Salgından 'ilk etkilenen' müzik dünyası ne istiyor?

Korona virüsü salgının her alanda etkilerini hissettirdiği bugünlerde, albüm çalışmaları sekteye uğradı, konserler iptal edildi ya da ertelendi. Müzisyenler Hüsnü Arıkan, Serenad Bağcan, Gülce Duru, Eylül, Rewşan, Cenk Taner ve Taner Öngür ile menajer Burçin Gülbahar, prodüksiyon amiri Çağrıhan Yapıcı, görsel yönetmen Recep Yılmaz ve MESAM Yönetim Kurulu üyesi Ali Haydar Timisi salgın döneminden müzik dünyasının nasıl etkilendiğini, salgının ekonomik boyutlarını, geleceğe dair endişe ve beklentilerini anlattı.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - 16 Mart günü, İçişleri Bakanlığı hazırladığı “Coronavirüs Tedbirleri” konulu ek genelgeyi 81 il valiliğine gönderdi ve 17 Mart’tan itibaren tiyatrolar, sinemalar, konser salonları ve gösteri merkezlerinin faaliyetleri süresizce durduruldu. Nisan’da yapılacak olan İstanbul Film Festivali ve sinema filmlerinin gösterim tarihleri bir bir ertelendi, tiyatro oyunları, konserler iptal edildi ve bilet ücretlerinin bir kısmı seyirciye iade edildi.

Geçtiğimiz hafta, korona virüsü salgını ve tiyatro bağlamında ele aldığımız kültür sanat ortamının bu haftaki ayağı müzik sektörü. Müzik dünyasının salgın dönemini nasıl deneyimlediğini, bu dönüşümün hem kişisel hem de ekonomik boyutlarını, sanat alanında örgütlenme meselesini ve geleceğe dair tahayyüllerini, endişelerini, beklentilerini müzisyenler Hüsnü Arkan, Serenad Bağcan, Gülce Duru, Eylül, Rewşan, Cenk Taner ve Taner Öngür ile menajer Burçin Gülbahar, prodüksiyon amiri Çağrıhan Yapıcı ve görsel yönetmen Recep Yılmaz ve MESAM Yönetim Kurulu Üyesi Ali Haydar Timisi ile konuştuk.

Taner Öngür: Dijitale pek sıcak bakmıyorum açıkçası, playlistlerde ondan bir parça, bundan bir parça var. Müzik yapan insanları pek önemsemeyen ama onların yaptığı müziği tüketen bir yaklaşım. Çünkü müzik yapan insanlar için bir albüm bir konsepttir, bir yazarın hikâye kitabı gibidir. Birbiriyle ilişkisi vardır şarkıların, ya da bir konu ele alınmıştır.

‘BU DURUMDAN ETKİLENENLER AİLELERİ İLE BİRLİKTE 500-550 BİN KİŞİ CİVARINDA’

Korona virüsü salgınıyla birlikte konser salonları, sahneler, kayıt stüdyoları kapatıldı, albüm çalışmaları sekteye uğradı, konserler iptal edildi ya da ertelendi. Sahnede izlediğimiz, evde, sokakta şarkılarını dinlediğimiz müzisyenler dışında bir de görmediğimiz, ama arka planda çalışan, albümlerin hazırlanmasından konserlerin düzenlenmesine kadar geniş bir alanda emek veren çok sayıda müzik insanı da şu anda gelirlerinden yoksun kaldı.

Emekçiler, salgın nedeniyle olağanüstü bir durum yaşanan bu günlerde bu süreci nasıl karşıladı?

Taner Öngür: Moğollar grubundayım tabii, onun dışında da başka bir mesleğim yok. 13 yaşından beri bu işi yapan bir insanım. Öyle hasbelkader geçiniyorum. Ama şöyle, konserlerden kazandığım parayla geçiniyorum. Kirayı, elektrik faturasını ödeyip ayakta kalıyoruz. Bir de teliflerden ufak çapta bir şeyler geliyor, mütevazı bir hayat sürebiliyorduk. Birden bire kesildi. Bir ay daha idare edebilirim ama sonra ne olacak bilemiyoruz. Umudumuz bu salgının bitmesi ve insanların yeniden bir araya toplanabilir hale gelmesi. Çünkü şöyle bir şey var, müzik kitleseldir. Hatta rock’n roll her zaman kitlesel bir şeydir. Hiçbir zaman, evde tek başına oturup rock’n roll yapan bir insan görmedim. İşte ben yapıyorum şimdi mecburen. Mecburiyetten oluyor. Çalıyorum akustik gitarla kah bahçede, kah odada; kaydediyorum, paylaşıyorum. Bunu yapmamdan hoşlanan, bunu izlemek isteyen birileri olduğunu gördüğüm için devam ediyorum. Yoksa zorla dinletecek halim yok kimseye. O kötü bir durum. Bir de bu koskoca bir sektörde müzisyenler var, konserlerde ses sistemi kuranlar, ses çalışanları, roadie’ler var, o sahneleri kuranlar, konserlere transport yapan şoförler var. Yani çok geniş bir sektör ve hepsi bir anda, pat ortada kaldılar.

Serenad Bağcan: Bu durum biz müzisyenlerin alışkın olduğu bir durum. Ülkemizde her ne olursa, bundan ilk etkilenenler müzisyenlerdir. Hayallerinin, emeklerinin peşinde koşan bu insanlar yaratıcıdırlar da. Eninde sonunda bir yol bulunacaktır. Ama ekonomik olarak önümüzdeki belirsiz zamanları düşündükçe biraz tedirgin oluyorum doğrusu.

