YAZARLAR

Matmazel’in emeğiyle benimki aynı değerde mi?

Ortalama 8 saati iş yerinde geçiren erkek, bir masada boş boş oturuyor bile olsa çalışıyor, sabahın köründen gece yarısına kadar, tatil, paydos saati demeden bütün evi, gündelik hayatı, besleme sürecini çekip çeviren, çocuk doğurup büyüten ve bunları yaparken müşfik, yumuşak başlı, sabırlı olması, hatta mutfakta şöyle, sokakta böyle, yatak odasında öyle olması beklenen kadın ise çalışmıyordu. Oh ne âlâ!

Tam da elime kahvemi alıp bilgisayarın başına oturabildiğim bir zaman dilimiydi. Sabah erkenden kalkmıştım. Halbuki gece iyi uyuyamamıştım. Uzak bir şehirde huzurevinde olan babamın pandemi koşullarında ne kadar yalıtılmış ve yalnız olduğunu kafaya takmış, üzülmüş, yine uykumu kaçırmıştım. Akraba-i taallukat, konu komşu, bazı arkadaşlar babamızı “huzurevine attığımızı”, "bari pandemi döneminde yanımıza almamız gerektiğini" ima ediyorlardı. Kimisi patavatsızca doğrudan söylüyordu. Babamın kendi isteğiyle ve hatta bize yaptığı başvuruyu haber bile vermeden oraya gittiğini, orada hayatından memnun olduğunu, ısrarlarımıza rağmen yanımıza gelmek istemediğini bu hayırlı evlatlara anlatamıyorduk. Bakıma muhtaç olduğunu düşündüğü, yaşlı ebeveynini yaşam çevresinden koparıp, onun isteği hilafına bile olsa, kendi evine yerleştirip “bakmak” örf ve adetlerimizin gereğiydi. Pek medeni geçinen, özgür ruhlu ahbaplarımız için bile böyleydi.

Bunları kafaya takmadığımı sanıp, bilinç düzeyinde olmayan bir vicdan azabıyla uykusuz, sabahın köründe maillerimi taramış, çalıştığım proje için o gün neler yapmam gerektiğini tespit etmiştim. Tabii kendimi mutlu etmek, sevdiğim faaliyetlerden kopmamak için yaptığım (bu yazıları yazmak gibi) işler de bir yanda birikmişti. Sonra saati fark etmiş, koşarak oğlumun uyanıp uyanmadığını kontrol etmiştim. Online dersi başlamak üzereydi. Neyse ki uykucu bir çocuk değildi. Ama 16 yaşında olmasına rağmen, yatağın içinde gözünü ovuşturan haline acıyıp yine kahvaltısını ben vermiştim. Kahvaltı menüsünde, onun yiyebileceği şeyler vardı. İhmal etmeyip bir gün önceden almıştım marketten. Ona kahvaltısını hazırlarken bir yandan da telefonla annemin teberiği olan eski komşumuzu aramıştım. Hastaydı, ilgiye ihtiyacı vardı ve bizde teberik, birilerinin emaneti anlamına geliyordu. Dünya kadar sitemli söz duyacağımı, bana akıl verip arada azarlayacağını bile bile, rahmetli annemin hatırı için, beni bunaltan bu duygusal emeği harcamaktan vaz geçemiyordum. Bu tatsız konuşmanın kötü hissiyle söylene söylene çamaşır makinasını çalıştırmış, nihayet kendim de bir şeyler atıştırıp kahvemi alıp bilgisayarın başına geçmiştim tekrar. Biliyorsunuz ofis çalışanı kadınlar olarak işi eve taşıyalı beri daha fazla yoruluyor ve bunalıyoruz. Fakat kendi adıma, ağır çalışma koşulları olan ve çalışma rutinini risk altında devam ettirenleri düşünerek şikâyet etmiyorum halimden. Bilgisayar başı mesaisinin bezdirici uzunluğunu arada neşeli, rahatlatıcı videolar izleyerek yenmeye çalışıyorum.

Mail trafiğinin yoğunluğunda, manevi kız kardeşlerimden olan Ece Paralı Öztan’ın gönderdiği, Kuest ekibinin hazırladığı “Matmazel’le aynı işi yapanlar gerçekte ne kadar kazanıyor?” başlıklı kısa filme de rastladım. Aşk-ı Memnu’yu yıllar sonra izlemiş ve sayesinde baya iyi vakit geçirmiş biri olarak, bir solukta izledim tabii. Filmin başında, Ziyagil Yalısı’nın bir tür vekilharçlığını/kahyalığını ve Adnan Ziyagil’in iki çocuğunun mürebbiyeliğini yapan Matmazel’in haneyi ayakta tutmak ve laf aramızda bir kısmının müsebbibi olduğu duygusal çatışmalara karşı hane halkının maneviyatını yükseltmek için harcadığı emeğin karşılığında sahip olduğu yaşam standardından bahsediliyordu. Yalıdan ayrılmaya karar verdiğinde yerleştiği Boğaz’daki villanın kirasını ödeyebilecek, içini zevkine göre döşeyebilecek, pahalı ve şık giyinebilecek bir gelire sahipti.

