Her şey ne zaman güzel olacak?

Her gün yüzlerce can alıp bütün dünyayı içinden çıkamadığımız bir getto’ya çeviren korona virüsünün de kanıtladığı gibi, hepimiz sadece insanız, biyolojimiz aynı, bu yüzden eşitiz. Sadece eşit olduğumuzu ‘kabul’ etmemiz yeterli. O zaman barışın geldiğini göreceğiz ve ancak o zaman her şey çok güzel olacak.
Refik Epikman (1902-1974), “Bar”, 1928.

Melishan Devrim  melishandevrim@gmail.com

Şarkı, retro polisiye filmlerdeki kovalamaca sahnelerine özgü bir ritmle başlar ve funk sound’una özgü bir iniltiyle devam eder, “Hm, hm, hm, hey, oh, hey, hey”. Bu inilti heceleri aslında bir ağıttır. Afrika’dan Amerika’ya köle olarak götürülünce zorla Hıristiyanlaştırılan siyahilerin kiliselerdeki dini ayinlerine kadar aktararak sürdürdükleri ilkel bir ağıt biçimidir. Siyahilerin ağıtları, 1920’lerde caza, 1960’larda ise blues, soul ve funk’a doğru evrilir. 1960’lardan sonra soul ve funk, çoğunlukla Amerika’da yaşayan siyahilerin ürettiği ve bütün dünyanın sevdiği bir dans müziği türü olur.

Şarkının ağıt kısmından sonra, vokalist konuşmaya başlar, “Şu anda biz sizden biraz daha yaşlıyız… Şimdi bir grupla karşınızdayız. Sizi şimdi 1994’e götürmek istiyoruz. Benim adım CeCe ve ben şimdi sadece size biraz ‘funk’ söyleyeceğim. Aynen şöyle bir şeyler söyleyeceğim, şöyle. Getto.”

Polisiye filmlerine özgü ritm, size kuşatılmışlık, çıkışsızlık ve her an tutuklanabilecek olma korkusuna benzer bir panik duygusunu hissettirirken, “Getto” diyerek size hem şarkının ismini, hem de olayın nerede geçtiğini tek kelime ile anlatan CeCe, ağıt türü inlemelerine devam eder. “The Ghetto”. Şarkının ismi budur. Getto kavramı funk’ta en çok kullanılan temalardan biridir. Siyahilere özgü tok sesiyle size siyahilerin hikayesini anlattığından emin olduğunuz CeCe, ağıt yakarken ‘getto’ dediği anda mekan kafanızda canlanır. Gökdelenlerle çevrili bir Amerikan kentinin eteklerinde, bir kenar mahalledir getto. Dışlanmışların yeridir, Amerika’daki siyahilerin, bakımsız, köhne binalarda, korkunç şartlarda yaşam mücadelesi verdiği yerdir. Getto’da yaşayanlar asla beyaz yakalı olamazlar, mavi yakalı olsalar bile şanslı sayılırlar çünkü getto’da yaşayan siyahilerin düzgün bir iş bulması zordur. Getto’da bu yüzden her türlü kanun dışı iş çevrilebilir. Polis, getto’ların ‘suç’ yuvası olduğunu bilir. Polis beyazdır. Amerika’da bugün bile bir siyahiyi sokak ortasında vurmaktan çekinmeyen türden bir ‘beyaz’dır o polis. Şarkının funk ritmindeki polisiye filmlere özgü altyapı, polisin sürekli mahallenizde tur attığı ve herkese potansiyel bir suçluymuş gibi nefret dolu gözlerle baktığı bir getto’da olduğunuzu hissettirir. CeCe’nin getto’da yaşamaya dair çok şey söylemesine gerek yoktur, müzikteki ritm size getto’da yaşama duygusunu anlatır.

CeCe gibi funk söyleyen biri, hem bir orkestra şefi gibi müzisyenlerini yönlendirir hem de bir hikaye anlatıcısıdır. Bizi 1994’te bir getto’yu hayal etmeye davet eden CeCe’nin şarkısı şöyle devam eder: “Gettodan bahsediyorum. Biz birkaç arkadaştık, bir gün stüdyoda oturmuş, aşktan, barıştan, eşitlikten bahsediyorduk. Gün bize ne getirirse getirsin, inanıyorum. Bazen bütün dünyanın sadece bir getto olduğunu hissediyorum. Sadece bir getto.”