Cenk Taner: Müzisyenler olarak bakarsak, krizlerde en büyük darbeyi yiyen sektördür her zaman. Savaşlarda da, bu tip salgınlarda da, hep böyle olur. Sosyal güvenliğin, sosyal güvencenin ne kadar eksik olduğu ortaya çıktı. Yalnızca müzisyenlerde değil, her yerde ortaya çıktı. Yani anlaşıldı ki “Her şey sermaye için sevgilim” durumu var.

Gülce Duru: Salgın, belirlenmiş konser, turne ve diğer performanslarımın en yoğun olduğu zamana denk geldi. Elbette bu çok moral bozucu. Ekonomik olarak müzisyenler kadar, performanslar ve ön sürecinde görev alan herkes çok olumsuz etkilendi. Sosyal güvencemiz, belirlenmiş haklarımız ve düzenli gelirimiz yok malum. Bu sektörün dışında olanlar, müzisyenlerin yüksek gelirlere sahip olduğu yanılgısındalar. Çoğumuz bu durumda değiliz. Geliri yüksek olan popüler isimlerin de beraber çalıştıkları onlarca insan var. Ve tabii her ekip, değişen ölçülerde, göründüğünden daha kalabalık. Ben ailemle yaşadığım için şanslıyım. Aslında müzik yapabilmem de bu güvenceye sahip olmam sayesinde. Kısıtlı gelirimle bir ev geçindirebilmem, dışarıdan sigortamı ödeyebilmem söz konusu değil.

Burçin Gülbahar: Esas sorun, işin konser ve etkinlik tarafında yaşanmakta. Haziran ayına kadar şu an iptal ettiğimiz 30’un üzerinde konser mevcut. Bizlerin en yoğun iş zamanı Nisan ve Mayıs ayıdır. Sektörün birçok kolunu besleyenler (artist, organizatör, ulaşım, teknik, konaklama vs.) bu süreçte işsiz kalmış durumda. Bu durumdan etkilenenler, bir organizatör arkadaşımızın yaptığı hesapla, aileleri ile birlikte 500-550 bin kişi civarında. Türkiye’de müzik sektörünün sorun çözme kabiliyeti dünyanın birçok ülkesinden çok daha hızlı ve başarılıdır. Uzun yıllardır birçok sorunla ve kötü olayla karşılaştığımız için hepsine karşı bir refleks ve stratejimiz vardı. Bu sefer çalışmadığımız bir yerden sorunla karşılaştık. En büyük endişem bu işin emekçileri ve çalışanlarının süre uzadıkça karşılaşacağı ekonomik sorunlar.

Rewşan: Sanat üretim pratiklerimiz, yıllardır alıştığımız ve rahat ettiğimiz tüm alanlar değişti. Bu pratikler, çok bireysel tanımlamaları olan bir alan olduğu için, sektörel anlamda bir vaziyetten söz etmek zor. Bu süreçte yaratıcılık, bireysel ve mahrem bir alan. Kimisi bu üretimini zaten evine kapanarak yapıyordur ve kendi psikolojisini yönetmek zor olmamıştır. Kimisi için ise insanla temasla, çiçekle, kuşla söyleşmekle gidilen bir yoldur. Bu bağlamda kendi adıma ziyadesiyle zorlandığımı söyleyebilirim.

Rewşan: İlk etapta dinleyici ile bağını koparmayıp ilişkini sıcak tutmak, ikinci etapta da bu durgunluğu yönetme noktasında ilk akla gelen dijital platformlar oldu. Özellikle belli bir dijital birikimi olmayan sanatçılar, Youtube başta olmak üzere geçmiş dönem yaptıkları projeleri, konser etkinliklerini daha sık dijital platformlara yüklemeye başladılar. Bunun yanında çoğu zaman emeği görülmeyen müzik işçilerinin çok daha büyük bir ekonomik krizle yapayalnız bırakıldıklarını biliyoruz.

Hüsnü Arkan: Asıl zorlukla karşılaşanlar, işe gitmediklerinde bir ay sonrasını getiremeyecek durumda olan ücretlilerle sağlık çalışanları. Onların hayatlarındaki değişiklikler çok daha keskin. Sorunlarının çözümü çok daha acil. Olan bitene bakıyorum da sistemin bu sorunlara çalışanlardan yana çareler üretebileceği konusunda hiç ışık görmüyorum. Geleceksizlik ve belirsizlikle nasıl mücadele etmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Hükümetler de pek biliyor değiller. Doğanın içinde yaşıyor olduğumuzu galiba sil baştan öğrenmemiz gerekiyor ki bu konuda da çok iyimser değilim.

Eylül: Şanslıyım ki benim stüdyom evim, üretim sürecim bu sebeple salgından olumsuz etkilenmedi, hazırlamakta olduğum albümün zamanlamasında bir değişiklik olmadı, fakat uzun süredir emek verdiğim canlı performans boyutu pek tabii sekteye uğradı.

Recep Yılmaz: İşsiz olarak yaşıyorum. İş alanına dair bir değişiklik daha yok, yapacak bir iş de yok haliyle. Ekonomik olarak zaten aydan aya anca yaşayan insanlardık. Şimdi daha da sıkıntılı bir halde bekliyoruz. Bu süreçte insanların bağış ve kampanyalar ile gözü boyanan bir halk olmamasını dilerim. Halkı halk kurtarır, sözün yetkinin ve kararın yönetim takımına değil halka geçtiği güzel günleri göreceğiz. Elbet bu süreçler de bitecek. Bu salgın sürecinde ceplerini düşünen insanlar yerine dayanışmayı büyüten bir halk olmayı umut ediyorum.

