Nejat Yavaşoğulları'ndan yeni tekli: Sokaklar sesizdi ama okaliptus orada duruyordu...

Müzisyen Nejat Yavaşoğulları'nın, ‘Okaliptus’ adlı single çalışması müzik insanı Hakan Kurşun'un masteringi ile dinleyiciyle buluştu. Nejat Yavaşoğulları ve Hakan Kurşun ile Okaliptus’u, geride kalana özlemi ve mücadeleyi konuştuk.

Deniz Durukan  dendurukan@gmail.com

DUVAR – Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat Yavaşoğulları yeni teklisi Okaliptus’u geçtiğimiz ay çıkardı. Okaliptus hem melodisi hem anlattıklarıyla bizi kendimize kavuşturma, kıymetli olanı hatırlatma işlevini taşıyor. Bu hatırlatmada dostluk, beraberlik, samimiyet, doğa, idealler, dün ve bugün karşılaştırması da var. Önemli müzik insanı Hakan Kurşun da şarkının kaydını, masteringini yaparken piyanoda Yavaşoğulları’na eşlik ediyor. Bu iki müzisyene Okaliptus’u sordum, onlar da anlattılar…

Nejat Yavaşoğulları, Deniz Durukan ve Hakan Kurşun.

Deniz, su kıyısı hep geçiyor şarkılarınızda. Okaliptus şarkısı da suya olan yakınlığınızı, arzunuzu karşılıyor sanırım. Çünkü okaliptus ağacı gövdesinde su barındıran şifalı bir ağaç. Bunları konuşalım mı?

Nejat Yavaşoğulları: Bu şarkı hızla yaşanmış yıllardan, olaylardan, konserlerden, pandemilerden, trafikten, sömürülmekten bıkmış olmanın getirdiği bir psikolojiyle, duygusallıkla yazıldı. Özünde aslına dönüşü hatırlamak var. Aslında böyle yaşamamalıydık, bize uygun olan bu değil gibi bir duyguyu barındırıyor. Kendime yaşamla ilgili sorduğum sorular bunlar. Yatağa yattığımda, hayalimde, güneş pırıltılarının yansıdığı bir deniz kıyısında, esintisiyle beraber bir ağacın altında, arkadaşlarımlayım. İçimizdeki istek ise dünyayı değiştirmek.

68 kuşağının ruhunu da yansıtıyor tabii bu duygular. Beraber olmanın getirdiği bir güçten söz ediyorsunuz, değil mi?

N. Y: Evet, o ruh var tabii. Az tüketerek çok yaşadığımız bir dönemde yaşadık. Fazla paraya ihtiyacımız olmadan iyi yaşamayı, çok yaşamayı becerebildik. Hayat bugünkü şartların bize dayattığı gibi olmamalı, diye düşünüyorum. Üstelik teknoloji bu kadar gelişmişken, hayat daha basit olmalı.

Peki suya bakmanın ardında evrime bir gönderme var mı? Yaşamın suda başlamasına…

N. Y: Su ile ilgili bir meselem hep var. Senden geldim, sana döneceğim diye… Bilinçaltından bu çıkıyor. “Sen ki dünya denen seyyaredesin, boşlukta uçan bir tozun içindesin, zaman belirsiz…” diye zamanında yazmışım. İnsanın doğada nerede olduğu, hayatının nasıl geçmesi gerektiği hep aklımı kurcalamış, sorular sormuşum bununla ilgili…

Az tüketip çok yaşadık diyorsunuz ya, şimdi ise çok tüketip az yaşıyoruz, hatta yaşamıyoruz gibi bir durum var…

N. Y: Bu meseleye de çok takmış durumdayım. Hep düşünüyor, nasıl çözümler buluruz diye kafa yoruyorum. Mesela elektriği veya başka ihtiyaçlarımızı çok daha ucuza sağlayabiliriz. Meselem, ihtiyaçlarımızı karşılamak için daha çok para kazanmak yerine, insanın kendisine daha fazla zaman ayırması. Büyük kitlelerin sanatla daha çok uğraşacağı, daha güzel bir hayat arzusu bu.