‘DÜNYAYA BİZİM NASIL HİSSETTİĞİMİZİ GÖSTERELİM’

“Bilirsiniz, zor zamanlardır, getto’da yaşam zordur, dayanılmazdır” diyerek ağıtına devam eder CeCe. “Şimdi bir parti yapıyoruz. Şu anda çok ünlü bir ismin aramızda olmasından çok mutluyuz. Ünlü Fred Wesley bugün bizimle. Haydi, Fred, öttür borunu.” Bu takdim cümlesinin aslında argo anlamı da vardır çünkü getto argo konuşulan yerdir. Wesley’nin çaldığı korno (horn) ise en zor nefesli çalgılardan biridir. CeCe’nin takdim ettiği Fred Wesley, o anda solosuna başlar, arka planda aynı polisiye türü funk ritmi devam eder.

CeCe’nin takdim ettiği, 1943 doğumlu Fred Wesley, 1960’lar ve 1970’lerde James Brown ile, 1970’lerin ikinci yarısında ise Parliament-Funkadelic çalışmış, CeCe’den daha eski kuşaktan olan ve gerçekten de ünlü bir trombonisttir. “The Ghetto” şarkısının yapıldığı 1994’te, Fred Wesley 51 yaşındadır. Bu tarihte, bir müzisyen açısından ‘yaşlı’ sayılmasına rağmen, nefesi halen güçlüdür.

CeCe, Wesley’nin solosu devam ederken “Uyanın, haydi herkes, uyanın” dedikten sonra, grubuna groove ritmine geçilmesini söyler. Groove’un hareketli tumba ritmi başladığında, CeCe “Dünyaya bizim nasıl hissettiğimizi gösterelim” der. “Sadece biraz soul, işte böyle,” dediğindeyse şarkı soul tarzının ritmine geçer ve CeCe, “Getto” diyerek iniltisine devam eder. “Bilirsiniz, zor zamanlardır, getto’da yaşam zordur.” Funk’tan soul’a, soul’dan groove’a kadar üç farklı müzik türünü harmanlayan ve çok az lirikle size getto’da yaşayan bir siyah olmayı anlatan Amerikalı vokalist CeCe Rogers, şarkının başında söylediği gibi çok eski bir müzisyendir. 11 yaşındayken onu izleyen James Brown’ın ona CeCe lakabını taktığı söylenir. 1987’de, Atlantic Records’un sanatçılarından biri olan CeCe, caz ve R&B vokali olarak house türünün günümüzdeki en ünlü erkek vokali kabul edilmektedir.

CeCe’nin bir rap sanatçısı gibi sadece hikaye anlatmasını içeren “The Ghetto” adlı şarkı, 1992’de kurulan İtalyan asit caz grubu Jestofunk’un CeCe Rogers ve Fred Wesley ile birlikte ürettikleri ve 1994’te yayınlanan, “Love in a Black Dimension”(Karanlık Bir Boyutta Aşk) adlı début albümde ilk kez yayınlandı, bugünse asit caz klasiklerinden sayılıyor. 1990’lı yıllarda, sosyal medyanın ve Youtube olmadığını, kasetlere ve CD’lere mahkum olduğumuzu hatırlayan jenerasyondansanız, şu bilgi sizin için bir anlam ifade edecektir: 1997’de Billboard dergisinde yayınlanan bilgiye göre Jestofunk’ın bu albümü sadece İtalya’da 50 bin sattı.
“The Ghetto”da, mahallenizde polis arabaları cirit atarken derme çatma bir müzik stüdyosunda oturup sadece aşk, barış ve eşitlik hayali kuran, siyahi bir müzisyen olduğunuzu hayal etmenizi ister CeCe Rogers. Bu hayalleri kurarak müzik üreten insanlar, sizce ‘suçlu’ olabilir mi?

1960’larda siyahiler için getto’dan kurtulmanın tek yolu sanat üretmektir. Müzik, onların dertlerini dünyayla paylaşmalarını sağlayan, dünyanın onlarla empati kurmasını ve siyahilerle beyazların eşitliğinin savunulmasını sağlayacak en etkili yönteme dönüşür.

1990’LARDA SOUL ve FUNK’IN YENİDEN DİRİLİŞİ

Bugüne kadar sadece altı albüm üreten Jestofunk, aslında sadece iki kişidir, DJ MozArt (Claudio Rispoli) and DJ Blade. Kendilerinden önceki kuşağın funk sanatçıları CeCe Rogers ve Fred Wesley ile birlikte yaptıkları bu şarkı, 1990’larda DJ’lerin kullandığı teknolojik imkanlar sayesinde, o dönemde artık ‘retro’ hale gelmiş funk’ı yeniden diriltmeyi sağlayan, başarılı bir işbirliğidir.

1990’ların sonunda, müzik üretiminde teknolojik imkanların artması sayesinde techno’nun yaygınlık kazanması sırasında, yepyeni müzik türleri üretildi. 1960’larda ünlü olup aniden ortadan kaybolan pek çok siyahi müzisyenin unutulmuş üretimleri, 1990’ların sonunda daha fazla altyapı içeren, karmaşık içeriklerle bir anda bütün dünyanın dans müziği haline geldi.

2005’te Rock İstanbul Festivali öncesinde, 20 Haziran’daki Kraftwerk konseri akşamında onlardan önce performans yapacak olan DJ Andy Smith ile yaptığım röportajda, ona ‘retro’ stillerin neden yeniden gündeme geldiğini sormuştum. Ailemden bana kalmış bir plak arşivim olduğunu ancak internet yaygınlaştığında bu plakların dijital versiyonlarını internette arayınca bulamadığımı, bu albümlerin dijital versiyonu ortada yokken 2000’lerde aniden ‘retro’ ritmlerin yeniden gündeme gelmesine çok şaşırdığımı anlatmıştım. 1998’de büyük bir müzik firmasından miks albüm çıkaran ilk DJ olan Andy Smith, 1990’larda İngiltere’de yaşayanların ABD’de kurulup batmış plak firmalarının eski plaklarını toplamaya başladıklarını bana anlatmıştı. 1960’larda ve 1970’lerde kurulup siyahi müzisyenlerin şarkılarını yayınlayan müzik firmalarının çoğu, çoktan batmıştı. O dönemde tanınmayı başaramayan müzisyenlerin çoğu da yaşamı yitirmişti. ABD yasalarına göre, telif hakkının boşa çıktığı (kamuya ait olduğu) ilan edildiyse, bu tip albümlerdeki içerik telif ödenmeden kullanılabiliyordu. Andy Smith bu şekilde, telif hakkı kalmamış albümleri toplamakla yıllarca uğraştığını anlatmıştı. Telif hakkı olan eski albümlerdeki müzikleri ise gerekirse telifini ödeyerek veya izin alarak 30-45 saniyelik parçalar halinde alıp mikslemek telif hakkı kanununa göre mümkündü. DJ’ler, 1990’ların sonunda, 1970’lerde batmış plak firmalarının plaklarını özellikle arayıp bulup bunlardan yeni üretimler yaptıkça hip-hop ve R&B ortaya çıkmaya başlamıştı. Andy Smith, bu şekilde plak toplayıp miks üreterek bir DJ albümü bastırabilen ilk kişiydi.

Smith, 2005’teİstanbul’daki bir rock festivalinde sahne alacaktı ama 2000’li yılların başında artık dünyada rock değil, R&B rüzgarları esiyordu. Türkiye’deki müzisyenler, organizatörler, DJ’ler, müzik yazarları ve gazeteciler olarak aynı kuşaktan olan biz bile artık rock’ın bittiğini, bizim bile yaşlandığımızı, bu festivallerin Türkiye’deki müzik kültürünü yeni nesillere aktarmak için son şansımız olduğunu hisseden bir avuç insandık. Zaten 2010 yılından sonra İstanbul’da rock festivalleri giderek azaldı, geriye başarısını sürdürebilen birkaç iyi müzik grubu kaldı. Türkiye’deki gruplardan dünya sahnesine ulaşabilenler ise bir elin parmaklarının sayısını, ne yazık ki halen geçmiyor.

2000’li yılların ortasında, İstanbul’da yapılan rock festivalleri ve konserlerinin duyurulması için uğraşırken müzik kanallarında, “seks satar” mantığıyla üretilmiş ve sadece kalçasını sallayan kadınların şarkıları yayınlanıyordu. Dünya değişiyordu, müzik de öyle. R&B kliplerinin görsel mantığından rahatsız olsak da Amerika’da köleliğe mahkum edilen siyahilerin 19.yüzyılın sonundan kalma ağıtlarından çıkan caz, blues, soul ve funk gibi türler, rock üretenler kadar R&B üretenler için de ilham kaynağı olmaya devam ediyordu.