Kuest ekibinin “ev yöneticisi” dediği Matmazel, yukarıda da belirttiğim gibi, aslında evin müştemilatında yaşayıp her türlü ev işini üstlenen Süleyman Efendi, Şayeste, Cemile, Beşir ve Nesrin’i hane reisi ve işadamı Adnan Bey namına idare eden, muhasebeyi tutan, eksikleri tespit edip tamamlanmasını sağlayan bir tür vekilharçtı. Bu beşli “pis işleri” genelde görülmez, işitilmez, görülüp işitildiğinde de tiksintiyle karşılanan emekleriyle hallediyor, evi çiçek gibi tutuyor, enfes yemekler hazırlıyor, erken yaşta öksüz kalmış Ziyagil çocuklarına şefkat gösteriyorlardı. Müştemilat sakini kadınlar emeklerinin sömürüldüğünden bahsedecek, azıcık dedikodu yapacak, bir emre itaatsizlik edecek olsalar Süleyman Efendi’den azar işitiyorlardı.

Bu ekibin, Matmazel’in idaresinde üstlendikleri güvencesi, terfisi olmayan ev kadınlığını, Ece Paralı Öztan şöyle tanımlıyordu filmde: “Sevdiklerinizin ertesi günlerini düşünmeden uyumalarını sağlayan her türlü iş.” İşte bu sevmek fiili elimizi kolumuzu bağlıyordu. Ne yani, okuldan yorgun argın, çeşit çeşit ödevle gelen çocuğumuza tost da mı yapmayacaktık? Peki ya hasta annemizi sokağa mı atacaktık? Ertesi güne yetiştirmesi gereken rapor için bilgisayar başına oturan kocamızı kaldırıp evi mi süpürtecektik? Hadi bunları seviyorduk. Ya sevmediklerimize, zulüm gördüklerimize hizmet ederken nasıl hissediyorduk? Üstelik çalışıyor olmamız ev işlerine ve bakım emeğine harcadığımız zamanı azaltmıyordu. Ece’den öğrendiğimiz kadarıyla, çalışan kadınlar bu işlere günde 3.5 saat, çalışan erkekler ise 45 dakika ayırıyorlardı. Çalışmayan kadınlar ise 5 saati bezdirici bir ritimle tekrarlanan bu işe ayırıyorlardı. Buna karşın, evlilik süresince yapılan birikimlerden, edinilen mallardan pay veya nafaka talep etmeleri kanun önünde meşru olsa da, sosyal hayatta ve evlilik ilişkisinde haksızlık, ayıp, arsızlık, aç gözlülük vb. olarak nitelendiriliyordu. Boşanan kadınlar nafakadan mahrum edilsin diye sosyal ağlar, dernekler kuruluyor, kanun yapıcılar nezdinde ve kamuoyunda baskı oluşturulmaya çalışılıyordu. Bunu söyleyenler, kadının karşılıksız emeğini ücreti mukabilinde ve üstüne üstlük herhangi bir duygusal akış olmadan almaya kalkıştıklarında şok edici bir tabloyla karşılaşacaklardı. Yine Kuest ekibinin paylaştığı bilgiye göre: Oxfam’ın araştırması, eğer dünyada bu işleri ücretsiz olarak üstlenen kadınların tümü tek bir şirket için çalışıyor olsaydı, bu şirketin yıllık cirosunun Apple’ın cirosunun 43 katına denk geleceğini gösteriyordu. Bu, dünyadaki ilk 50 şirketin toplam cirosundan bile fazlaydı.