‘BİR TOPLUMUN SANATLA UĞRAŞMASI, YÜCELMESİ DEMEK’

Söyledikleriniz Paul Lafargua’nın Tembellik Hakkı’nı aklıma düşürdü. Daha insanca çalışma koşullarından, insanın kendini bulmasından söz eder.

N. Y: Biliyorum o kitabı. Doğru. Şarkıyı yaparken, tembellikle ilgili bir sözümü çıkarmak zorunda kaldım. Şarkının sesine, ritmine uymadığı için. Ama o hissiyatı taşıyor şarkı. Bu sistem insanın doğasına aykırı. Karl Marx da diyordu; ideal toplum düzeni oluştuğu zaman, insan neye ihtiyaç duyuyorsa, daha az çalışarak onu elde edebilir diye. Geriye kalan zamanda toplum sanatla uğraşabilir. Bir toplumun sanatla uğraşması yücelmesi demek. Birbirine karşı, doğaya karşı, tüm canlılara karşı saygılı olması demek.

Bu şarkı yaş almayla da ilgili. Geride kalana özlem, yaşanmışlıkların hatırlanması, arkadaşlık, samimiyet gibi birçok duyguyu ve kıymeti barındırıyor içinde….

N. Y: Bu özlemden, gençlikte ne kadar eğleniyorduk, geziyorduk, şimdi emekliye ayrıldık ama aklımız hâlâ orada kaldı anlamı çıkmasın. Elbette bir özlem var, ama bu daha çok geçmişteki samimiyete, içtenliğe duyulan bir özlem. Bu şarkı, bugün bunu bulamamanın üzüntüsünün yanı sıra, bir zamanlar bulmuş olmanın da kıymetini taşıyor. Şarkının finalinde okaliptus orada dursun demem de, bugünle bağlantıyı kurmak içindi. Bugünkü saçmalıkları, insana uymayan bu yaşam biçimini irdelemenin, geçmişle bugün arasındaki farkı göstermenin bir işlevi olabilir. Hakan’la beraber çalıştık bu şarkıda. Masteringini, kayıtlarını yaptı. O arkadaşlık duygusu yansıdı bu çalışmaya.

Hakan Kurşun: Sistem daha bireysel bir hayata doğru ittikçe, arkadaşlığı ötelediğimizi, belki bir kenara attığımızı düşünüyorum. Nejat Hoca’nın şarkısının sözleri, aklımdaki soru işaretlerine bir cevap vermiş oldu. Birlikte olmanın, paylaşmanın, birlikte hayal kurmanın, arkadaşlığın getirdiği yaratıcılığın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor şarkı. Ancak sistem bunu yok etmeye çalışıyor. Bireycilik öne çıkarıldığında, tüm bu birliktelik duygusu zedelendi. Bu, sistemin insanın beynini yıkamasını kolaylaştırıyor. Bütün dünyada böyle.

O zaman daha kolay yönetiliyorsun… Ama başka türlü yaşamak da mümkün. Ya da mümkün mü?

N. Y: Kafamızı çalıştırmalıyız. Emek bizde, akıl da bizde. Bunun farkına vardığımızda, başka türlü yaşayabiliriz. Bize dayatılan bu hayatı sarsabiliriz. Bize bunları uluslararası şirketler ve onun buradaki ortakları dayatıyor. Kurulan sistem insanları sömürmeye, cebindeki parayı almaya yönelik. Tüm dünya insanları bunun bir açmaz olduğunun, çelişki taşıdığının bilincine vardığında, belki bazı şeyleri zorlayacak, yeni yaşam adacıkları oluşacak. Kendi balığımızı tuttuğumuzda, kendi sebzemizi yetiştirdiğimizde, belki elektriği bile kendi damımızdan elde ettiğimizde, çok az şeye para ayırmamız gerektiğini göreceğiz. Bazı şeyler daha insanca elde edilmeli. Bu kadar gelişmiş bir teknoloji varken insanlığın hâlâ bu kadar çile çekmesi doğru değil. İnsan, ben bu kadar ağır şartlarda çalışmam diyebilmeli.

