Çağdaş sanatta rastlantısal bir antagonizma: Hiwa K

Türkiye’deki sanat ortamının bugüne kadar Hiwa K gibi uluslararası alanda isim yapmış önemli bir sanatçının sanat pratikleri üzerine detaylı bir dosya oluşturmaması rastlantısal değildir. Açıkçası Hiwa K’nın uluslararası bir sanatçı olması da rastlantısal değildir. Bana kalırsa rastlantısal olan Hiwa K’nın bir şekilde yaşıyor olması ve ‘Halepçe Katliamı’ ile tamamıyla rastlantısal bir şekilde karşılaşmaması hatta kim bilir, belki de kıl payı kurtulmasıdır. Hiwa K’nın 2011 yılında ’’Bu Limon Elma Tadıyor’’ (This Lemon Tates of Apple) isimli video çalışmasında bir gönderge olarak işlediği Halepçe Katliamı'nı ele alıyor ve videonun esas özünde ölümün ve yaşamın ıskalanmaya, rastlantıya kalmış bir olgu olarak gösteriyor.

Fatih Tan

Berlin’de yaşayan ve üretimlerini heykel, video, performans, müzik gibi farklı disiplinlerle ortaya koyan günümüz çağdaş sanatın en önemli isimlerinden birisi olan Hiwa K. Kürdistan’ın Süleymaniye şehrinden. Hiwa K, çalışmalarında ağırlıklı olarak mekânlar arasındaki aidiyet duygusunu işlemeye çalışır. Batı ve Ortadoğu kültürleri arasındaki etkileşimin alışverişini araştıran sanatçı, genellikle çalışmalarında; savaş, göç, neoliberalizm ve sömürgeciliğin etkileri üzerinde duruyor. Eserlerinde, normatif estetikten kaçınmaya çalışan Hiwa, aynı zamanda yerel formlara, sözlü tarihlere, karşılaşma biçimlerine ve politik durumlara sıkça başvuruyor. Bolzano’daki Manifesta 7, Alternativa (2010-2012), New Museum New York (2014), La Trienalla Paris, 56. Venedik Bienali, Dokumenta 14 gibi birçok uluslararası saygın sanat organizasyonlarına çalışmalarıyla katılan Hiwa, Arnold Bode Ödülü (2016), Schering Stiftung Sanat Ödülü (2016), Kunstfonds Grant (2015), Gote Institut Grant (2014) gibi birçok çağdaş sanatın prestijli ödüllerine de layık görülmüş.

Türkiye’deki sanat ortamının bugüne kadar Hiwa K gibi uluslararası alanda isim yapmış önemli bir sanatçının sanat pratikleri üzerine detaylı bir dosya oluşturmaması rastlantısal değildir. Açıkçası Hiwa K’nın uluslararası bir sanatçı olması da rastlantısal değildir. Bana kalırsa rastlantısal olan Hiwa K’nın bir şekilde yaşıyor olması ve ‘Halepçe Katliamı’ ile tamamıyla rastlantısal bir şekilde karşılaşmaması hatta kim bilir, belki de kıl payı kurtulmasıdır. Hiwa K’nın 2011 yılında ’’Bu Limon Elma Tadıyor’’ (This Lemon Tates of Apple) isimli video çalışmasında bir gönderge olarak işlediği Halepçe Katliamı’nı ele alıyor ve videonun esas özünde ölümün ve yaşamın ıskalanmaya, rastlantıya kalmış bir olgu olarak gösteriyor. Esasında ölüm olgusu Kürtler için ve temelde tüm ötekiler için bir kader değil, iktidarlar tarafından uygulanan ‘antagonist’ bir pratiktir. Buradaki temel husus katliamdan sonraki antagonistik tutumun, yaşanılan travmaya, bilinçaltı gönderiye dahi izin vermeyen iktidarın tutumudur.

