Memet Nâzım’ın izinde: İşitiyor musun Memet?

Sibel Oral’ın, Memet Nâzım’ın hayatına ışık tuttuğu portre-biyografi çalışması 'İşitiyor musun Memet?' Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Google Haberlere Abone ol

Sibel Oral’ın Nâzım Hikmet’in 1951 yılında doğan tek öz oğlu Memet Nâzım’ın hayatına ışık tuttuğu portre/biyografi çalışması “İşitiyor musun Memet?” Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Anı, söyleşi, öykü, mektup gibi birçok türü birleştiren kitap sadece Memet’in hikâyesini değil, annesi müstesna bir entelektüel olan Münevver Andaç’ın da ıstırap dolu hayatını da anlatırken 1950’lerden günümüze Türkiye’nin panoramasını çizmekte ve Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yönlerini okura göstermekte.

Sibel Oral, Beni Beklerken (2006), Zayi (2011) ve Toprağın Öptüğü Çocuklar (2015) isimli kitapları kaleme aldı. Cumhuriyet, Radikal, Gazete Duvar, Oksijen gibi çeşitli mecralarda yazı ve röportaj dizileri yayımladı, editör olarak çalıştı. 2015-2019 yılları arasında ise K24’ün yayın yönetmenliğini üstlendi. Bu minvalde yazılarıyla, kitaplarıyla tanıdığımız Sibel Oral, Nâzım Hikmet’in oğlu Memet Nâzım’ın hayatını kaleme alarak çalışmalarına bir yenisini ekledi. Memet Nâzım, Türkiye okurunun pek tanımadığı bir isim zira Türkiye okuru Memet Fuat’a aşina. Oysa Nâzım’ın bir şiirinde “Karşı yaka memleket/sesleniyorum Varna’dan, /işitiyor musun? / Memet! Memet!” diye canhıraş seslendiği kişi Memet Fuat değil zira kendisi Piraye Hanım’ın oğlu, yani Nâzım Hikmet’in üvey oğlu. Nitekim kitapta Memet Fuat’ın asıl adının Mehmet Fuat Engin Bengü olduğunu ve şairin biyolojik oğlu olmasa da bu gömleği seve seve giydiğini, şairin kitaplarının telif gelirlerini topladığını öğrenmekteyiz. Oysa Memet’in hikâyesi çok farklı. 1949 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevinde yatarken uzak akrabası Münevver Andaç ile bir aşk yaşar ve evlenirler. İşte bu aşkın meyvesi olan Memet, 26 Mart 1951 yılında Kadıköy’de doğar. Münevver Hanım’ın ıstırap dolu hayatı da bu noktada başlar çünkü Nâzım tahliye olduktan sonra da devletin onunla işi bitmemiştir. Hikmet’i askere göndermek ister devlet oysa ömrünü hapishanelerde geçiren şairin sağlık durumu bu görevi yerine getirmek için uygun değildir. Öte yandan Sabahattin Âli gibi öldürülme tehlikesi de vardır. Şairi yurtdışına kaçırsalar da Münevver Hanım ve Memet Türkiye’de kalır. Ancak sürekli polis gözetiminde yaşarlar, Memet’in pek sevdiği simitçi amcası dahi gizli polistir.

“Çocukken anlamıyoruz. Sen de anlamamış olacaksın ki 10 yıl boyunca evinizin önünde babandan dolayı seni ve anneni gözaltında tutan polislerle arkadaş oldun, ağaca takılan topunu aldılar, arabalarına binip direksiyonla oynadın, soğuk havalarda onlara evden çay taşıdın. Sonradan öğrenmişsin, o çok sevdiğin ‘simitçi amca’nın seni izleyen polis olduğunu.”

Bu tekinsiz hayat yetmezmiş gibi herkes onların adından korkar, kimse Münevver Hanım’a iş vermek istemez, ana oğul yarı aç bir hayatın içerisinde soğuktan titreyerek yaşarlar. Burada bir es verip Münevver Hanım’dan bahsetmeli. Münevver Hanım müstesna entelektüellerden biri olup pek çok dili mükemmel derecede bilmektedir. Bu bağlamda, Nâzım Hikmet’in, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal’in eserlerini Fransızcaya çevirerek ödül alan bir çevirmendir. Bu derece donanımlı bir kadın olmasına rağmen herkes ondan uzak durur, üstelik Nâzım Hikmet ile mektuplaşmaları da yasaktır… Bu yasak, yurtdışına kaçmaları şüphesi yüzünden 1955 yılına kadar sürecektir. Sonraları bu durumun dış ilişkileri olumsuz etkileyeceğini düşünen devlet yetkilileri Menderes döneminde mektuplaşmalarına müsaade eder ki Küçük Memet’in babasına yazdığı mektuplar oldukça dokunaklıdır:

“Babacığım sizden 2 ricam var:

bize Türkçe kitaplar gönderin, kitapsız

çok bunaldık, okuyacak hiçbir şeyimiz

yok, bir de bana içi kürklü bir parka

alın. Paltom çok ince geliyor üşüyorum.”

