YAZARLAR

MAGMA: CBHS tartışmalarının sismolojisi ya da Türkiye siyasetinin helezonları

Cumhurbaşkanı olmasının siyasal yapının tamamı üzerinde Tayyip Erdoğan’a muazzam bir güç verdiğini tartışmaya gerek dahi yok. Ancak akılda tutulması gereken ve Erdoğan’ın da aklından hiç çıkartmadığını düşündüğüm nokta da burasıdır ki kendisi de gücünün kaynağının Cumhurbaşkanlığı makamı olmadığının, Cumhurbaşkanı olarak sahip olduğu gücün kaynağının da sadece ama sadece AKP içerisindeki gücü olduğunun farkındadır.

'CABİNET' SİSTEMİ VE TÜRKİYE'DE BAŞBAKAN'IN DOĞUŞU[i]

Tekrar etmeme izin verin: CBHS Tayyip Erdoğan’ın hem AKP hem TBMM hem de siyasal sistemin genelinde kaybetmekte olduğu gücü, yitirdiği iktidarı tekrar kazanma ve hukukî mekanizmalarla bu gücü garanti altına alma operasyonundan başka bir şey değildir. Sırayla izah etmeye gayret edeyim:

  • Cumhurbaşkanlığı makamı, Tayyip Erdoğan’ın hem AKP hem TBMM hem de siyasal sistemin tamamındaki gücünü azalttı; azalttı ne kelime, Erdoğan ve partisi 2015’te iktidarını kaybetti.
  • Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü, sadece ve sadece AKP içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır, ondan türer ve ancak onunla devam edebilir.
  • CBHS, Erdoğan’a başbakanlık kurumunun ona sağlayacağı partisi ve TBMM üzerindeki otorite ile, cumhurbaşkanlığı kurumunun ona sağlayacağı saygınlığı birleştirecek; (Anayasa, TBMM, yüksek yargı, üniversite… de dahil) tüm devlet kurumlarını işlevsiz hâle getirecek (sadece Erdoğan’ın arzularının tezahür ettiği kurumumsular (!) hâline getirecek) yepyeni bir otoriterlik imkânı verdi.

KABİNE VE KABİLE

Önce kabine ve kabileden ne anladığımı açıklamaya çalışayım, sonra da Başbakan’ın doğuşu derken neyi kastettiğim üzerine konuşayım. Kubbealtı Lügati kabile kelimesi için “Aynı soydan gelen ve bir başkanın yönetiminde yaşayan göçebe topluluk, boy” tanımını veriyor. Aman dikkat, kelimemiz kâbile değil kabiledir; ilki ebe kadın anlamında, diğeri, oymak, zümre. Oymak (Moğolca aymag) için Nişanyan sözlüğünde, aşiretten küçük ve aileden büyük birim, klan, kabile anlamlarını veriyor ama aynı zamanda aymag, Moğolcada aynı sınıf, tabakadan olanlar anlamına da sahip. Bir ulusun içinde aralarında din, dil, kültür, ekonomi, kan ve evlilik bağları bulunan ailelerden oluşan göçebe veya yerleşik topluluk, aşiret anlamında kullanmış Kubbealtı Lügati. Benim kabile siteminden kastettiğimden biraz uzakta kalıyor oymak anlamı. Bugünkü çakma [socalled] bakanlar kurulu Damat Bey’in içinde olduğu zamanda bile basitçe bir aile efradı olarak tanımlanamazdı. Ama oymak’ın zümre kelimesinde de belirgin olan “Topluluk, grup, camia, sınıf” anlamları bizim kabile sistemi mantığına hayli yakın. Kabile’yi geniş anlamda, iktidarın nimetlerinden yararlanan iş insanlarından, bürokratlara bir nepotist ağı; “yurttaşa sunulan bir kamu hizmeti” olarak değil ama “yandaşa sunulan parti desteği” olarak dağıtılan mal ve hizmetlerden yararlanan klientalist ağı da içine alacak şekilde bir politik “ingroup-bias” gibi tanımlamak en doğrusu.