Şarkıda yel değirmenlerden söz ediyorsunuz. Ben bunu, hayallerin peşinden gitmek olarak algıladım. Ve bir mücadeleyi de işaret ediyor sanki…

H. K: Kendimizle mücadele ediyoruz. En büyük mücadele insanın zihni…

N. Y: Aklımda bölük pörçük kalan manzaralardan biri de yel değirmeniydi. Sonbahardayız, arkadaşlarla günde dört saat yürüyor, sonra yel değirmeninin dibinde oturuyoruz. Böyle bir görüntü var aklımda. Yel değirmeni varılması gereken bir yeri, yolu işaret ediyor. Daha iyi bir dünyanın peşinde koşmanın metaforu.

H. K: Bir başkasının iyiliğini düşünmek de var işin içinde. Kendimizi o yüzden yok etmiyoruz. Kendimizi yok ederek de bir başkasına iyilik yapamayız zaten. Ama bunun bir dengesi var. Kendimize sahip çıkmak, bir diğerinin iyiliğini de düşünmek demek. Dolayısıyla hepimizin iyi olması anlamına geliyor bu. Ama bunu yok edip bireyselliği ve egoyu öne çıkardılar. Sadece Türkiye’de olanlardan söz etmiyorum.

‘TÜRKİYE’NİN AŞAMADIĞI SIKINTILAR VAR’

Elbette, bu dünyadaki genel bir politika.

N. Y: Dünyada ne oluyorsa buraya da etkileri yansıyor. Biz üçüncü dünya ülkesi değiliz. Öyle diyorlar ama değiliz. Mesela dünyada tango çıkıyor, caz, rock müzik çıkıyor burada da etkisini gösteriyor. Ona Türkçe sözler yazıp söylüyoruz. Bu anlamda ve daha birçok konuda geride değiliz. Ama Türkiye’nin aşamadığı sıkıntılar var. Hâlâ aydınlanma mücadelesiyle dinsel sistemlerin çatışması bitmedi. Bu, şu anda devam eden ve belki de daha uzun sürebilecek bir süreç. Ama 2000’li yıllarda doğan gençlere bakıyoruz, hiç de onların istediği gibi değil. Çünkü globalleşen dünyada, iletişimin sınır tanımamasından dolayı herkesin ortak olduğu noktalar var. Dünyanın ucundaki bir ülkede olan bir olay, buradaki insanı etkiliyor. Onunla iletişim kuruyor, o da buradakiyle ilgileniyor. Genel evrilme, aydınlanmadan yana. O yüzden Z kuşağına şaşırıyorlar. On sekiz yıl içinde yetişenler, anketlerde çıkan sonuçlara göre, bu iktidara oy vermeyecek deniyor. Demek ki çağdaşlığın ve aydınlanmanın gücü bazı şeyleri aşıyor. Ne kadar “dindar ve kindar” bir nesil yetiştireceğiz deseler de, anketler istediklerini yapamadıklarını gösteriyor. Ben de buna inanmak istiyorum.

H. K: Bu söylem onların ütopyası bir anlamda. Ama çok yanlış. Bunun gerçekleşmesi zor. Çünkü bu topraklar çok bereketli ve melez. Çok kültürlü bir yerden söz ediyoruz. Medeniyet tarihinin bütün yolları buradan geçmiş. Bizim Avrupa’yla da çok köklü ilişkilerimiz, kaç yüz yıllık kültür alışverişimiz var. Dolayısıyla burayı Ortadoğu’ya çekmeye çalışmak, sadece Asya ülkeleriyle karşılaştırmak eksik bir perspektif. Bu coğrafyanın kendine has bir dokusu var. Burayı tamamen Ortadoğululaştırmak, bunu çerçeve içine almak büyük bir hata. Bu toprakların derinliğinde münhasır bir bilinç var.

