anlatayım dedim. Eleme yakayı kaptırmamak mühim fakat öfkemiz baki.

BİR KOMŞULUK NOSTALJİSİ: TELESAFİRLİK

Belli yaş üstündekiler telesafirliğin ne olduğunu bilirler. Bilmeyenler için yazıyorum bu kısmı. Televizyon aygıtının kalburüstü kesimin evine, işyerine girebildiği ve TRT’nin yayınlarının günde birkaç saatle sınırlı olduğu yıllarda, komşu ve akrabalara televizyon seyretmeye gidilirdi. Telesafirlik önceleri evsahiplerinin sahip oldukları ayrıcalıkla övünmelerine vesile olduğu için, utanma belasına yahut akraba ve dost canlısı olmalarının etkisiyle anlayışla karşılansa da, özellikle salonu işgal eden misafirlere ikram yetiştirmekten usanan kadınların ve çocukların illallah ettikleri bir ritüele dönüşmüştü. Telesafirlik kabak tadı vermeye ve hoş karşılanmamaya başlayınca, erkeklerden oluşan bir kalabalığın elektronik eşya satan mağazaların vitrinlerine yapışıp karate filmi veya futbol müsabakasını birbirlerini dirsekleyerek seyrettiklerine şahit olmaya başlamıştık.

İlk televizyon aygıtlarını satın alabilecek ekonomik güce sahip kesim, Seksenler’de bu kez video aygıtlarını yerleştirdi televizyon sehpasının altına. Video günümüzde her kuşaktan insanın hayatının içinde. YouTube gibi popüler sosyal medya sitelerinde envai çeşit, kısalı uzunlu video filmi izlemekle kalmayıp bir reality şov gibi, yaşadıklarını kayda alanlar ve şahsi bir kanal açıp hatırı sayılır izleyici toplayarak gelir elde edenler de çok. Benim bahsedeceğim video günleri, telesafirliğin sona erip televizyon aygıtına yaygın olarak erişilebildiği, program içerikleri görece zenginleşirken yayın saatlerinin arttığı, yerli sinemanın ise seks filmleri furyasından yaralı olarak çıkmışken sansürün ağına takıldığı ve toparlanmaya çabaladığı bir döneme tekabül ediyor.

MİSAFİRE VİDEO İKRAM EDELİM: VİDEOSAFİRLİK 

Renkli televizyonlara bağlanan video aygıtı, VHS veya Beta kasetlere çekilmiş yayınları izlemek için kullanılan bir tür kasetçalardı. Uzun yıllar ithal bir ürün olarak satışa sunulduğu için oldukça pahalıydı. O sebeple bu kez video satın alabilme ayrıcalığına sahip dost ve akrabaların evlerine ziyaretler yapılmaya başlanmıştı. Videosafirlik diyelim bu ziyaretlere de. Bizim de çevremizde video sahibi birkaç aile vardı ve artık akşam oturmalarındaki hararetli sohbetlerin yerini birlikte film izleyip atıştırma pratiği almıştı. Önceleri videoya takıp izleyecek kaset bulmak epey zordu. Gurbetçilerin tatillerde yanlarında getirdikleri Almanca orijinalinden kopyalanmış filmleri hiçbir şey anlamadan izlerdik. Biz kızlar videosafirlikte, bir süre sonra kabak tadı verecek Alman yapımı belgesellere, uzun metrajlı filmlere ve komedi gösterilerine sadece bakarken, “Alman pornosu”nun oğlanlar arasında büyük rağbet gördüğünü, sınıf arkadaşlarımızın bize de duyurmak isteyerek “zer şön”, “vundebah” diye inlemelerinden anlıyorduk. Bunlara “miki film” deniyordu ve ne anlama geldiğini kısa sürede hepimiz öğrenmiştik. Derken piyasanın talebi karşılığını buldu. Video filmler video sahiplerinin havalı havalı video kulüp dedikleri, ancak bizim kasetçi diye andığımız mağazalardan kiralanmaya başladı.