Kabine, cabinet, İtalyanca gabinetto; 1600’lerin ortasına kadar Ali Baba ve 40 Haramiler’deki “Açıl susam açıl!” deyince açılıveren gizli depo (secret storehouse) ya da bir nevi hazine (treasure chamber) anlamında. 17. yüzyıldan sonra -de ki kapitalist ulus-devlet formunun şekillenmesi ve parlamenter sistemin bugünkü halini almasından sonra- bakanlar kurulunu imliyor. Kavram, parlamenter sistemdeki bakanlar kurulu ile ya da doğrudan doğruya westminster system ile eşanlamlı kullanılsa yeridir. Başkanlık sistemindeki Türkçe ifadesiyle bakanların oluşturduğu kurul cabinet olarak anılmaz; ABD örneğinde hepsi state secretary’dir. 1920 (nisan)-23 (ekim) Türkiye’sindeki adı icra vekili ve icra vekili heyeti idi. Bakanlar kurulu, Cumhuriyet’le birlikte öğrendiğimiz bir yapılanma. Ancak icra vekili heyetinden bakanlar kuruluna geçiş, asla basit bir dil tercihi değil, kurumsal bir dönüşümdür (meclis hükûmeti siteminden kabine sistemine geçiştir) de aynı zamanda. Cumhuriyet öncesinde her bir bakanlığın işi, meclisin kendi işi olarak addedilirdi. Bugün bakan dediğimiz insanların her biri de meclis içinden, yine her biri ayrı ayrı (içişleri, dışişleri, eğitim, sağlık nafi’a vb.) meclisin bir görevi olan bu işleri yerine getirmek üzere seçilen insanları ifade ederdi. Ortak sorumluluğa sahip bir bakanlar kurulu, bir cabinet system’e geçiş Cumhuriyet sonrasında oldu.

CBHS’ye geçişle birlikte bu kabine sistemi tarumar oldu. Artık yürütme gücünü -idare mekanizmasını- işgal eden ve her biri apayrı tüzel kişilikler olan bakan/bakanlıkların oluşturduğu bir heyet olarak kabine ve onların başında primus inter pares anlamında bir başbakan yok. Hoş, 1983 sonrasının başbakanları hiç de eşitler arasında birinci (primus inter pares) olma anlamında “baş” bakan değil basbayağı amir anlamında başbakandılar. Lâkin ne olursa olsun, bakanlar kurulu bir hukukî/idari/siyasî kurum olarak her daim önemini ve işlevini korudu. Ta ki CBHS’ye kadar. Önce Başbakan’ın doğuşuna bir bakalım.