N. Y: Türkiye’de geçmiş kültürlerin yüklü birikimleri, etkileri hala devam ediyor. Biz buna Türk Müslümanlığı veya Türk İslam’ı diyoruz. Yunus Emre’sinden Pir Sultan Abdal’ına, Fuzuli’sine kadar birçok düşünürün, ozanın etkisi, izleri buranın karakterini de oluşturan etmenlerden. Mesela Yunus Emre’nin tasavvuf felsefesindeki yaklaşımı bugünkü diyanetin İslam anlayışıyla aynı değil. Daha insancıl, daha kucaklayıcı. Neşet Ertaş bir söyleşisinde “Sen birisini sevdiğinde kalp başka bir şeyi kabul etmez” diyor. Bu yazılı bir şey değil. Bu bilgi, tarihin derinliklerinden gelen etkinin ortaya çıkmasıyla ilgili.

H. K: Platon’a, Aristo’ya gidiyorsun, Urartu’ya, Pontus’a gidiyorsun. Her yere açılan bir kapı bu coğrafya. Hepsi içimizde var.

Hakan, sana bu konunun dışında, merak ettiğim bir şeyi sormak istiyorum. Aslında buradaki konuşmalarımızla dolaylı da olsa bağlantısı var. İlk üç albümün, Kaos, Kütle ve Kuark adlarını taşıyor. Fizik bilimiyle ilgili terimler bunlar. Döngüleri mi göstermek istedin? Maddeye, kütleye, en temel parçacığa bakarken varoluş mu sorgulandı?

H. K: Evet, döngülerle iç içeyim. Hız ve zaman algısı, izafiyet, atomlar, kuarklar beni çok ilgilendiriyor. Elbette temelinde varoluş meselesi var. Kütle, kaos ve kuark bir üçleme oldu. Bu benim kendimi sorguladığım çalışmalar. Özellikle Kuark, yıllardan beri yapmak istediğim bir albümdü. Dediğin gibi, en temel parçacığa inme arzusu var burada. Aslında meselenin temeli evrime gidiyor. Evrime zekâ da diyebiliriz. Yaşamın zekâsı. Bu zekâ gelişen bir şey. Milyonlarca yıldan beri sürekli farklı formlara dönüşmüş, gelişmiş bir akıldan bahsediyoruz. Biz şu an hâlâ onun nasıl evrimleştiğine şahitlik ediyoruz. Durağan ve sistematik de değil. O yüzden bunun durağan bir şey olduğunun kabul edilmesi veya hiç sorgulanmaması, özellikle de konuştuğum gençlerin bu konuyla ilgilenmemesi beni üzüyor.

Peki, ikinizin bir araya gelmesi nasıl oldu?

N. Y: Biz Hakan’la birbirimizin işlerini takip ediyor, biliyorduk. Ama ilk buluşmamız müziğin dışında, onun bir restorasyon işiyle ilgiliydi. Sonra ona uzun zamandır üzerinde çalıştığım Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndan yaptığım iki şarkıyı dinlettim. Bu olmuş, bitmiş dedi bana. Beş yıl önceydi bu konuşma. Hakan, yaptığı kaliteli çalışmalarla hep aklımdaydı . Şeyh Bedrettin Destanı tamamlandığında mastering ve diğer işler Ada Müzik’te yapılacaktı. Ama ben farklı bir kulak olsun istedim. Hakan’la çalışmak istedim. Onun stüdyosuna bir kere gelmiştim önceden. Oradaki atmosfer beni etkilemişti zaten. Küçük bir yer ama müzik üretiminin merkezi gibi, sizi sarıp sarmalayan bir yer. Biz Şeyh Bedrettin Destanı için çalışırken, karantina günlerinde Okaliptus çıktı. Bizim grubun davulcusu Mert Alkaya çaldı kayıtlarda, Hakan piyanoda eşlik etti, ben de telli sazları çaldım. Klibi Hakan hazırladı, karantinada İstanbul’un boş sokaklarını telefonuyla çeken Mehmet Çağçağ’ın görüntülerini de kullandık. Sokaklar, şehir sessizdi ama okaliptus orada duruyor…