Libidonun Abdülhamit’e saldırdığı tek roman: Serap

Mehmet Rauf’un II. Meşrutiyetin ardından “Resimli Roman” dergisinde tefrika edilen 'Serap' romanı Koç Üniversitesi’nin “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi” projesi kapsamında yayımlandı. 'Serap', gençlik takıntısı olan bir adamın libidosunu kontrol edememesinden hareketle doğrudan İstibdat Dönemi’ne saldıran bir roman, daha doğrusu bir novella olarak karşımıza çıkar.

Google Haberlere Abone ol

Koç Üniversitesi’nin 2013-2017 yılları arasında TÜBİTAK destekli yürüttüğü “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi (1831-1928)” projesi kapsamında Mehmet Rauf’un pek bilinmeyen romanı 'Serap' okurla buluştu. Fatma Damak tarafından Latin harflerine çevrilen, dizi editörleri Reyhan Tutumlu ve Ali Serdar tarafından günümüz Türkçesi’ne yazarın üslubu korunarak sadeleştirilerek aktarılan kitap, Mehmet Rauf’un psikolojiye duyduğu ilginin bir ürünü olarak insanın ilginç (!) iç dünyasını yansıtırken, kahramanın taşkın libidosu II. Abdülhamit dönemine en saldırgan eleştiri örneklerinden birini teşkil etmekte.

TARANAN 302 SÜRELİ YAYIN

Tefrika Dizisi 302 süreli yayının taranması sonucunda tespit edilen tefrika eserleri mürettep hâle getiren bir proje. Bu sayede tarihlerde, antolojilerde zikredilmeyen pek çok eser gün yüzüne çıkmış ve bilinmeyen bazı yazın insanları da okurla buluşmuş. Yine bu sayede yazı makinesi Ahmet Mithat Efendi ile yaygın hâle gelerek 1980’li yıllara kadar sürdürülen tefrika geleneğinin izi de sürülmüş. Mehmet Rauf’un II. Meşrutiyetin ardından “Resimli Roman” dergisinde tefrika edilen 'Serap' romanı da dizinin dokuzuncu kitabı olarak raflarda yerini almakta. Genç yaşlarından beri edebiyatla ilgilenen, ilk romanını 14 yaşında yazan, hem ailesi hem de çevresi tarafından romana ilgi duyduğu için alay konusu edilen Mehmet Rauf, 1892 yılının sonunda “Hizmet” dergisine gönderdiği 'Düşmüş' isimli hikâyesi ile Halit Ziya’nın dikkatini çekerek edebiyat dünyasına adım atar. Nitekim, Halit Ziya’nın anılarında Mehmet Rauf’un hikâyesini okuduktan sonra “müstesna bir yaradılış karşısında” olduğunu dile getirdiğini görmek mümkün. Zaten Mehmet Rauf da Halit Ziya’nın eserlerine ilgi duyan, ondan etkilenen genç bir yazar. Yazarın edebiyata ilgisinin babası Hâfız Ahmed Şükrü Efendi’yle gittiği tiyatrolarla başladığı ve genç yaşta Alphonse Daudet, Emile Zola, Gustave Flaubert gibi Fransız yazarlardan etkilendiği düşünülürse o dönemde serpilen realizmin en sağlam temsilcisi olan Halit Ziya’dan etkilenmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Günümüz edebiyat tarihçilerinin Servet-i Fünûn romanının en kuvvetli kalemli olarak Halit Ziya’dan sonra Mehmet Rauf’u göstermesi de bu minvalde tesadüfi olmasa gerek. 1896 yılında yayımladığı bir hikâyeyle Servet-i Fünûn hareketi içerisine dahil olan yazarın, Türkçe edebiyatın ilk psikolojik romanı olarak nitelendirilen 'Eylül' isimli kitabı da aynı dergide tefrika edilecektir. Ancak yazarın 'Eylül' ile yakaladığı şöhret kısa sürecek, 1910 yılında 'Bir Zambak’ın Hikâyesi' isimli metnin pornografik muhtevası yüzünden hem kitabet muallimliği görevini kaybedecek hem de altı ay hapis cezası alacaktır. Bundan sonra yazarın talihi tersine dönmeyecek, hayatı maddi sıkıntılarla geçecek, ileride felç olacak, eşi ve Yakup Kadri’nin çabalarıyla son günlerinde devletten maaş alabilecektir. 'Serap', Mehmet Rauf’un 1909 yılında “Resimli Roman” dergisinin 5. sayısında tek tefrika hâlinde yayımlanan beş bölümlük resimli bir roman. Yine aynı sene Hilal Matbaası tarafından basılan 'Âşıkâne' isimli kitabında yer almakta. 'Serap', Abdülhamit’in istibdadını anlatan az sayıda romandan biri olduğu için bu dönem araştırmalarına kaynaklık da etmekte. Öte yandan Fatma Damak’ın önsözde yazdığı üzere “Mehmet Rauf ’un güncel siyaseti doğrudan ele aldığı ve politik eleştirilere yer verdiği ilk ve belki de tek romanı” olma özelliğini de taşıyor. Nitekim bir vapur yolculuğunda karşısındaki Rum kadının güzelliğinden etkilenerek sefalet ve mahrumiyet içerisinde geçirdiği gençlik yıllarına dönen adamı saadete ulaşamamaktan daha da üzen bir hadise en güzel çağının Abdülhamit dönemine denk gelmesidir:

“Özellikle kendini en çok kederlendiren şey, İstibdat Devri’nin en faal ve en zalim ve en zorba bir zamanına rastgelen bu senelerde aydınlık gençliğinin sevk ve yönlendirmesiyle bütün varlığının amacını oluşturan saadetlerin beş, on hain ve vahşi köpeğin iğrenç keyiflerine, kirli bencilliklerine kurban edilmekte olduğunu bilmesi; adil bir idarede, elbette kendi iktidarında gönülleri hoş etme ve bolluk içinde yaşatmayla görevli olması gereken şefkatli bir hükûmette bu sefaletlerin meydana gelmemesi gerektiği meseleleriydi.” (s.32)

Serap, Mehmet Rauf, Çeviren: Fatma Damak, 176 syf., Koç Üniversitesi Yayınları, 2020.

Bununla birlikte kitapta dikkat çeken bir başka özellik de kahramanın bu dönemi sadece “zalim ve zorba” bir dönem olarak etiketleyip geçmemesi, istibdadın gelişme evresindeki toplumsal süreci irdeleyerek halkın “uyuşukluğu” yüzünden bu rejimin kendini “haklı ve meşru” gördüğünü de eklemesi. Ancak adam bu irdelemesinde pek de ileri gitmez, romanın ikinci bölümünde karşısındaki genç kadının güzelliği onu eşiyle tanıştığı gençlik zamana götürür ve hakikaten de dönemine göre cesur sahnelere görsellerle birlikte yer vermekten kaçınmayan, yer yer merak unsurunu kamçılayarak popüler tarza yaklaşan bir metinle karşılaşır okur:

“O kadar ki iki saat önce sakınma ve tereddüdün olmadığı bir samimiyetle hevesli bir şekilde şakalaşan bu iki âşık gencin üç saat sonra, birbirini isteyen iki vücudun nihayet birbirine kavuşmasından doğan iniltilerle zafer kazanmış ve mutlu olduğunu görürdünüz.” (s.51)