BAŞBAKAN'IN DÖNEMİ MENDERES İLE BAŞLADI

22 Mayıs 1950 tarihinde Refik Koraltan başkanlığında açılan Meclis'in ilk işi cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Yeni Meclis, Celal Bayar'ı cumhurbaşkanı seçti. Cumhurbaşkanı'nın ilk işi ise Aydın Milletvekili Adnan Menderes'i Hükûmeti kurmakla görevlendirmek oldu. Meclis Başkanı Koraltan'ın oturuma 20 dakika ara vermesinden sonra, Hükûmetin tayin edildiğine dair Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi okundu. Bu tezkere, sadece Menderes Hükûmeti’nin -21. Hükûmet’inin- tayininin değil Tek Parti Dönemi'nin de fiilî ve hukukî anlamda sona erdiğinin nişanesiydi. Menderes'in 22 Mayıs 1950 tarihinde göreve başlayan Hükûmetiyle, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamları arasındaki güç dengesi de başbakanlar lehine değişmeye başlamış; bu tarihten sonra parti ve ülke siyaseti üzerinde belirleyici güç sahibi olanlar cumhurbaşkanları değil başbakanlar olmuştur.[ii] Bu açıdan Menderes'in başbakanlık, Bayar'ın cumhurbaşkanlığı makamlarına gelmeleri ile Türkiye'de bir başbakanın doğduğu şeklindeki iddia yanlış değerlendirilmemelidir. Başbakanlar Erken Dönem Cumhuriyet tarihimizde de hayli önemli simalardır ve bir siyasî ağırlıkları vardır. Örneğin Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde de Başbakan İsmet İnönü, Atatürk'ün Hükûmet üzerindeki kimi tesirlerini engellemeye çalışmış, rahatsızlığını dile getirmiş, siyasî olarak ağırlığını her daim hissettirmiştir. 1937'de toplanan Nyon Konferansı ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı'nın İsviçre'de bulunan Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras'a verdiği talimatlara karşı Başbakan'ın direnerek farklı yönde politikalar izlemeye çalışması, Atatürk Orman Çiftliği'ndeki Bira Fabrikası ile ilgili olarak aralarında çıkan anlaşmazlıklar, Atatürk'ün Başbakan'ın önünde Ziraat Vekili Şakir Kesebir'e yönelik eleştirilerine İsmet İnönü'nün aynı sertlikteki yanıtları, Hatay sorunu ile ilgili görüş ayrılıkları gibi birçok olay da örnek olarak verilebilir ki Erken Cumhuriyet Dönemi’nde de başbakanlar, sadece cumhurbaşkanının emirlerini yerine getiren emir erleri (memurlar) gibi davranmamış, her zaman bir siyasî ağırlığa sahip olmuşlardır. Ancak bu, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Cumhurbaşkanı'nın hem parti örgütü, dolayısıyla TBMM grubu ve genel anlamda siyasetin belirleyicisi, hâkimi olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Menderes'in başbakanlık dönemine kadar siyasetin şoför koltuğunda cumhurbaşkanları oturur. Cumhurbaşkanının siyasî pozisyon ve sıkletindeki değişime dair ilk izleri, CHP'nin Mayıs l946'da gerçekleştirilen kurultaydaki tüzük değişikliklerinde bulmak mümkündür. Bu kurultayda Değişmez Genel Başkanlık statüsü kaldırılmış; genel başkanın, parti milletvekilleri arasından dört yıllık bir süre ile seçilmesine karar verilmişti. Ancak bu değişiklik, ismi ve statüsü ne olursa olsun, İsmet İnönü'nün iktidardan ayrıldığı tarihe kadar hem Cumhurbaşkanı hem de Parti Genel Başkanı olarak siyasetin temel belirleyicisi olduğu ve parti örgütü üzerinde de kesin bir hâkimiyete sahip olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Hatta bu durum, 1947 Temmuz'unda, basında yer alan beyannamesinde vaat ettiği gibi “ ... her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli” olduğunu belirttiği dönemde bile değişmemiş, aynı kalmıştır. DP'nin iktidara gelişi ile birlikte Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasındaki güç dengesinin göreli olarak değişmesine imkân veren ayrıntı ise 7-11 Ocak 1947 tarihinde toplanan Birinci Büyük Kongresi’nde Ana Davalar Komisyonu’nca kabul edilen Hürriyet Misakı’nın 3. maddesinde yer alan ve parti nizamnamesine de eklenen cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması kuralıdır. Hürriyet Misakı’nın üçüncü maddesi şöyledir:

"Devlet Reisliği ile fiilî parti reisliğinin bir zat uhdesinde birleşmemesi esasının kabulü seçim kanununun vatandaş iradesinin…serbest tecellisini, reylerin masuniyetini teminat altında bulunduracak şekilde tadilinin temini, anayasaya uygun olmayan kanun hükümlerinin kaldırılması ve idare cihazının tarafsızlığından doğan ve bir arada mütalaası her vatandaşın yüreğini sızlatan, endişeye düşüren idari tasarrufların nihayete ermesinin ilk şartı olmak bakımından da devlet reisliği ile fiilî parti reisliğinin bir zatın uhdesinde birleşmemesinin kabulü millî hâkimiyet esasının zaruretleri olarak tespit edilmiş ve bu meseleler karşısında parti grubumuzun Meclisteki durumunun günün şartlarına göre mütalaa edilerek bu hususta bir karar alınması yüksek heyetinize bırakılmış bulunmaktadır."