Video kulüp üyesi olmak için bir güvence parası öder ve kayıt yaptırırdınız. Sonra üye olduğunuz kulübün portföyünde neler varsa onlardan seçer, kiralardınız. Önceleri yabancı filmler hep altyazılı gelirdi. Fakat hızlıca bir dublaj sektörü oluştu ve kulüplerde altyazılı-dublajlı alternatifi ortaya çıktı. Altyazılı filmler kiralayanın entelektüel derinliğine işaret etmeye de yarıyorlardı. Onlara gıptayla bakardık, gerçek sanatsever gibi görürdük. İşin kolayına kaçmıyor, orijinal ses tonlarını, vurguları takip etmeyi önemsiyordu. Biraz geç farkına varsak da sesi iyi kullanmak oyunculuğa dahildi ve biz her yıldızı aynı kişinin konuştuğu dublaja dayalı oyunculuğun güdük bıraktığı Yeşilçam tarafından büyütülmüştük. Üniversite yıllarında biz de altyazılı filmlere meyletmiş ve dünya sinemasıyla büyülenmeye başlamıştık.

Sanat filmleri denilen kategoriye erişmek festivaller, küçük sinemalar, belirli seanslar, üniversitelerin sinema kulüpleri ve sinemateklerle sınırlıyken, video kasetler sayesinde Fellini, Tarkovsky, Truffault filmlerini evlerde toplanıp izleyebilmek imkânı da bulmuştuk. Üniversitelerde sanat ve sinema derslerinin de vazgeçilmez bir kaynağı olmuştu kasetler. Hatta zamanla güzel sanatlar bölümleri ve iletişim fakültelerinde video kaset kütüphaneleri kurulmuştu.

Tabii hep de sanata boğuluyor değildik. Yerli yapımların kasete çekilmeye başlamasıyla Yeşilçam’ın, gazinoların ve Unkapanı’nın yıldızları ve yıldız adayları da video aygıtının girebildiği her yere girdiler. Mevcut filmlerin video kaset şeklinde çoğaltılmasıyla başlayan hareketlilik, 1983’te ilk yerli video film olan Fatih Sultan Mehmet’in çekilmesiyle yeni bir sektörün ortaya çıkmasını beraberinde getirdi. Muharrem Gürses’in filminde Fatih’i Atilla Arcan canlandırıyor, ona Yeşilçam’ın emektarları Kadir Savun, Renan Fosforoğlu ve Turgut Özatay eşlik ediyorlardı. Seksenler boyunca üretilen Neşe-i Muhabbet, Hisseli Harikalar Kumpanyası gibi müzikaller; Zeki Alasya-Metin Akpınar ile Nejat Uygur’un sahne şovları; Kemal Sunal ve Şener Şen güldürüleri; karate ve Rambo serileri; Ajda Pekkan gibi süper starların, TRT’nin yasaklı şarkıcısı Bülent Ersoy’un, İbrahim Tatlıses’in, Orhan Gencebay’ın konser kayıtları ve nihayet kulüplerin en çok rağbet gören parçaları olarak oryantal şovlar. Kadınların kabul günlerinde video aygıtı varsa konser kayıtları veya oryantal şovlar mutlaka izlenir, izlenilmekle de kalmaz kalkılıp oynanırdı.

PEMBE TAYTLI, KIRMIZI NOKTALI, TOZLUKLU AEROBİK

Genç kızların ve daha üst sınıftan şehirli kadınların video kasetlerden kaptıkları bir hastalıktan da söz edeyim: aerobik. Hastalık diyorum, çünkü aerobik salgını bütün hayatımıza sirayet etmiş, Hollywood ünlülerinden Jane Fonda ve Olivia Newton John başta olmak üzere, sayısız genç kadın şimdiki pilates eğitmenleri gibi bizi eziyetli biçimde eğip bükerek şekle sokmaya girişmişlerdi. Hemen bir aerobik sektörü de oluşmuştu: tozluklar, saç bantları, parlak taytlar, mayolar. Şimdi Dua Lipa’nın cover yaptığı Physical şarkısı iç gıcıklayıcı göndermeleriyle, Yetmişler’in sonunda Grease filmiyle başımızı döndüren Olivia Newton-John’un aerobik kasetinin eşlikçisiydi. Fellini filmi izleyip entelektüel doygunluğa eriştikten sonra tozlukları geçirip bir Olivia kaseti takıyor, kan ter içinde güncel güzellik idealinin ve arzunun akışına bırakıyorduk kendimizi.