Hiç de şaşırtıcı olmayan bu bilgi, kadınların başı çektiği bir izleyici grubunu öfkelendirmiş, isyan ettirmişti. Filmin altına yazılan yorumlarda, kadının ödevlerinden, yerinin ev olduğundan falan bahsediliyor, “N’apsın, çalışan erkek gelip bir de evin işini mi yapsın?” mealinde, hepinizin yakın çevrenizden duymuş olduğunuzu varsaydığım sözler sarf ediliyordu. Ortalama 8 saati iş yerinde geçiren erkek, bir masada boş boş oturuyor bile olsa çalışıyor, sabahın köründen gece yarısına kadar, tatil, paydos saati demeden bütün evi, gündelik hayatı, besleme sürecini çekip çeviren, çocuk doğurup büyüten ve bunları yaparken müşfik, yumuşak başlı, sabırlı olması, hatta mutfakta şöyle, sokakta böyle, yatak odasında öyle olması beklenen kadın ise çalışmıyordu. Oh ne âlâ! Bir başka grup izleyici ise filmdeki olayın bir yalıda geçmesinden de etkilenerek olsa gerek, uzun yıllardır olduğu gibi, sorunun kadın-erkek eşitsizliğinden ziyade sınıf eşitsizliğine dayandığını, bu sorun çözülünce diğerinin de çözüleceğini iddia ediyordu.

Sonra filmi hazırlayan Kuest ekibini merak ettim. Bu kadar yakıcı ve kadim bir soruna, bu kadar açıklayıcı ve ilgi çekici bir üslupla ve popüler kültürün en bilinen yerli örneklerinden birini kullanarak dikkat çekmek oldukça yaratıcı bir fikirdi. Genç bir ekip olan Kuest, biraraya gelme gerekçelerini şöyle anlatıyordu: “Dünyayı (ve özellikle Türkiye’yi) anlamak, haberleri takip etmek, olan bitene anlam vermek giderek zorlaşıyor. Bu gürültünün içinde, önemli olanı bulmak ve sadece onu anlamamızı sağlayacak kadar bilgiyi bir araya getirmek için Kuest’i kurduk.” “Bize çocukken neden Ömer Seyfettin okutuldu?” başlıklı diğer video da en az Matmazel videosu kadar ilgi çekici ve sorgulatıcıydı. Şimdilik sayfada iki video vardı. Ama devamının geleceği müjdeleniyordu. Mevcut videolar da binlerce kişi tarafından izlenmişti. Videolarda, sosyal meselelere popüler kültür ürünlerine referansla yaklaşılmasının yanı sıra, uzman görüşlerine yer verilmesi ve tüm bunların 6-7 dakikalık sürelerde yapılması da sanal dünyanın cebrine maruz kaldığımız pandemi günlerinde, kısa kesmenin ve derdini ana hatlarıyla anlatmanın önemini bir kez daha hatırlatıyordu.

Yorumlara dalıp gidince zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Adeta yerimden sıçrayarak kalkıp mutfağa gittim. Ertesi gün, havanın soğuk olması ve hane halkının sevmesi sebebiyle şehriye çorbası yapmayı uygun gördüğüm için iş çıkışı markete uğrayıp almış olduğum malzemeleri dolaptan çıkarmaya başladım. Bunları yaparken gündemi takip etmek için radyoyu da açtım. Çorbayı dalgın dalgın karıştırırken, yetiştirmek zorunda olduğum işleri zihnimde sıraya koydum. O sırada çamaşır makinası durdu. Çorbanın dibi tutmasın diye hızla banyoyla balkon arasında mekik dokuyarak çamaşırları astım. O gün için tasarladığım işlerin aksayacağını düşünüp kahırlanarak, oğlumun okulundaki velilerin oluşturduğu ve beni de ısrarla dahil ettikleri “Sınav anneleri” başlıklı veli grubunun Zoom toplantısına girdim. Bir yandan babaların okul/sınav işlerinden yakayı nasıl sıyırdıklarını düşünürken, diğer yandan da Matmazel’in emeğinin değeri ile benimkini farklılaştıranın sevgi olup olmadığına kafa yordum. Karşılıksız emeğimizden faydalananların, sırtlarını bize dayadıkları için bu kadar rahat, sorumsuz, bencil olduklarını, onların yükünü taşımaktan vaz geçtiğimizde, yardıma ihtiyacımız olduğunu açıkça dile getirdiğimizde, domestik faaliyetleri kontrol delisi biri gibi ele almamaya başladığımızda yükümüzün azalma ihtimali olduğunu düşündüm. Sonra dönüp bu yazıyı baştan okudum. Hiçbir maddi karşılık beklemeden yaptığım ve bir profesyonele yaptırılsa servet değerinde olan işlerle, harcadığım duygusal emeği, kelimeleri bold yaparak işaretledim. O koyulukları görünce, o gün yapacağım zorunlu işleri erteledim. “Ev işlerini Marslılar yapsın”, diyerek sokağa çıkıp, kısa bir süre için de olsa özgürleşmeye karar verdim.

 

Funda Cantek Kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.