İleride eşi olacak İclal Hanım ile tanışıp, zina eden, sonra durumu kurtarmak için kahraman sıfatına bürünerek onunla evlenen, vapurda gördüğü kızın gençliği ve güzelliği ile birlikte mazideki cinsel serüvenlerinde kaybolan bu adam eve döndüğü vakit eşinin hasta olduğunu öğrenir. Görünüşte bir şey yoktur fakat sadık her insan gibi telaşlanır. Ancak bu telaş kısa sürer zira adam hasta eşinin yanına gidince onun ne kadar solduğunun, yaşlandığının farkına varır. Okur, hasta kadının solan güzelliğinin betimlemesiyle karşılaşır. Bu da yetmez, eşinin yanında olmak, onu desteklemek yerine kadına acımaya başlar adam. Ancak tam burada yazar devreye girer ve dönemine göre ilerici sayılan bir görüşle toplumun kadınlara ne kadar acımasız davrandığını göstererek sosyolojik bir tespitte bulunur:

“Halbuki bu kadın, ancak otuz yaşında bir kadındı; o zaman, hayatımızı düşünüyor ve hayatımızın sağlığımızı koruma ve cildimize özen göstermeye ne kadar aykırı olduğunu, özellikle kadınlarımızın günlerce evlerde kapalı kalmaktan, havasız, güneşsiz geçen hayatlarında, kötü âdetlerimizin sonucu olarak zengin ailelerde bile yeterince beslenilmediği için ne kadar zarar görüldüğünü, kısacası, bütün milletin hayatının nasıl yalnız cahillik ve aymazlığın fena kurbanları olduğunu kabul etmek zorunda kalıyordu.” (s.61)

İSTİBDAT DÖNEMİ ELEŞTİRİSİ

Kahramanın cinsiyetçi tavrının yazar tarafından eleştirileceğini düşünen okur yanılacaktır. Bu tespitten sonra dahi “dünyaya yalnız aşk ve kadın sevgisi” için geldiğine inanan adam sokakta “nefis varlıklar” görüp iştahı kabarırken evde bir “enkazla” karşılaşmaktan yakınmaya başlar. Bu yakınmanın temelinde kuşkusuz, adamın kendisi yaşlansa da eşinin yaşlandığını kabul etmemesi ve her gün evde onu bekleyen sapasağlam genç bir kadını düşlemesi olarak gözükmekte. Hatta adam daha da ileriye gider, kendi yaşlılığı aklından geçince kadının hasta olması içine bir an için su serper fakat otuz beş yaşında yaşlı bir adam olduğunun idrakine varınca içi kaygıyla dolar. Bu kaygıdan hareketle yine İstibdat Dönemi’ni eleştirir çünkü gençliğini doya doya yaşayamamıştır. Oysa hisleri hâlâ çok ateşlidir, libidosu tavan yapmıştır. Dostu da ondan yana destek çıkar ki okur artık “pes” der: “İhtiyarlar için en süslü isteğin on iki, bilemedin on dört yaşında genç kızlar tarafından beğenilmek olduğunu elbette bilirsin!” (s.77)

'Serap', gençlik takıntısı olan bir adamın libidosunu kontrol edememesinden hareketle doğrudan İstibdat Dönemi’ne saldıran bir roman, daha doğrusu bir novella olarak karşımıza çıkar. Mehmet Rauf psikolojiye ilgi duysa da Türkçe edebiyatın ilk psikolojik romanını yazsa da 'Serap'taki adamın dürtüsel düşünceleri, bilinç dışını kusması anlaşılır değil. Adamın libido patlamalarının Abdülhamit’i hedef alması da bu kitabı ilginç (!) kılan özelliklerden biri. Tabii, kitabın muhtevası, yazarın gelgitli tavırları, kendi psikolojisini metne yansıttığını hissettirdiği bölümler “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi (1831-1928)” projesine kesinlikle gölge düşürmemeli zira bu tarz projeler sayesinde araştırmacılar daha çok metne ulaşmakta ve edebiyat eleştirisi kuvvetlenmekte. Yine bu sayede edebiyatın “baba” figürleri de başta feminist eleştiri olmak üzere çok boyutlu eleştiri çalışmalarına da konu olmaktadır.