Çağrıhan Yapıcı: Genelde en ufak bir durumda ilk duran müzik sektörü olurdu. Bu sefer berberinden taksicisine, lokantacısından ticaret yapan insanlara kadar etkiledi. Tabii müzik sektörü en ufak olayda iptal ve ertelemelere sıklıkla gittiğinden biz bir nebze alışığız. Başka sektörlerdeki insanlar için durum içinden çıkılamaz bir problem haline geldi. Halbuki bu tarz sıkıntıları yılın 4 ayı yaşayan bir sektörüz. Tabii ki ekonomik olarak çok büyük etkilendik herkes gibi. Kira, faturalar ikinci plana atıldı ve öncelik olarak yeme-içme durumlarını minimal şekilde devam ettirmeye çalışıyorum. Kendi içinde, maddi manevi olarak ekibine, arkadaşına gücü yettiğince destek olan bir kesim olduğunu görüyorum. Ailelerimiz de, kendi imkânları doğrultusunda yanımızda oluyor. Ama bu konuda açıkçası sinirlendiğim bir konu var: Bu tarz yardımların sosyal medyada reklam açısından kullanılması. Anlamsız ve çıkarcı buluyorum, krizi fırsata çevirmek gibi algılıyorum bunu. Ortada olanı durumumuz elverdiğince paylaşma dönemindeyiz. Sadece müzik sektörü olarak değil insanlık olarak el ele verip birbirimizi koruma ve yardım eli uzatmakla mükellefiz. Bu insani bir görevdir.

[inline-ads adscode='gdad-news-inline' orientation='box' adnum='1' /]

‘SANAT ÜRETİM PRATİKLERİMİZ YILLARDIR ALIŞTIĞIMIZ VE RAHAT ETTİĞİMİZ TÜM ALANLAR DEĞİŞTİ’

Salgın nedeniyle gündelik hayat pratikleri değişime uğradı, dolayısıyla üretim süreçleri de farklılaştı. Bu sürecin insanlarda oluşturduğu “Bir şey yapmalıyım, yeni bir şey öğrenmeli, üretmeliyim” düşüncesinin müzisyenler üzerindeki etkisi nedir? Müzik sektörüne emek verenler bu süreci nasıl yaşıyor?

Taner Öngür: Ben uzun süredir Youtube’da kendi çektiğim videolar, ya da Barışarock festivalinden videolar paylaşıyordum. Kendi ilgilendiğim konularla ilgili, kendi şarkılarımla ilgili, vintage gitarlarla ilgili şeyler yapıyordum. Simdi de her gün ya da iki günde bir şarkı kaydediyorum. O şarkıyı hatırlamak, çalışmak gibi de bir faydası oluyor, unutmuyorum. Bir şekilde de evdeki çalışmalarımı paylaşmış oluyorum. Sevenler de seviyor. Youtube kanalında para da kazanılıyormuş, bilmiyordum ben. Youtube’dan mesaj geldi son günlerde aktif olduğum için. Bin abone sayısı lazımmış benimki daha 651’de, o yüzden daha var. Zaten para kazanma durumunda işler hemen değişiyor, hemen o duruma gelmesin istiyorum. Böyle daha özgür, rahat ve samimi oluyor. 4375 diye bir ekip var Moğollar dışında, gitarist arkadaşım Haluk Önol var Heybeliada’da, benim gibi. İki yaşlı toplanıp arada çalışıyoruz. Moğollardan davulcu Cemal ve basçı arkadaşım Arif Ortakbaş da geliyor. Ama salgın sürecinde ara verdik. Son üç yıldır da Tantana Records’da plak yapıyorum. 2017’den beri üç plak çıkardık ama bütçemiz nedeniyle az sayıda basabiliyoruz. Şimdi bu senekini hazırlıyoruz bir yandan.

Rewşan: Şu sürece adaptasyon hiç kolay değil. Yoğun bir konser trafiğinden, etkinlik ve iletişim döneminden çıkıp beklenmedik bir şekilde evde kalmak, ilk etapta zorlandığın, fakat kaçınılmaz olarak bedenen ve ruhen alışmak zorunda kaldığın bir süreç. Pek çoğumuzun albümleri yeni çıkmış, yıllardır üzerinde çalıştığımız projelerimiz yeni olgunlaşmışken, kendimizi güvende hissetmediğimiz ve hiçbir şeyin kontrolümüz altında olmadığını düşündüğümüz bir döneme girdik. Sanat üretim pratiklerimiz, yıllardır alıştığımız ve rahat ettiğimiz tüm alanlar değişti. Bu pratikler, çok bireysel tanımlamaları olan bir alan olduğu için, sektörel anlamda bir vaziyetten söz etmek zor. Bu süreçte yaratıcılık, bireysel ve mahrem bir alan. Kimisi bu üretimini zaten evine kapanarak yapıyordur ve kendi psikolojisini yönetmek zor olmamıştır. Kimisi için ise insanla temasla, çiçekle, kuşla söyleşmekle gidilen bir yoldur. Bu bağlamda kendi adıma ziyadesiyle zorlandığımı söyleyebilirim.

Cenk Taner: Biz de herkes gibi evdeyiz. Belki daha çok evde gitar çalıyoruz, ben evde çocuklara gitar öğretiyorum, öyle bir yararı oldu. Kitap okuyoruz, öyle geçiyor. Ama üretim sürecinde ne oldu derseniz pek bir durum yok çünkü bizim jenerasyon, hatta dünya böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyor. Ve işte ne olacak ne bitecek bilemiyoruz.

Serenad Bağcan: Her şeyin bir anda durabilmesi ve durabiliyor olması beni çok şaşırttı. Yaşadığım rutinlerimi, yapmak istemeyip de zorunlu olduğum için yaptıklarımı, önceliklerimi, ertelediklerimi sorgulamaya başladım. Bize sunulan, dikte ettirilen ve bize normal gelen şeylerin aslında ne kadar anlamsız olduklarının farkına vardım. Bireysel olarak, bu dönem yaratıcılığımı kamçıladı.