‘ANTAGONİZMA’ OLGUSU

İktidar için rastlantısal olmayan tek bilinçli pratik, ötekilere uygulanan ölümün ‘antagonizma’ olgusudur. Bu bağlamda öteki için yaşamak, bana kalırsa iktidarın gözünde dışsal bir olgudur. Dışsal olgu bu bağlamda benim tanımlamama göre ise ‘arkaiktir’. Çünkü iktidar, öteki olanların yaşamlarını arkaik olarak algılar ve bunun karşısına ölümü modern bir pratik olarak koyar. Bütün bu politikalarını da arkaik dönemin atmosferine göre sürekli uygulamaya çalışır. Bu bağlamda dışsal olgu, yani arkaik durum, iktidar için, kendi ‘himayesinin’ ve yaşam alanının ihlali olduğu algı yeridir. Bu yer sanılanın aksine iktidarın eliyle oluşturulan bir algı yeridir. Dolayısıyla bu ihlal algısı iktidarın ötekiler üzerinden ‘yerini yeniden onayladığı’ güçlü bir alandır. Arkaik olanı uyuşmaz olarak tanımlamak ya da tam tersi uyuşmaz olduğu için arkaiktir tezini yeniden onaylamak her iki durumda da iktidarın kendi yerini güçlü bir şekilde tekrardan onayladığını gösterir. Max Stirner’in: “Sözgelimi suç, yalnızca ihlal ettiği yasayı yeniden onaylar.” (1) tezinde olduğu gibi, yerinin yeniden onaylanmasıdır.

İktidarın bu ‘yerinin yeniden onaylama’ alanı hem ideolojik bir soyutlama hem de insan nüfusunu teşkil eden modern bir somutlamadır. Dolayısıyla ‘yeniden onaylama’ iktidarın yayılma alanıdır, ancak dışsal olgu çoğu kez bu yayılmayı uyuşmazlık temelinde sekteye uğratır. Sekteye uğrayan iktidar, bu durumu bertaraf etmek için- yerini yani iktidarını yeniden onaylamak için- önce kendi himayesindeki insan nüfusunun arzu öğesini kışkırtıcı bir şekilde tetikler ve onların biyolojik açıdan güçlü hissetmelerine yol açacak bütün hamasi söylemlerde bulunur. Sonrasında ise ölümü artık bir tür antagonizma olarak ötekiye karşı sıradan bir şekilde uygular. İktidarın bu sıradanlığı, kendi insan nüfusunun ölüm ve öldürme isteğini genel anlamda sınır aşırı bir arzuya kadar götürür. Çünkü bilinenin aksine iktidar, kendi himayesindeki insan nüfusunun-yani kendi tabanının- şizofrenlik bir patolojiye dönüşmesi için sürekli bilgi üretir. Bunu da kendi insan nüfusunun arzusundan kaynaklı değil, temelde kendi ürettiği ideolojik arzusundan kaynaklı bunu yapar.

Çünkü iktidar için: “Öteki, sahip olunması ya da yok edilmesi gereken inatçı bir bedendir.” (2) ve bunu yaparken ideoloji çerçevesinde sürekli bir ayrışmayı bir birleştirme noktası olarak kılar. Bana kalırsa iktidarın yaptığı en önemli antagonizma noktası tam da burasıdır, yani ayrışmanın birleştirme noktası. Arkaik olanı modernleştiren şeydir bu. Daha doğrusu dışsal olanı, içsel olana getiren şeydir. Kendi himayesinin arzusunu ve alanını ‘yaşatmak’ için, başka nüfusları yok etmenin kaçınılmaz olduğunu bilir. Bu bağlamda fiili olguda ’’Halepçe arkaik bir katliam’’ olmasına rağmen, katliamın sonrasındaki düstur ise ’’modern bir katliamdır.’’ Çünkü sonrasındaki ‘ölüme terk etmek’ ve ‘yaşatmak fiili’ ile bu olgu biyoiktidarın en belirgin bir örneğidir. İktidarın dışsalı arkaik olandan kopardığı biricik modern nokta burasıdır. Katliam sonrasındaki yaşama ve ölüme terk etme hakkı artık modern bir haktır ötekiler için ve bu modern hak iktidarın alanındadır ve bu durum iktidarın yerinin yeniden onayıdır artık. Dolayısıyla yukarıda da belirtiğim gibi, Hiwa K hakkında detaylı bir dosya oluşmamasının nedeni de bir tür antagonizmanın devamıdır ve hiç rastlantısal değildir. Bende bu rastlantısal olmayanı bu yazıyla bozmak adına –her ne kadar detaylı olmasa da ancak yine de- Hiwa K’nın diğer birkaç işine kısaca da olsa değinmek istiyorum.