ÜLKEYE VE PARTİYE HÂKİM BAŞBAKAN

DP, muhalefette olduğu bu dönemde, cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığı makamlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmakta ve parti genel başkanlığını, diğer bir ifade ile parti örgütü ve TBMM grubu üzerindeki denetim ve hâkimiyeti başbakana bırakmaktadır. Bunu, muhalefetteki DP’nin, İsmet İnönü’nün hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı olmasına bir tepki olarak okumak daha doğru olacaktır. DP’nin iktidara gelişi ile gerçekleşen ise her ikisi de önemli siyasî ağırlıklara sahip cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki güç dengesinin göreli değişimidir. Bu uygulama, sadece DP iktidarı ile de sınırlı kalmayacak; siyasetin başbakanlar eliyle belirlenmesi ve parti TBMM grubu üzerindeki hâkimiyetin yine onlar ve çevreleri aracılığıyla tesis edilmeleri günümüze kadar devam edecektir. Bu, o kadar belirgin bir dönüşümdür ki başbakanların siyasal yapının başat gücü olmaları durumu, darbelerin ardından cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden muktedir emekli askerler döneminde dahi değişmeyecektir. Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki siyasî güç dengesindeki göreli değişimi sağlayan, cumhurbaşkanlarının partilerinden istifa ederek hukuken de olsa parti genel başkanlığını başbakanlara bırakmalarıyken; başbakanların TBMM’deki gücü ise milletvekili genel seçimlerinde partilerinin müstakbel milletvekilleri olacak milletvekili aday adaylarını belirleme yetkisinden kaynaklanmaktadır. Aslında çoğu partide bu yetki, Kongre’de seçilen merkez karar yönetim kuruluna aittir ancak o kurulun da başkanı olarak parti genel başkanı, partisinin milletvekili aday adaylarının belirlenmesi sürecinde de hâkim bir güce sahiptir. Basitleştirerek ve farklı partilerdeki nüansları dikkate almayarak süreci şöyle özetleyelim: Parti genel başkanı parti teşkilatları, dolayısıyla büyük kongrede oy kullanacak delegeler üzerinde etkilidir. Delegeler, genel başkan ve kongreden sonra en üst karar merci olan merkez karar yürütme kurulunun teşkilinde; merkez karar yürütme kurulu, milletvekili aday adaylarının belirlenmesi sürecinde belirleyicidir. Aslında aradaki mekanizmaların pek de bir önemi yoktur: Partilerin kendi içlerindeki siyasal kırılma ve yeni bir adayın genel başkan olarak zuhur etmesi dönemleri dışındaki olağan süreçlerde parti genel başkanı, o partinin milletvekilleri (ve bir dahaki seçimde onların siyasî kariyerleri) üzerinde doğrudan söz sahibidir. Yine olağan dışı dönemler bir kenara konulursa partinin genel başkanı ile uyum içerisinde olmayan kişinin, en azından o parti içerisinde bir siyasî geleceğinden, o parti içerisinden tekrar milletvekili aday adayı olabilme şansından bahsetmek neredeyse imkânsızdır. Bu de facto durum, parti içerisindeki hamilik ilişkilerinin de doğrudan belirleyicisidir. Partinin, cumhurbaşkanı olarak seçtiği (eski) genel başkanı artık, bir sonraki seçimde milletvekili aday adaylarını belirleme yetkisine sahip olamayacaktır. Hatta parti kongresi üzerindeki etkisi de o kadar sallantılıdır ki cumhurbaşkanı olduğunda partisi üzerinde hâlâ denetimi tesis edebilmek için genel başkanlığa seçtirerek partisini emanet ettiği yeni genel başkanın bile bir sonraki kongrede tekrar genel başkan seçileceğine; o kişi genel başkan seçilse bile eskisi gibi mevcut cumhurbaşkanının (eski genel başkanın) iradesi doğrultusunda o partiyi idare edeceğine dair bir garanti dahi yoktur. Yukarıda çizmeye çalıştığım tabloya dair reel politik örnek mi istiyorsunuz: 1950 sonrası Celal Bayar’a bakın, 1980’lerin sonundaki Turgut Özal’a bakın, 1990 başlarındaki Demirel’e bakın.

TAYYİP ERDOĞAN'IN GÜCÜ MAKAMDAN MI PARTİDEN Mİ? 

