Ferhat Tunç: Türkiye’de muhalif bir sanatçı olmanın zorluklarını hep yaşadım

'Notaların Öyküsü' röportajlarımıza Ferhat Tunç ile ile devam ediyoruz. Müzisyen Ferhat Tunç ile müzikal yolculuğunu konuştuk.

Haden Öz

DUVAR – Müzisyen Ferhat Tunç, 14 Mart 1964’te Dersim’de doğdu. Tunç, 14 yaşındayken sahne almaya başladı. 1980 darbesinden kısa bir süre önce Almanya’da yaşayan ailesinin yanına yerleşen müzisyen, ilki 1982 ve 1984 yılında olmak üzere iki ayrı albüm çıkardı. 1986 yılında sanat hayatını Türkiye’de sürdürme kararı alan Ferhat Tunç’un Türkiye’deki çalışmaları siyasi gerekçelerle zorlu geçti.

40 yıllık müzik hayatına 24 albüm ve yüzlerce konser sığdıran müzisyenin Zor Zamanlar, İnce Şarkılar adını taşıyan bir de kitabı yayımlandı. Tunç, 2000 yılında Fremuse Dünya Özgür Müzik Ödülü’nü, İranlı sanatçı Mahsa Vahdat ile birlikte paylaştı.

Bir müzisyen olarak Ferhat Tunç için müzik nedir, hayatına ne katıyor, onsuz bir hayat düşünebiliyor mu, bu salgın sürecinde hayatı nasıl etkilendi? İşte tüm bu sorulara yanıt aradık.

‘TANIŞTIĞIM İLK OZAN AŞIK İHSANİ’YDİ’

Dinlediğiniz veya söylediğiniz ilk şarkı neydi, ne hissetmiştiniz?

Dersim merkeze bağlı bir köyde doğdum. Çocukluğum babamın işçi olarak Almanya’da olması nedeniyle dedem ve nenemin yanında geçti. Doğal olarak dedemin Kırmançki söylediği ağıtları duydum öncelikle. Dedem ’38 katliamında annesinin birkaç kelime Türkçe konuşmasının hatırına ölü diye teslim edilen birisiydi, yaşadığı fark edilince Dersim’in ilk hekimlerinden Miste Sılıc’ın yardımıyla hayatta kalması sağlanmış. Yaşadıklarına dair hiçbir şey anlatmazdı ancak ağıt söylerken gözyaşları eksik olmazdı dedemin. ‘Kalik tu çaye berbena?’ diye hep sorarmışım. Yani ilk duyduğum ağıtlar dedemin Kırmançki ağıtlarıydı. Gözyaşları eşliğinde söylenen bu ağıtlar, derin bir acı hissettirir sadece. Daha sonra babam sayesinde radyo ile tanıştık. Kısa dalga üzerinden Budapeşte ve Sofya radyolarını çok dinlerdim. Bu sayede ilk tanıdığım ozan Aşık İhsani idi. Aşık İhsani’den Balta türküsünü çok dinlerdim. Radyonun Türkçe yayını içim haftanın belli gün ve saatini iple çekerdim. Sadece dinlemez, radyonun son sesini açarak bağıra bağıra eşlik ederdim.

Balta türküsünün sözleri şöyle;

odun kırıcıydı adı İlyas’tı
yanaştım yanına yüzünü astı
işin nedir dedim bir küfür bastı
arkasından baltasını biledi
bana bak arkadaş dedim: dedi ne
dedim sen bir vatandaşsın, dedi he
dedim kanunun var, dedi çekil be
arkasından baltasını biledi

İlkokul yıllarımda Aşık Mahsuni’yi dinlerdim. “Yedi yaşına basmadan ihtiyar oldum” türküsünü ezberlemiştim. Bayram günlerinde okulda benim dışımdaki öğrenciler şiirler okurken, ben türkü söylerdim ve bu türkülerin kesinlikle Türkçe olması şart koşulurdu. İlkokula başladıktan sonra ana dilimle birlikte dedemin ağıtlarını da unutmaya başlamıştım.

”DERSİM’İN KÜÇÜK OZANI’ OLARAK HATIRI SAYILIR BİR ÜNÜM VARDI’

Ne zaman müzikle uğraşmaya karar verdiniz?