Gülce Duru: Bu süreci müzik çalışarak ve çeşitli uğraşlarımla meşgul olarak geçiriyorum. Mesleki olarak eksik gördüğüm yönlerimi geliştiriyor, takı tasarımı yapıyor, okuyorum. İlle de üretmeliyim diye bir kaygım yok, o da başka şekilde stres kaynağı çünkü. "Biraz durmak iyidir bazen" diye düşünüyorum, daha meditatif bir süreci, nefes almayı, enerji toplamayı mümkün kılıyor. Önümüzdeki günlerde beste yapma ihtimalim elbette var ama bunun için kendimi zorlamıyorum. Bu süreci daha çok ruh sağlığımı korumaya çalışarak geçiriyorum diyelim, en önemlisi bu bence.

Hüsnü Arkan: Süreci herkesin yaşadığı gibi yaşıyorum. Ekonomik, psikolojik yansımalara karşı kuyruğu dik tutmaya, bir yandan da hastalıktan korunmaya çalışıyoruz. Haliyle günlük çalışma süresi de biraz arttı. Okuyup yazarak ayakta kalacağız.

Eylül: Şu sıralar hem bir müzisyen hem de bir dinleyici olarak yeni şeyler çıksa diye bekliyorum, bir insanın engel tanımazlığı bir sürü başka insana umut olarak dönüyor bence.

Burçin Gülbahar: Bizler için çok değişik bir süreç. Sektördeki birçok insan ilk defa bu kadar çok evde vakit geçiriyordur. Ben çıkacak olan albümlerin taslaklarını hazırlamakla ve planlamalarını yapmaya çalışıyorum.

Çağrıhan Yapıcı: Bu süreçte olabildiğince çok müzik dinlemeye çalışıyorum. Hatta eskiden olduğundan daha çok müzik dinleyip bir türlü sevemediğim müzikleri de anlamaya çalışıyor ve iş alanımla ilgili olan kısımlarını inceliyorum. Ama tabii enerjimi düşürecek, beni karamsarlığa çekecek müziklerden uzak duruyorum. Mesela çok sevdiğim Nick Cave’i dinlemiyorum. Enerjimi, umudumu daha yukarıda tutmak için, kendimi yalnız hissetmemek için, daha çok iş yaptığım ve bir aile gibi olduğum müzisyenlerin ve sanatçıların albümlerini dinlemeyi tercih ediyorum. Seslerini ya da müziklerini duyunca onlarla bir aradaymış gibi hissediyorum kendimi. Sık sık haberleşip sohbet ediyor birbirimizle ilgili geçmiş yıllardaki anılarımızı konuşup biraz kafa dağıtıyoruz. Süreçle ilgili olumsuz paylaşımlarda da bulunmamaya çalışıyoruz. Geçmiş dönemde çalıştığım ve müzisyenlerle de iletişimi kesmedim bu dönemde. Arayıp hal hatır sormak, nasılsın bir şeye ihtiyacın var mı, demek bile insanı güzel hissettiriyor.

Hüsnü Arkan: Ekonomik, psikolojik yansımalara karşı kuyruğu dik tutmaya, bir yandan da hastalıktan korunmaya çalışıyoruz. Haliyle günlük çalışma süresi de biraz arttı. Okuyup yazarak ayakta kalacağız.

‘ONLİNE KONSER MESELESİ ASLINDA TAM BİR BIÇAK SIRTI’

Dijital dinlemeden doğan teliflerin katkısı olsa da, geçimlerini canlı performanslardan kazanan müzisyenler bu süreçte dijitale yöneldi. Sanal konserler düzenleniyor, kimileri Instagram’dan canlı yayın yapıyor, kimileri Youtube’dan eski konser görüntülerini paylaşıyor. Müzik dünyasına emek verenler bu zaruri dijitalleşme hakkında ne düşünüyor?

Taner Öngür: Dijitale pek sıcak bakmıyorum açıkçası, playlistlerde ondan bir parça, bundan bir parça var. Müzik yapan insanları pek önemsemeyen ama onların yaptığı müziği tüketen bir yaklaşım. Çünkü müzik yapan insanlar için bir albüm bir konsepttir, bir yazarın hikâye kitabı gibidir. Birbiriyle ilişkisi vardır şarkıların, ya da bir konu ele alınmıştır. Ama Youtube ayrı bir olay, bana daha anlamlı, daha yakın geliyor. Herkes kendi kanalını yapıyor, kendi şarkılarını koyuyor. Orada bir kitaplık oluşuyor. Bir de Bandcamp’te bir konserimi yayınladık. Tantana Records’dan Reha önerdi, bootleg tarzında canlı konser yayınlayabiliriz dedi. İsteyen dinliyor, isteyen paylaşıyor, isteyen de download ederken gönlünden ne koparsa bir ücret ödeyebiliyor, istemeyen ödemiyor. Plak gibi değil tabii, o ayrı bir olay.

Rewşan: Bu sürecin, dijital dünyayla teması az olan müzisyenleri de bu alana çekerek biraz daha güçlü bir bireysel şirket ve paylaşım ağı yaratacağını ve bu alanın güçleneceğini söyleyebiliriz. Dijital konserler ve tiyatrolar dünyada 2000'lerin başından beridir revaçta ve son dönemde oldukça kaliteli bir seviyeye gelmişti. Bu mevzu Türkiye'de online bilet satan firmaların da gündemindeydi. Hem fiziki, hem dijital bilet satmaktan söz ediyorum. Canlı yayın araçlarıyla bu işi yapmayı planladıklarını duyuyorduk. Fakat görünen o ki Türkiye'deki şartlar henüz elverişli değildi. Şimdi yaşadığımız süreçte, insanların canlı yayınlara, dijital konserlere aşina olmaları, buradan sevdikleri sanatçılarla iletişim kurabildiklerini görmeleri ileride, kaliteli dijital yayın yapan konser organizasyonlarının başlamasına da zemin oluşturabilir.