Tam da burada, ikinci önermemi hatırlatmanın, tekrar yazmanın zamanıdır: “Tayyip Erdoğan’ın bugün siyasal sistem üzerinde sahip olduğu tüm gücü sadece ve sadece AKP içerisindeki gücüne bağlıdır; ondan kaynaklanır, ondan türer ve ancak onunla devam edebilir.” Cumhurbaşkanı olmasının siyasal yapının tamamı üzerinde Tayyip Erdoğan’a muazzam bir güç verdiğini tartışmaya gerek dahi yok. Ancak akılda tutulması gereken ve Erdoğan’ın da aklından hiç çıkartmadığını düşündüğüm nokta da burasıdır ki kendisi de gücünün kaynağının Cumhurbaşkanlığı makamı olmadığının, Cumhurbaşkanı olarak sahip olduğu gücün kaynağının da sadece ama sadece AKP içerisindeki gücü olduğunun farkındadır. Yukarıda da tartışmaya çalıştım; cumhurbaşkanlığı görevi o kişiye, eski genel başkanı olduğu, sevildiği ve takdir edildiği partisi içerisinde olağanüstü bir saygınlık verecektir; veriyor da. Tartışmaya ne gerek var “Tayyip Erdoğan AKP teşkilatı içerisindeki en saygın, en sevilen kişi”dir. Ancak siyaset biliminde saygınlık ve güç farklı şeylerdir. Birbirlerini besleyebilir ancak birbirlerinden doğmazlar. Güç ayrı şeydir, saygınlık ayrı. Tayyip Erdoğan’ın formel olarak da olsa AKP Genel Başkanlığı’ndan, AKP üyeliğinden ayrılmış olması onun formel iktidarını sıfırlamıştır.[iii] O anda -parti genel başkanlığı ile cumhurbaşkanlığı yeniden birleştirilmeden önce- parti içerisinde sadece saygınlığı vardı. Erdoğan’ın bir Cumhurbaşkanı olarak AKP üzerindeki gücü, iktidarı onun CHP üzerindeki gücü, iktidarından ne azdır ne de fazla. Sadece bir Cumhurbaşkanı olarak gücü çok da fazla değildir; hele hele o cumhurbaşkanı, iktidardaki parti ile tam anlamıyla uyumlu değilse gücü düşünüldüğünden çok ama çok daha azdır. Erdoğan da bu sistem değişmediği sürece sonunun; örneğin Turgut Özal, Süleyman Demirel ya da kendi partisinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi olacağının farkındadır. Her biri kendi camialarının saygın isimleriydi. Ama hiçbiri başbakanlık dönemlerindeki güçlerini devam ettiremedi; saygın ve sınırlı güce sahip birer Cumhurbaşkanı olarak siyasal yaşamlarını noktaladı. Erdoğan, kendisini de bekleyen bu siyasî akıbeti net bir şekilde görmektedir. Başkanlık sistemi adı altında ortaya konan idari revizyonun -CBHS- bu gidişi durdurabilecek tek çözüm olduğunun da farkındadır. CBHS, Erdoğan’ın AKP’de kaybettiği gücü ona verecektir. Başkanlık sisteminin şimdikinden tek farkı, Tayyip Erdoğan’ın bir partili cumhurbaşkanı olması olacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi “Küçük bir ayrıntıdır demeyin, oldukça önemlidir. İki noktayı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Partili cumhurbaşkanı tartışması, siyasî olarak kendisini bir partiye, dünya görüşüne yakın gören bir cumhurbaşkanının olması ya da olmaması tartışması değildir, aksine bir partinin genel başkanı olan ya da olmayan bir cumhurbaşkanı tartışmasıdır.” Erdoğan ‘Taraflıyım!” derken siyasî taraflılığı ima etmekte ancak istediği şey bu değildir. Onun asıl isteği resmî olarak partisinin başında olacağı, böylece yasama organını ve parti teşkilatını eskisi gibi gücü altına alabileceği bir başkanlık sistemidir. Mevcut sistemin cumhurbaşkanının tarafsızlığından beklediği de aslında budur. Yoksa kimsenin kırk yıllık siyasetçilerin cumhurbaşkanı seçildikleri gün tüm siyasî tercih ve geçmişlerini geride bırakmalarını, siyasî kimliklerinden soyunmalarını arzu ettiği yoktur. İşte Erdoğan’ın taraflılık vurgusu da burada anlam kazanıyor. Türkiye’de parlamenter sistemle başkanlık sistemleri arasındaki bir tercih tartışması yaşanmıyor; Türkiye’nin böyle bir sorunu, bir tartışması asla ve kat’a yok. Başkanlık sistemi adı altında yürütülen tartışma, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile yitirmeye, formel dayanaklarından mahrum kalmaya başlayan gücünü tekrar kazanma çabasından başka bir anlam da taşımıyor.

Bu konuyla ilgili yazmaya ilerleyen haftalarda da devam edeceğim. Lütfen eleştirileri ve değerlendirmelerinizi uzun uzun yazmayı ihmal etmeyin.