İlkokulu bitirdikten sonra şehre göç ettik. Dersim Kanoğlu Mahallesi’nde Munzur’un nehrine çok yakın yerde babamın satın aldığı bir eve yerleşmiştik. Kanoğlu’da iyi arkadaşlıklar edinmiştim. Bu sayede devrimci düşüncelerle, devrimci marş ve ağıtlarla buluştum. İlk başardığım şey ise babamın uzun uğraşlarım sonucunda almasını sağladığım bağlama olmuştu. Ardından çok kısa bir sürede çalmasını öğrenmiştim. Bağlamayla ilk söylediğim ağıt Soloqız’a aitti. “Hewa Dere Laçi” ağıdını benden ilk duyan, dedem ve nenem olmuştu. Dedem yine gözyaşları eşliğinde dinlemiş ve gözlerimden öperek beni kutlamıştı. Oysa ben mutlaka okumak ve doktor olmak istemiştim. Dayımın tıp okuyor olmasından kaynaklı bir etkiydi bu sanırım. Sonra doktor olmak yerine iyi bir devrimci olmaya çabaladım. Bu çaba için de, sesimin de güzel olması nedeniyle ağıt ve marşlara merak sardım. Dersim küçük bir yerdi, giderek sesimi duymayan kalmadı. “Dersim’in küçük ozanı” olarak hatırı sayılır bir ünüm vardı! Henüz 15 yaşındayken Dersim’den ayrılmak zorunda kaldım. Almanya’ya, 1979’un sonlarında ailemin yanına geldiğimde elimde babamın aldığı bağlamam vardı. Almanya’ya gelir gelmez zaten devrimci gecelerin vazgeçilmezi oldum! Evet, o zaman artık sadece iyi bir sanatçı olmanın gereğine inandım ve bunu başarmanın heyecanı içinde oldum.

Müzik yapmıyor olsaydınız ne yapardınız?

Doktor olmak istemiştim ancak sanata ve müziğe yönelimim daha baskın çıktı. Müzik, hayatımın pek çok alanında nefes almamı sağladı. Müzik sayesinde fikrimi söylemiş, sevincimi veya hüznümü paylaşmış, derdimi söze dökmüş oluyorum. Güzel bir dünya için sorumluluk üstlendiğimi hissettiriyor bana. Galiba sanat dışında bunların hepsini yaşatacak alan pek yok. Bazen düşünüyorum da sonradan öğrenilecek bir şey olmadığına kanaat getiriyorum, sanki doğuştan sahipmişim gibi geliyor bana. Hayatımın her evresinde ruhumda ve bedenimin her hücresinde hissediyorum.

Keşke çalabilseydim, dediğiniz bir enstrüman var mı?

Sadece bağlamayla yetinmedim, diğer müzik enstrümanlarıyla Almanya yıllarımda buluştum. Çok iyi olmasa da çalıyorum birçok enstrümanı. Amerikalı müzisyen dostum Darnell Summers, müzik adına farklı imkânlar sundu bana. Keman çalmayı çok istedim. Keman çalmak konusunda ne yazık ki başarısız kaldım.

Müziksiz bir hayatı tarif edin desem..

Verimsiz, anlamsız, kapkaranlık bir hayat olurdu herhalde. İfade etme biçimlerimizden olan sanatın estetiği hayatın her alanına, toplumların zihninden kalbine kadar nüfuz ediyor. Bunlar olmadan bir hayatın yaşanabilirliğini düşünemiyorum. Çok farklı alanlarda yoğunlaşmam oldu. Günlük siyasette hiç istemediğim halde aktif olduğum bir süreç yaşadım. Türkiye gibi bir ülkede sorunlu bir alan ve bunun zorluklarını yaşadım. Siyasetin sanatı değil, sanatın yönlendirdiği bir siyaset anlayışına şans tanınmıyor ne yazık ki. Siyaseten var olmaktan başka hiçbir seçeneği olmayanların, sanatçıyı küçümseyen tavırlarını fazlasıyla dert edindim. Günlük siyasetin yıpratıcı, değersizleştiren işlevine karşılık iyi ki sanatçıyım, iyi ki hayatımda müzik var, diyorum şimdi.

Kim ile, ölü veya sağ, aynı sahneyi paylaşmak isterdiniz?

Sanırım bu Aşık İhsani olurdu. Ölmeden önce yaşadığı Diyarbakır’da kendisine ulaşma şansını buldum. Hakkımda çok güzel şeyler söylediğini hatırlıyorum. Budapeşte radyosu sürecini anlatınca çok duygulanmıştı. Evet, ilginç bir buluşma olurdu, diye düşünüyorum. Birlikte “Balta” ile birlikte “üç kişi bir tabuttayız”ı söylerdik.

Sizin belirlediğiniz 5 müzik eseri insanlıktan geriye kalsaydı, listeniz ne olurdu?

Bu listeye mutlaka kendimden bir eseri dahil etmek durumundayım. Bu eserin kendi ana dilimden olmasını çok isterdim. Ancak “Metin’e Ağıt”ın bütün anların ortak acısını tarihe taşıyacak bir ağıt olduğuna inanıyorum. Hewa Dere Laçi (Sıloqız), The Wall (Pink Floyd), Metin’e Ağıt (Ferhat Tunç), Ez Kevok ım (Hesen Cizrevi), Çeşmi Siyahım (Aşık Mahsuni).

‘MUKTEDİRLER SUÇLARINI AKLAYAN MÜZİKLERDEN RAHATSIZ OLMAZ’

Tarih boyunca muktedirlerin diğer sanat dalları gibi müzikle de sorunu olmuştur. Müzisyenler, şarkıcılar, şarkılar yasaklanmış, baskılara maruz kalmıştır. Sizce muktedirler neden müzikten korkuyorlar?