Müzik tarihine, sanat tarihinin perspektifinden baktığımızda, tıpkı sanat akımlarında olduğu gibi müzikte de her türlü başarılı üretimin değişerek, dönüşerek, güncellenerek, uyarlanarak sonraki nesillere aktarıldığını görürüz. Sanat elbette tarihten, siyasetten ve ideolojiden ayrı düşünülemez çünkü sanatçı yaşadığı çağa ayna tutan kişidir. Sanat eğer bir ideoloji amacıyla üretiliyorsa propagandadır. Gerçek sanat ise bir ideolojinin insanların üzerindeki etkisini anlatmak amacıyla üretilmişse dünyayı değiştirme gücüne sahiptir. Bu noktada, “The Ghetto” şarkısındaki gibi soul ve funk müzik, siyahilerin dertlerini dünyaya anlatması ve eşitlik talep etmesi açısından ‘propaganda’ değil, sanattı. Tıpkı doğup büyüdüğümüz bu topraklarda, yüzyıllar boyunca üretilmiş türkülerin propaganda değil, sanat olması gibi…

TÜRKÜLERİN ETNİK TECHNO’YA DÖNÜŞMESİ

Farklı ülkelerde üretilip dünyaya yeni versiyonlarla tanıtılan Dünya Müziği (World Music) kavramı yine 1960’larda ortaya çıkıp 1980’lerde ticarileşmeye başladı. Bu akımda üretim yapanların amacı da soul ve funk üretenlerle aynıydı. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların birbirlerinin sanatsal üretimlerini paylaşarak barış ve eşitlik bilincine ulaşmasıydı. Müzik üretiminin dijitale dönüşmesi sürecinde, etnik caz, etnik deep house gibi türler ortaya çıktı. Etnik kökenli şarkıların dans ritmleriyle harmanlanmasından oluşan bu yeni türlere, Türkiye’den katkıda bulunan en önemli ismin Selda Bağcan olduğu söylenebilir. Bu anlamda Bağcan, hem Türkiye’de üretilmiş türkülerin gelecek nesillere aktarılmasını hem de bütün dünya tanıtılmasını sağlıyor. Bağcan, TV’lerde yayınlanacak kliplerde kalça sallayacak biri olmadığından, saray davetlerinin onur konuğu listesinde elbette yer almıyor ama müzik tarihi açısından baktığımızda Türkiye’de üretilen müziği dünya sahnesine aktarmayı başaran isimlerden biri. Ne demek istediğimi anlamak için, “Katip Arzuhalim”in yeni versiyonunu dinlemenizi özellikle tavsiye ederim.

Türkiye’de üretilmiş türkülerin, tıpkı siyahilerin müziği gibi aslen ağıt niteliğini taşıdığını düşündüğümüzde, türkü üreten müzisyenlere, sistemden ve ideolojiden şikayetlerini dile getirerek müzik üretiyorlar diye ‘suçlu’ diyebilir miyiz? Osmanlı döneminde türkü söylediği için yargılanan, hapse atılan birini biliyor musunuz? Şahsen bilmiyorum. 1920’lerden sonra ABD’de getto’larda müzik üreten siyahileri hiç kimse ‘suçlu’ ilan etmedi, aksine müzik şirketleri adı sanı bilinmeyen isimlere albümler yaptılar ve o albümler, az önce bahsettiğim gibi bugünün müziğini bile halen etkiliyor.

Derdini sanat üreterek anlatan bir insan ‘suçlu’ olabilir mi? Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde, ne zaman derdini sanat üreterek anlatan insanlar sanat yaparak ‘suç’ işlemiştir? Bugün, açlık grevi yüzünden yaşamını yitiren Grup Yorum üyelerinin cenazesine bile saldırılması, bu ölümlere üzüldüğünü söyleyen bir hakime ‘inceleme’ başlatılması gibi sıralamaktan bile yorulduğum olaylar, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir vicdansızlığa kapıldığımızın göstergesidir.

Hiçbir sanatçının, derdini anlatmak için kendini feda etme eylemi yapmadığı bir ülkede yaşamayı diliyorum. CeCe Rogers’ın şarkısında söylediği gibi, aşkın, barışın ve eşitliğin geleceği bir dünyaya inanıyorum. Çünkü her gün yüzlerce can alıp, tıpkı şarkıda olduğu gibi bütün dünyayı içinden çıkamadığımız bir getto’ya çeviren korona virüsünün de bize kanıtladığı gibi, hepimiz sadece insanız. Biyolojimiz aynı, bu yüzden hepimiz eşitiz. Sadece insan olduğumuzu ve bu yüzden eşit olduğumuzu ‘kabul’ etmemiz yeterli. O zaman barışın geldiğini göreceğiz ve ancak o zaman her şey çok güzel olacak. Daha önce değil.