Şairle mektuplaşmaları ve şairin tek tük verdiği mali destek durumlarını biraz düzeltecek olsa da en kötüsü ile karşılaşmamışlardır: Şairin hayatına başka kadınların girmesine. Şair önce Galina, ardından Vera ile birlikte olacaktır. Ana oğul türlü zorluklarla 1961 yılında Varşova’ya geldikleri vakit şair on yıl sonra ilk defa gördüğü Memet’in sadece başını okşamakla yetinmiş, şiirlerindeki hasretin aksine sevgisini tek öz oğlundan sakınmıştır:

“(...) Mehmet Varşova’ya geldiği zaman 10 yaşında çocuktu. Olup bitenleri anlamakta güçlük çekiyordu. Babasını da ilk kez görebiliyordu. Anası onu baba sevgisiyle büyütmüştü ve gelip dünyanın en büyük şairi babasının boynuna sarılmak istiyordu ama Nâzım ona karşı bile bekledikleri kadar sıcaklık gösteremedi. Vera telefonda durmadan Nâzım’ı sıkıştırmaya devam ediyordu...”

Zaten bu sürece kadar Münevver Hanım şairin tüm yaptıklarını sineye çekmiş, ondan iki şey istemiştir. İlki, Memet’i nüfusuna aldırmasıdır zira bir rivayete göre Nâzım hapishaneden çıktıktan sonra bir yıl nikâh yasağı olduğundan evlenememişlerdir.

“Nâzım,

Dün senden mektub aldım. Oğlanın nüfus işiyle meşgul olduğunu yazıyorsun. İhmal etme. Bir an evvel halledilmesini istiyorum.

Bu işin şakası yok.”

İkincisi ise 1960 tarihli bir mektupta belirttiği üzere Münevver Andaç Nâzım Hikmet’ten ne kendisini ne de oğullarını şiirlerine konu etmesini ister.

“Şu andan itibaren Mehmet’i herhangi bir şiirde kullanmanı istemiyorum. ‘Uzaktaki kadın’ teması bittiğine göre, çocuk temasını kullanma... Romanında, bana en ufak bir atıfta dahi bulunmanı istemiyorum.”

Bu minvalde üzgün, içe dönük ve alkolle hemhal bir hayat sürecek olan Memet büyüdüğünde ressam olacak ve arkadaşlarını aile bilecektir. Herkes tarafından sevilen şakacı bir kişiliği vardır. Memet Nâzım’ın berberine kadar bulan Sibel Oral, Berber Şaban’dan onun kendini Reşat Nuri Güntekin’in oğlu olarak tanıttığını öğrenir mesela. Nitekim 2018 yılında kalp krizinden vefat ettiğinde onun vasiyeti üzerine ölüm ilanında “Canımız, kuzenimiz, arkadaşımız, dostumuz Ressam Mehmet Nâzım (Mehmet le beau) aramızdan ayrıldı. Acımız sonsuz.” ibaresiyle birlikte aktör Gary Cooper’ın (!) fotoğrafı vardır. Vefatında bile şaka yapmıştır yani… İlanı verenler ise Güllü Aybar, Ali ve Rabia Güreli, Gündüz Vassaf, Zeynep Irgat, Fulya Sade, Bike Gürsel ile Komet’tir. Bu ilanı gören Sibel Oral ise Gündüz Vassaf’a taziye amacıyla bir mektup yollar ve konuşmanın ilerisinde Gündüz Vassaf ona Memet’in hayatını yazabileceğini söyler. Yazar bu öneriye biraz mesafeli yaklaşsa da zamanla kendini Memet’in hayatının izinde bulacaktır…

Tam da burada kitabın teknik özelliklerinin altını çizmek gerekir. Alelade bir biyografi çalışması yoktur karşımızda. Yazar, Memet’in, Münevver Hanım’ın yakınlarından edindiği bilgiler ile araştırmalarından, kişisel ve kurumsal arşivlerden edindiği bilgileri edebi bir izlek içerisinde aktarır. Şehir şehir ev ev, hatta eşya eşya Memet’in hayatının izini sürer, nesnel ve öznel bilgileri, izlenimlerini bir araya getirir. Anı, mektup, söyleşi, tahkiye, tanıklık, birincil ve ikinci kaynaklar iç içedir. Bu doğrultuda sadece bir hayat hikâyesi öğrenmez okur. 1950’lerden günümüze bir Türkiye portresini, kadın entelektüellerin acısını, Nâzım Hikmet’in bilinmeyen veya bilinmesi istenmeyen yönlerini de öğrenir. Uzun bir çalışmanın ürünüyle hemhal olarak Memet, Mehmet Andaç, Mehmet Andaç Borzecki, Mehmet Andaç Volkoff gibi birçok isme sahip olan, birçok ülkede yaşayan fakat coşkun Türkiye sevgisine rağmen Türkiye’ye gelemeyip onu karşı kıyıdan izlemekle teselli bulan bir insanın da iç dünyasında gezinme fırsatı yakalamış olur.

Umarım işitiyorsundur Memet.