[inline-ads adscode='gdad-news-inline' orientation='box' adnum='2' /]

Recep Yılmaz: Online konser meselesi aslında tam bir bıçak sırtı, 15-20 kişilik ekiplerle yapılan bir müziği tek gitar ve sanatçı ile ham halde sunmak dinleyici için bir motivasyon kaynağı olduğu kadar müziği çok basite indirgemek de oluyor. İki tarafı da sıkıntılı bir durum. Tek büyük eleştirim olacaksa online konserlere, sponsorlu para karşılığı yapılan yayınların geliri kime gidiyor o meçhul, konserlerde sahne üstü ve arkasında olan emekçilere destek oluyor mu bu konserler yoksa direk sanatçının cebine mi gidiyor, orası meçhul. Salgın sonrası ise tehlikeli bir süreç bekliyor aslında, herkes konser vermek için çabalayacak ve büyük bir rekabet ortamı oluşacak ve bu müziğe özellikle zarar veren bir şey. Umarım sanatçılar ve organizatörler kontrollü davranırlar.

Serenad Bağcan: Ben dijitalden tiyatro izlemeyi veya bir konser izlemeyi istemem ve şu güne kadar da hiç izleyemedim. Sahnenin büyüsü, hazzı farklı, doyumu bambaşka. Konser dediğimiz şey, sanatçı ile izleyici arasındaki bir etkileşim. Bunun arasına bir dijital perde çekmek benim hoşuma gitmez.

Cenk Taner: Her şey online oldu işte, çok bağımlı hale geldi herkes. Bu da kötü mü iyi mi bunu ileride göreceğiz. Ben de iki hafta önce bir online konser yaptım. Gene istiyorlar, gene yapacağız ama ne zaman bilemiyorum.

Gülce Duru: Salgın sonrası elbette duruma bağlı olarak yavaş yavaş normalleşme süreci başlayacaktır diye düşünüyorum. Belki beklediğimizden kısa, belki de daha uzun sürede. Yani insanların bir araya gelmesiyle gerçekleşen konser pratiğinin yok olacağını sanmıyorum. Dijital konserlerin yaygınlaşması bilet alarak konsere gitme eylemini azaltır mı bilemiyorum. Bu yönde de dile getirilen bir endişe var. Ama kolektif bir ritüel olan konserin yerini tutamayacaktır. Sürekli bir salgın döngüsüne girmediğimiz takdirde eski pratiğe geri dönülecektir diye düşünüyorum. Geçenlerde Yavuz Hakan Tok’un bir yazısına denk geldim. “Başlarım Sektörün Çarkına” başlıklı yazıda katıldığım noktalar var. Sektörün tehlikede olduğu konuşulmakta fakat dikkat çektiği nokta; sektördeki aktörlerin, halihazırda günü kurtarma peşindeyken, memleketin müzik hayatına katkıda bulunmayarak bizzat sektöre zarar verdiği yönünde. Müzikal yaratımların değeri tıklanma sayısıyla, yapay listelerle, şişirme rakamlarla ölçülmekte, bir yarış içinde kısa yoldan popülerlik hedeflenip kısa vadede düşünülmekte, arz patlamasıyla niceliğin niteliğe üstün gelmesine sebep olunmakta, aynı isimlerin sistematik arzıyla yeni seslere alan tanınmamakta.

Eylül: Kimse için kolay bir süreç olduğunu düşünmüyorum. Sanatın gücünü hissetmek adına ilginç bir dönem.

Eylül: Kimse için kolay bir süreç olduğunu düşünmüyorum. Sanatın gücünü hissetmek adına ilginç bir dönem. Özellikle müzik dünyasında, çağın hızı ve teknolojik gelişmeler dolayısıyla doğan hızlı tüketimden kültürüyle ilgili söylenirdim. Üretim sürecinin yükünü maddi manevi kaldıramaması ve karşılayamaması gerekçesiyle. Fakat şu sıralar hem bir müzisyen hem de bir dinleyici olarak yeni şeyler çıksa diye bekliyorum, bir insanın engel-tanımazlığı bir sürü başka insana umut olarak dönüyor bence.

Burçin Gülbahar: Bu sürecin belirsizliğinin müzik dinleme alışkanlıklarını değiştirdiği muhakkak ama bunun kalıcı mı yoksa tamamen süreç ile alakadar mı bunu yaşayıp göreceğiz. Salgın sürecinde dijital medyada dinletilerin olması insanları pozitif yönde etkilediği bir gerçek ama bunları konser olarak değerlendirmek de bir o kadar yanlış bence. Salgının ardından uzunca bir süre her şeyin tekrar aynı rutine girmesini beklemek hayal olacaktır; bir küçülme olacağı kesin ama bunun boyutunu şuan kestirmek pek mümkün olmayacak. Bu sürece göre yeni stratejiler ve planlar yapmak gerekecek kesinlikle.

Çağrıhan Yapıcı: Çoğu müzisyen evinde ve artık günümüz teknolojisinde çoğunun evinde iyi ya da kötü minik stüdyoları bulunmakta. Çevremdeki müzisyen arkadaşlarımdan gördüğüm dinlediğim kadarı ile herkes evde üretiyor ve süreç normale döndüğünde daha çok farklı müzik dinleyeceğiz. Belki de bu müzikler ve sektöre yeni giren arkadaşlar sayesinde bir çok kişi iş sahibi olacak. Online konserleri destekliyorum tabii ki. Müziğin iyileştirici gücü bu zamanlarda hepimize ilaç gibi geliyor. Hatta uzun zamandır çalıştığım bir sanatçının canlı yayın konserine video konferans yolu ile tüm ekip katıldık geçenlerde. Güzel diyaloglar yaşandı. Ekibi sahneye çıkarıyormuş gibi heyecanlandım. Geleceğe dair umutluyum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak biliyorum ama eskisinden daha farklı güzel olacağını hissediyorum. Benim şahsi bir önerim var. Sanatçılar, gruplar ve ekipleri online konserler dışında da birlikte bireyler yapabilir. Mesela her ekipten birkaç kişi toplanıp geçmiş zamanlardan ya da başka konulardan belki de müzik üzerine sohbet edebilir. Bu tür hikayeler ve sohbetler böyle bir süreci birkaç saat olsa da eğlenceli hale getirebilir.