[i] Yazımın bu bölümünü Mete Kaan Kaynar, “Türkiye’nin 1950’li Yılları Üzerine Notlar” Türkiye’nin 1950’li Yılları, İletişim: 2015’ten aldım.

[ii] 9 Haziran'da resmen DP Genel Başkanlığı'na seçilen Menderes (Hürriyet, 23.05.1950) ve Hükûmeti ile artık Türkiye siyaseti, başbakanlar üzerinden okunmaya başlayacaktır. Cumhuriyet'in ilanından Atatürk'ün vefatına kadar geçen sürede, istisnalar hariç tutulursa başbakanlık koltuğunda sadece İsmet İnönü oturmuştur. Bunun ilk istisnası, İnönü'nün 22 Kasım l924'teki istifasıdır. Ardından kurulan Fethi Okyar Hükûmeti yaklaşık dört ay görev yaptıktan sonra istifa etmiş ve İsmet İnönü 3 Mart l925'te tekrar başbakanlık koltuğuna oturmuştur. İnönü bu görevine, kesintisiz olarak 1 Kasım 1937 tarihine kadar devam etmiş ve bu tarihte başbakanlıktan ayrılarak yerini Celal Bayar'a bırakmıştır. İnönü, yaklaşık bir yıl sonra, Atatürk'ün vefatının ardından, 11 Kasım 1938 ertesinden 22 Mayıs 1950 tarihine kadar cumhurbaşkanlığı makamında görev yapmıştır. İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı'nın ilk aylarında 25 Ocak 1939 tarihine kadar Celal Bayar Başbakanlık koltuğunda oturmuş; bu tarihte istifa eden Bayar, koltuğunu Refik Saydam'a bırakmıştır. Cumhurbaşkanı İnönü, 8 Temmuz 1942 tarihine kadar Refik Saydam ile, 1946 yılı ağustos ayına kadar Şükrü Saraçoğlu ile, geri kalan dört yıllık görev süresince de kısa dönemler itibarıyla Hasan Saka, Recep Peker ve en son olarak da Şemsettin Günaltay ile çalışmıştır. Hiç kuşkusuz her biri siyasal yaşamımızda önemli isimlerdir.

[iii] 29 Nisan 2016 tarihinde yapılan MKYK toplantısında tüzükte AKP Genel Başkanı’na ait olan “il ve ilçe başkanı atama yetkisi” MKYK'ya devredilmesini de (daha doğrusu Erdoğan tarafından bu yetkinin Davutoğlu’nun elinden zorla alınmasını da) bu hususta değerlendirmek mümkündür. Her ne kadar o günkü toplantı sonrasında Davutoğlu, tüzük değişikliği talebinin kendisinden geldiğini açıklasa da değişikliğin MKYK öncesinde Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki bir telefon konuşması ile kuvveden fiile geçtiği, hatta Erdoğan tarafından Davutoğlu’na zorla imzalattırıldığı da tartışıldı. Habertürk (Haber), "İşte AK Parti MKYK'da alınan yetki kararının perde arkası-Gündem Haberleri". Habertürk  29.04.2016 Kubilay AYDIN (2016) /“Erdoğan Davutoğlu Krizinin Geçmişi” Sözcü, 05.05.2016. Zeynep GÜRCANLI (2016), / “Davutoğlu’na Darbe Üzerine Darbe” Sözcü, 30.04.2016


Mete Kaan Kaynar Kimdir?

1972 yılında Ankara’da doğan Prof. Dr. Mete Kaan Kaynar, Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını aynı bölümde tamamladı. Çalışmalarına bir süre Westminster Üniversitesi, Centre for Study of Democracy’de misafir araştırmacı olarak devam etti. Halen Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Türkiye siyasî hayatı ve kurumlarının yapısı, tarihsel dönüşümü, işlev ve işleyişlerini konu edinen çeşitli makale ve kitapların yazarlık ve editörlüklerini yapmıştır. Bunun yanında muhtelif gazete, dergi ve haber platformlarındaki güncel yazıları yayınlanmıştır. Mete Kaan Kaynar, Ankara Dayanışma Akademisi Kooperatifi (ADA), Bilim, Sanat Eğitim, Araştırma ve Dayanışma Derneği (BİRARADA), Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) 5 Nolu Şube ve Özgür Üniversite gibi kuruluşların gönüllüsü, Devrim Deniz, Umut Nazım ve Ekin Eylem’in babasıdır.