56. Venedik Bianeli’ne, ‘’Savaş atığı metal heykeli’’ (War waste metal sculpture) isimli çalışmasıyla katılan Hiwa, Irak’taki savaş atıklarını eriterek büyük bir metal çana dönüştürmüş ve bu süreci video olarak kayıt altına almıştı. Çalışmayı hem heykel hem de heykelin yapım sürecini gösteren bir video olarak sergileyen sanatçı, savaşa sebebiyet veren batı kültürünün yarattığı tahribatın artıklarını, onların kutsal imgesine –yani kilise çanına- dönüştürerek savaşın tüm parodisini ortaya koymuştu. Dokumenta 14’te ise ’’İmgeleri Solurken’’(When We Were Exhaling Images) isimli enstlasyon çalışmasıyla katılan sanatçı, evsizlere, yurtsuzlara, göçmenlere koloni şeklinde yaşamaları için lağım borularından oluşan barınma yerleri yarattı. Boruların içinde sürüngen gibi yaşamaya çalışan bu insanların maddenin kokusuna aşina oldukları yargısıyla, insani olmayan durumu belirtmeye çalıştı. Çünkü sanatçının kastettiği ‘madde ve koku’ olgusu insana dair bir durum değildir.

Keza Hiwa K’nın yine Dokumanta 14’te bir diğer sergilenen işi “Ana Dilim Kör” (Blind as The Mother Tongue) isimli video çalışması, hem Hiwa için hem de benim için ontolojik ve belki de tek rastlantısal durumdur. Çünkü insan kendi dilini belirleyemez, işte bu belirleme bir rastlantıdır. Ancak dilin ontolojik bir engelle doğması, kendi ontolojik yetisini doğuştan kaybetmesi kesinlikle bir rastlantı değildir. “İnsani dil, kendisine dışsal anlamlar keşfedemez.” (3) Çünkü dilin kendisi içseldir. Ve hiçbir içsel olgu bir katliamı hak etmez. Peki, bu bağlamda ötekilerin dilinde dışsal bir anlam var mıdır? Varsa bunun okumasını nasıl yapabiliriz?

İçinde yaşadığımız toplum hakkında yapısal bir dil çözümlemesini ortaya koyan imge, ötekinin içsel olarak kendi üzerinden iktidara uyguladığı ‘ironi’ dilidir. Ötekinin, ister entelektüel olsun ister edebi, ister teorik hiç fark etmez karşıt bir argüman gibi kullandığı ironi, onun kendi içselliğinin iktidara karşı salt trajedisidir. Bu ironi Hiwa’nın kastettiği ‘kör’ imgesini dışsal olandan koparan ve içsel olarak bağlamını trajedi üzerinden yapandır. Bu zemindeki trajedi; insanları ve şeyleri sürükleyen, sonra içsel değişiminin büyük felaketi içinde eriten dramatik bir görüntüye dönüşür. Lacancı terminolojiden hareketle, ötekinin ‘bilinç dışı dili; ironidir’. Dolayısıyla da bu dil, bizim algılamadığımız bilinçaltının geçitleriyle, modernlik denilen belirsiz ve yanıltıcı bir uzamda sürekli hareket eden bir toprak parçasıdır. Bu toprak parçası bize ait olmayan ve aynı zamanda bizi şeylerin ‘yerlisi’ yapandır.

Kaynaklar

  1. Bakuni’den Lacan’a s.125 Saul Newman Ayrıntı Yay. Çev. Kürşad Kızıltuğ
  2. Yazı ve Yorum s.53 Roland Barthes Metis Seçkisi Çev. Tahsin Yücel
  3. Wittgenstein ve Dilin Sınırları s.139 Pierre Hadot Doğubatı Yay. Çev. Murat Erşen