Jane Fonda, Cher, Heather Locklear

Resmî kurumlar ve yayıncılık mevzuatı video salgınına hazırlıksız yakalanmıştı. Dolayısıyla sinemanın, tiyatronun, basının ve edebi ürünlerin başına dert olan politik baskı ve Muzır Yasası video sektörüne sökmüyordu. Miki filmlerin sinema salonlarından dışarıya sızması bu sebeptendi. Fakat devlet aklı, erken Cumhuriyet’in halk terbiyesi seferberliğini her fırsatta sürdürmeye meyyal olduğundan, e biraz da muhafazakâr kesimden yükselen homurtuları bastırmak için videoyu eğitsel amaçlarla kullanmak gibi nafile bir çabayla, umuma açık yerlerde izlenecek programların içine eğitici bölümler yerleştirmek gafletinde bulundu. Bununla da kalınmadı. Videonun siyasi propaganda için de ideal bir araç olduğu keşfedilince, erkeklerin seks ve karate filmleri veya Yeşilçam komedileri izlemek için bir arada bulundukları bar, birahane, kahvehane gibi mekânlara propaganda kasetleri dağıtılmaya başlandı. Neyse ki ileri sarma tuşu bulunan bir aletti bu video. Televizyon yayınlarının ettiği zulmü edemedi izleyiciye. Mevzuat eksikliği ve video salgınının denetlenemezliği korsan kaset üretiminin de hızla yaygınlaşmasına sebep oldu. İlerleyen yıllarda kanıksayacağımız kültür-sanat alanındaki her türden korsan üretimin ilk örneklerinden biriydi bu korsan video kasetler. Video çılgınlığı hem sinemaya, hem de TRT yayınlarına alternatif oluşturmuştu. Sinemada film izleme oranı düşmüş, video kasetlerin zengin repertuvarı TRT’nin zayıf ve sansür kıskacındaki yayınlarının yarattığı hayal kırıklığına çare olmuştu.

VİDEO İLE GELEN 'KİŞİSEL DEVRİM'

Basın da videonun cazibesine kayıtsız kalamamış, önce video-magazin sayfalarında sektördeki yeniliklere, son çıkan filmlere, video kaset yıldızlarına ve yeni açılan video kulüplere yer vermiş, sonra video-sinema üst başlıklı tematik dergiler çıkarmaya başlamıştı. Artık yapım şirketleri video sektörüne iş yapmaya başlıyor, menajerler temsil ettikleri oyuncuları video filmlere angaje etmeye çalışıyorlardı. Foto romanlara alternatif video romanlar yayımlanmaya başlamıştı dergilerde.

Akraba ve ahbap evlerinde, kahvehane ve birahanelerde, lokal, kulüp gibi sosyal mekanlarda yararlanabildiğimiz, gazetelerin/dergilerin bir nimet gibi çekilişle dağıttıkları video aygıtları ithalatın kolaylaştırılması, yerli üretime imkân verilmesiyle çoğaldı, yaygınlaştı. Seksenlerde altın çağını yaşayan ve Doksanlara da çalımla giren video sektörü, bu yıllarda özel televizyonların önünün açılması ile yavaş yavaş kan kaybetmeye başladı. Yasaklı sanatçıların televizyonlarda boy göstermeye başlamaları, sinema sektörünün canlanması da video kasetlerin sonunun gelmesinde etkili oldu. CD player’larıyla gelen ince hatlı cd’lerin göz alıcı parıltısı, görüntü kalitesi, video kasetlere son darbeyi vurdu.

Video benim kuşağımı yeni kültürlerle, ihtimallerle tanıştırdı. Başka iklimler, bize benzemeyen insanlar, farklı kimlikler, aykırı bulunan karakterler görebildik. Bazen bunları yadırgadık, bazen empati kurduk, bazen de taklit ettik. Arzular, hayaller evlerin, okulların sınırlarını aştı. Sokağa kaçmanın bir yolunu bulmuştuk. Sistemi ayakta tutan figürlerin, mesajların, korkuların ve tehditlerin saltanatı sona ermiş görünüyordu. Politik duruşumuz, bedenlerimizle ilişkimiz, arkadaşlığa, aşka, cinselliğe yaklaşımımız kontrol edilemez bir enerji kazandı. İnternet kuşağının içine doğduğu bu geniş ufuk, o yıllarda bizim için devrim niteliğindeydi. Elbette bu dönüşüm tek başına videonun etkisiyle olmadı. Ama video dönüşen toplumsal yapının, küçülen dünyanın önemli sembollerinden biri olarak anılmaya değer.


Funda Cantek Kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.