Müzik sadece iyi zaman, keyifli zaman için yok. Anlatan, teşvik eden, tanıştıran, duygularını ve özünü koruyan her şeyi müzikte bulmak mümkün. Bir toplumun neşesi de kederini harekete geçiren faktörleri de muktedirler için korkunç. Onların da itiraz etmediği müzikler var tabii; suçlarını aklayan veya gizleyen, toplumu bomboş bir yaşama sevk eden, sanatın içini boşaltan müziklerden rahatsız olmazlar sadece.

‘BİRÇOK ÜLKEDE TOPLUMLAR, SANATIN HER KÖTÜLÜĞE KARŞI AYAKTA TUTAN GÜCÜNÜ GÖSTERDİLER’

Salgın genel olarak hayatınızı ve özel olarak müzik hayatınızı nasıl etkiledi?

Müzik çalışmalarıma sürgünde devam ettim. Salgın dolayısıyla tabii ki konserlerimiz iptal oldu. Üstelik 40. sanat yılımı Avrupa’nın birçok ülkesinde konserlerle kutlayacaktım, olmadı. Sadece üç konser gerçekleştirebildik. Sanatçılar ve onlara eşlik eden müzisyenlerin gelirleri kesildiği için ekonomik olarak da zorluklar yaşadılar ve kuşkusuz olumsuz olarak etkilendiler. Bu arada müziğin salgın sürecinde insanların iletişim ve dayanışma aracına dönüşmesinden de çok etkilendim. Birçok ülkede toplumlar çeşitli yollarla müzik yaptılar, sanatın her kötülüğe karşı ayakta tutan gücünü gösterdiler.

Genelde internet, özelde sosyal medya sanatın birçok dalını olumlu veya olumsuz anlamda etkiledi. Sizce internetin müziğe en olumlu ve en olumsuz etkisi nedir?

Daha çok kişiye daha kısa yoldan ulaşmanın imkânları arttı tabii. Mesela sürgündeyim ve müziğimi internet yoluyla program yaparak paylaşmaya başladım. Haftalık sosyal medya programlarıyla bunu yapmaya çalıştım. Bana çok iyi geldi ve bu programlarla milyonlarca insana ulaşmanın heyecanını yaşadım. Diğer taraftan kolay ulaşılan her şeyin bir yerden sonra kıymeti azalıyor mu emin değilim ama bir yandan da artık herkes istediğini dinleyebilme şansı ediniyor; yasaklar, engellemeler -tamamen olmasa da- aşılıyor internet yoluyla.

Dinlediğiniz zaman “Ben bunu daha önce nasıl olur da dinlememişim” dediğiniz ‘geç’ keşifleriniz var mı?

Sürekli üretmeye çalışan bir sanatçıyım. Şu an hatırlamasam da dikkate değer bulduklarım tabii ki çok. Ancak farklı ülkelerden yeni sanatçıları tanıma ve dinleme fırsatım da oldu. Mesela Mari Boine’yi dinliyorum bu aralar. Norveç’te birlikte konser de gerçekleştirmiştik. Sami halkının kaybolmaya yüz tutmuş dilinden söylüyor ve Avrupa’da çok seviliyor. Yaptığı müzikten çok etkilendiğim olağanüstü bir sanatçı. “Kobani” albümümde yer alan Dersim yöresine ait Kırmançki “Dere Emırxani” adlı eserde de bana eşlik etmişti. 2000 yılında Dünya Özgür Müzik Ödülü’nü paylaştığımız İranlı Sanatçı Mahsa Vahdat’ı herkesin dinlemesini isterim. Merkezi Oslo’da bulunan KKV prodüksiyondan çıkan “Enligten The Nigt” adlı son albümünü mutlaka dinlemelisiniz.

Son olarak hiç unutmayacağınız ve size “İyi ki de müzik yapıyorum” dedirten bir anınız var mı?

Türkiye’de muhalif bir sanatçı olmanın zorluklarını hep yaşadım. Kendi değerlerinin sanatçısı olanlara hayat hakkı tanınmıyor ne yazık ki. Elli beş yaşımda sürgünde bir hayat yaşamak zorunda bırakılmamın tek nedeni budur. Sahip olduğunuz değerleri tavizsizce savunmanız ve iktidarların savaş politikalarına karşı çıkmanız, “terörist”, “vatan haini” ilan edilmeniz için yeterli sayılıyor. Avrupa’da tam tersi bir durum var. Sanata ve sanatçıya ayrım gözetilmeden değer veriliyor. Birçok festivale davet edildim ve olağanüstü bir ilgiyle karşılıyorlar sizi. Kendi ülkenizde baskı ve sansüre karşı mücadele etmeniz, iktidarların değil halkların sanatçısı olmaya çalışmanızın burada güçlü bir karşılığı var. “İyi ki sanatçıyım” dedirten bir karşılık bu.