Gülce Duru:  Yaşamakta olduğumuz, sektör ve emekçilerini ciddi şekilde sarsan kriz sürecinde bu konularda farkındalık gelişeceğini ve inisiyatif alınacağını umuyorum. Dayanışma, belirlenmiş haklar, ekonomik ve sosyal güvence, temsiliyet, sektörün kendi kendine katkı sağlayacak biçimde işlemesi için adımlar atılmalı.

‘BU KONUDA DA MEKÂNLARIN, ORGANİZATÖRLERİN, MÜZİSYENLERİN TAVIR BİRLİĞİ İÇİNDE DAVRANMALARI ÖNEMLİ’

Hem sahne önünde hem de sahne arkasında günlük kazanıp günlük yaşayan çalışanların geçimini sağlayabilmesi için gerekli bir mesleki oluşum henüz yok. Kimi müzisyenler online bağış kampanyaları gibi etkinlikler düzenlese de, bu adımlar tekil ve yetersiz kalıyor. Müzik emekçilerinin, bu sürece dair beklentileri ve istekleri neler?

Taner Öngür: Ankara’da müzisyenler bir birlik kurup belediyeye başvurmuşlar, Mansur Yavaş da bu konularda öncü bir belediye başkanı olarak ortaya çıktı artık. Onlara hemen bir imkân sağlamış. Bir form dolduruyorlar, nakit ve gıda yardımı alabiliyorlar. Ama İstanbul müzisyenleri çok daha büyük bir kitle. Bir de İstanbul’da müzik son 20 yıldır sendikalaşma, dayanışma, birlik gibi kavramlar dışında daha çok şirketleşme, reklam sektöründen iş kapma gibi çok bireysel ve gibi acımasız bir rekabet ortamı yaşadığı için İstanbul’da birlikler oluşamıyor. Ama bu tip girişimler var, bu da sanırım iyi bir şey. Müzisyenler veya müzik sektöründe diğer çalışanların da birlikler kurup sendikalaşıp federasyonlar, şu veya bu şekilde örgütlenmesine yol açabilir o açıdan önemli bir fırsat sayılabilir.

Rewşan: Henüz sektörün öngöremediği, nice alışkanlıkların yön değiştireceğini söylemek mümkün. Örneğin MESAM, MÜYORBİR, MSG gibi mesleki örgütlerimizin, ekonomik destek bir yana, daha önemlisi psikolojik olarak dağılan müzik işçileri ile iletişim kurmamaları, hiçbir platformdan onlarla temas etmemeleri ve sürece dahil olduklarını gösteren en ufak bir ibarenin olmayışı, salgın sonrasında pek çok müzik işçisinin, bu örgütlerin varlık nedenlerini ve meşruiyetlerini daha yüksek sesle sorgulayacakları bir dönemin başlayacağı kanaatindeyim.

Cenk Taner: Bu salgın iyileşmelere yol açarsa ne ala. Yani böyle devam etmemesini umuyoruz. MESAM, MSG, MÜYORBİR var ama bu süreçte onlar da kapalılar. Buradan bir müzisyenler sendikası doğmasını dilerim. Çoktan olmalıydı bu. Öyle bir şeye yol açarsa harika olur tabii ki ama bu yıllardır konuşulan bir şeydi, salgından önce de. Ama açıkçası ne olur bilemiyorum, bu bir soru işareti yani. Bu iyileşmelere yol açarsa ne âlâ. Yani böyle devam etmemesini umuyoruz. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Burçin Gülbahar: Konser ve etkinlik sektörünün bir derneğinin, meslek birliğinin olmaması bu zorluklarla baş başa kalmamıza sebep oldu. Bu sürecin en önemli artısı böyle bir meslek birliğinin kurulumu için hareket geçilmesi oldu.

Gülce Duru: Müzisyenlerin ve müzik emekçilerinin herhangi bir şekilde örgütlenmesi mevcut değil. Bazı Avrupa ülkelerinde sanatçılara tanınan, sosyal devlet anlayışıyla “intermittence” statüsü (aylık-yıllık belirli performans saatini doldurup belgelemek ve gelirden yüzde vermek kaydıyla, çalışılmayan sürelerde aylık bağlanması, sosyal sigortanın sağlanması vb.) bizim uzak olduğumuz bir uygulama. Yaşamakta olduğumuz, sektör ve emekçilerini ciddi şekilde sarsan kriz sürecinde bu konularda farkındalık gelişeceğini ve inisiyatif alınacağını umuyorum. Dayanışma, belirlenmiş haklar, ekonomik ve sosyal güvence, temsiliyet, sektörün kendi kendine katkı sağlayacak biçimde işlemesi için adımlar atılmalı. Bu adımların sağlayacağı dönüşüm yalnızca kriz zamanında değil olağan süreçte de çalışma koşullarında ve diğer alanlarda fark yaratacaktır. Normal zamanda da, performans ve emek ücretlendirmesinde, çalışma koşullarında, sözleşmelerde standartların yokluğu, sağlık sigortası ve emeklilik haklarının yokluğu çok büyük sıkıntılarımız. Ayrıca, olağanüstü durumlarda ilk önce konserlerin iptal edilmesinden her zaman mustaribiz. Umarım sektör dışında olup da mağduriyetimizi anlamayan toplum da karantina sürecinde yaşadıkları iş ve gelir kaybı sebebiyle bir nebze olsun empati kurmayı başarabilir. Bu konuda da mekânların, organizatörlerin, müzisyenlerin tavır birliği içinde davranmaları önemli.

Hüsnü Arkan: Bizim sektörde çalışanların ezici çoğunluğu sigortasızdır, teminatsızdır. Günlük kazanırlar ve günlük yaşarlar. Çalgıcıların, menajerlik ve organizasyon işlerinde çalışanların, çekim ve kayıt ekiplerinin tamamına yakını şu anda işsiz. Bu insanların ne yiyip içtiklerini bilmiyoruz. Bunlar dayanışmayla altından kalkılacak sorunlar değil.

Serenad Bağcan: Salgının sonrasında her şey değişecek gibi görünüyor. Kültür sanat ise çok daha fazla etkilenebilir, yeni alışkanlıklar kazanabiliriz, salgın öncesi zamanlarımızı özleyip, yeni durumlara direnç geliştirebiliriz.

‘BİZ YÜZDE 99’UN İÇİNDEYİZ. YÜZDE 1 AYRI BİR TELDEN ÇALIYOR’

Salgın tehlikesi geçtiğinde her alanda olduğu gibi, müzik sektörü, müziğin üretim ve paylaşma süreçleri de bu süreçte değişime uğrayacak. Müzisyenler ve müzik sektöründe çalışanlar nasıl bir gelecek öngörüyor, endişeleri ve temennileri ne yönde?

Hüsnü Arkan: Kâhin değilim ama bu öngörüsüzlük karanlığı, hükmünü her alanda uzun bir süre sürdüreceğe benziyor. Kültür alanı da bundan payını alıyor, alacak. Bunun hiçbir açıdan olumlu bir yanı yok. Yalnızca şu var; belki sistemi eleştirmeyi öğrenebiliriz. Hepimiz aynı gemideyiz palavrasına karşı sesimizi yükseltebiliriz. Adam aşıyı Afrika’da deneyelim diyor. Başka bir adam masasına yığdığı aşılarla poz veriyor. Bu nasıl aynı gemide olmak?

Eylül: Bilinmezlik, korku, değişim, bunlar hepimizi gitgide huysuzlandırıyor, fakat unutmamak lazım ki zaten kendi kurduğumuz bir sistemde yaşıyoruz. Şartların gerekliliklerine uyum sağlarız, geçici durumlara adapte oluruz, kalıcı değişiklikleri yavaş yavaş sindiririz, dönüşür, yeni bir sistem kurarız.

Taner Öngür: Ekonomi ve geleceğe bakabilmek konusunda tamamen bir belirsizlik ve ortada kalma duygusu var. Ama teselli eden bir durum var. Ben yalnız değilim bütün insanlık böyle diyorsun. Ama tabii insanlığın bir yüzde birlik kısmı var. Biz yüzde 99’un içindeyiz. Yüzde 1 ayrı bir telden çalıyor, ayrı bir âlem. Sermaye çevrelerinden, zenginler, yönetimler, hükümetlerden bahsediyorum. Hoş, belki onların da sonu gelecek. Bakacağız, göreceğiz hep birlikte. Ama yüzde 99’la aynı kaderi paylaştığım için bir teselli buluyorum açıkçası. Sonuçta insanlar dayanışmayla, tarihte durumlar hep bunu gösteriyor, ancak dayanışmayla birlikte yeni bir düzen kurup hayatlarını yaşayabiliyorlar. Ben kendi adıma şunu söyleyeyim, insanlarda da bunu fark ediyorum, insanlar yeniden toplum olarak bir araya gelip etkinliklere, konserlere büyük bir coşkuyla katılacaklar. Bunun kıymetini anladık. Hakikaten, bir arada olmak, duyguları paylaşmak çok keyifli bir şeymiş, çok değerli bir şeymiş daha doğrusu. Bunu şimdi hepimiz evlere tıkılınca anladık. Biz çok özledik konserde sahnede çalmayı. Bir de özellikle arkadaşlarla çalabilmek. Arkadaşlarla beraber müzik yapmayı da özledim. Bu aslında hepimiz için bir deney, bir eğitim esasında. Hayatla ilgili güzel bir ders oluyor.

Rewşan: Pek çok sanatçı ve grup bu süreçte gişede sergiledikleri projelerini, dinleyiciye dijital platformlarda ücretsiz sunmaya başladılar, daha önce var mıydı bilmiyorum ama ilk kez Amed Şehir Tiyatrosu Kürtçe tiyatro oyunlarını Youtube üzerinden paylaşmaya başladı, pek çok sanatçı "grup online" olabilecekleri aplikasyonlar keşfedip, evde kayıt almaya başladılar. Bütün bunların dışında; Türkiye'de uzun süredir yerine oturmayan bir dönüşüm sancısı yaşanıyor biliyorsunuz. Sektör, nitelikli ve ünik yeni beste üretmekten uzak. Para kazanmaya yönelik olan bu çark, bunu temin ettiği an, ağzını musluktan çekmiyor. Ana akım ve ona yakın dönen bu çarkın kurtuluşunun açıkçası kendi folkloruna dönmek olduğu kanaatindeyim. Belki de ana akım ve onun kadar yeri olan alternatif diye tabir edilen müzik akımları bu süreçte biraz daha kendilerine döner, yeniden keşifle beraber; folklorla dünya müziğini bir araya getirebilecekleri sürdürülebilir, samimi ve gerçek edebiyattan beslenen bir yola koyulurlar.

Cenk Taner:  Bu salgın iyileşmelere yol açarsa ne ala. Yani böyle devam etmemesini umuyoruz. MESAM, MSG, MÜYORBİR var ama bu süreçte onlar da kapalılar. Buradan bir müzisyenler sendikası doğmasını dilerim

Cenk Taner: Tabii bu işin psikolojik etkileri de olacak. Evet virüs hafifledi, çıkabilirsiniz dendiğinde de insanlar ne kadar rahat gidecekler konser salonlarına bir süre? Gelecekler mi? Bu sinema, tiyatro, tüm kültür sanat dalları için geçerli. Bu bayağı bir zaman alacak. Psikolojik boyut çok önemli.

Gülce Duru: Kriz sonrası süreçte kültür hayatının canlanması için devlet, yerel yönetim ve özel sektörün demokratik ve kapsayıcı olacak şekilde katkıda bulunmasını da temenni ederim tabii ki, kim bilir belki olağanüstü durum olağanüstü olumlulukta gelişmelere gebedir. Ben karamsar olmamaya çabalıyorum. Sanatçı, onun yaratımını alımlayan bireyler ve bu süreçte bu buluşma için emek veren tüm aktörlerle sanatın her dalında çok sayıda kişiden oluşan bir zincire, ağa dahiliz hepimiz. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte normale dönme, canlanma ve iyileştirme için hepimize görev düşmekte.

Serenad Bağcan: Salgının sonrasında her şey değişecek gibi görünüyor. Kültür sanat ise çok daha fazla etkilenebilir, yeni alışkanlıklar kazanabiliriz, salgın öncesi zamanlarımızı özleyip, yeni durumlara direnç geliştirebiliriz.

Burçin Gülbahar: Dünyada ve Türkiye’de müzik bir değişim içindeydi; bağımsız albümlerin, alternatif müzisyenlerin yükselişe geçtiği bir süreç başlamıştı; bu sürecin tamamlanıp ana akım müzikte bir takım değişiklikler olacağı zaten belliydi ama virüs ile beraber bu değişim çok daha hızlı oluşacak diye düşünüyorum. Her şey bittiğinde alternatif diye konuşulan müzisyenlerin ana akımın baş aktörü olduğu bir değişimle karşılaşabiliriz. Salgının sonlanmasının ardından müzikseverlere büyük iş düşecek; müziğin devam etmesi onların elinde ama bu süreçte herkes evde kalsın. Ülke olarak bu salgından en az hasarla ve en kısa sürede çıkış bulalım.

Çağrıhan Yapıcı: Hayat elbet bir gün normale dönecek. Bilim adamları, sağlık çalışanları canları pahasına bunun için yoğun mesai içindeler. Hepsine minnettarız. Konserler, festivaller, imza günleri tekrardan başlayacak. Hatta eskisine göre daha hareketli bir sektör bizi bekliyor diyebilirim. Ama tabi bu savaştan çıktıktan sonraki insan psikolojisi normalleşme sosyalleşme durumları beni bir nebze endişelendirmiyor değil. İster istemez bilinçaltımızda bir süre devam edecek bu süreç ve yaşadıklarımız tanıklık ettiklerimiz. İlk başlarda bu yüzden ufak ufak vites artırarak normalleşme sürecine gideceğiz gibi öngörüyorum.

Recep Yılmaz: Salgın tüm dünyayı etkiledi, patronlar hariç. Aslında öngörü meselesi halka ya da sektöre mal edilemez. Kendini belirli bir noktada gören bir devlet bir pandemi olmasa bile çıkmaza girilecek kriz boyutlarını düşünmek ve planlamakla yükümlüdür ancak iyice damarlarımıza işleyen siyasal İslam sadece kendi cebini düşünen patronlar ve yöneticiler oluşturdu için öngörülemez bir kriz haline geldi bu durum. Konser iptal edilmesinin de bu ülkede en kolay durum olduğunu onca gördük zaten bunun için konser dışındaki alanlarda var olmaya çabaladı hep müzisyenler. Malum en ufak bir krizden ilk etkilenen kültür ve sanat etkinlikleri oluyor bu ülkede.

MESAM Yönetim Kurulu Üyesi Ali Haydar Timisi: İhtiyaç sahibi sanatçıların sıkıntılarının giderilmesi için tedbirler alınması gerekiyor. İşte müzik alanında faaliyet gösteren meslek birlikleri ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın öncelikli olarak gündemlerine alması gereken konu da budur. Eser sahibi, yorumcu ve icracı sanatçıların kısa vadede nefes almalarını sağlayacak projelerin acilen hayata geçirilmesi gerekiyor.

MESAM'IN TALEPLERİ NELER? 

MESAM Yönetim Kurulu Üyesi Ali Haydar Timisi: İçinde bulunduğumuz krizin en önemli sonuçlarından biri insanlar üzerindeki psikolojik travmalar olacaktır. Şu an yaşadığımız hastalık endişesi öyle birdenbire üzerimizden atabileceğimiz bir şey değil gibi görünüyor. Bu virüs tamamen ortadan kalksa bile insanlar birbiriyle tokalaşmak, sarılmak, toplu olarak bir araya gelmekten uzunca bir süre kaçınacaklardır. Müzik özelinde düşünecek olursak bir konsere gitmek yüzlerce insanla dolaylı olarak yakın mesafede bulunmayı gerektiren bir durum olduğuna göre insanlar yakın bir gelecekte bu gibi kalabalık etkinlikle çok da ilgi göstermeyebilirler. Dolayısı ile sahne emekçileri hem kısa vadede, hem de orta vadede mevcut sıkıntıları yaşamaya devam edecekler gibi görünüyor. Bu sebeple ihtiyaç sahibi sanatçıların sıkıntılarının giderilmesi için tedbirler alınması gerekiyor. İşte müzik alanında faaliyet gösteren meslek birlikleri ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın öncelikli olarak gündemlerine alması gereken konu da budur. Eser sahibi, yorumcu ve icracı sanatçıların kısa vadede nefes almalarını sağlayacak projelerin acilen hayata geçirilmesi gerekiyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR