Sanatla direniş: Şili

Işığı alnında ilk duyan insanlar olan sanatçılar, yaşadıkları ülkelerinde de baskı dönemlerinde en ağır acıları yaşayan insanlar oluyor. Bunun nedeni, geniş halk tarafından onaylanmayan iktidarlar karşısında muhalefeti birleştiren ve güçlendiren bir işlev yerine getirmeleridir. Örneğin, İspanya’da iç savaşta katledilen Lorca, insanlığın kalbinde bir ateş olarak durmaktadır. Ya Victor Jara? Şili’de ve öteki birçok ülkede direncin simgesi olan sanatçının şarkıları, üniversite öğrencisi olduğumuz yıllarda, bizim de şarkılarımız arasındaydı. Şimdi Victor Jara, Şili halkının kalbinde, dudaklarında ve gitarlarında daha da bayraklaşıyor.

Salih Bolat  estetik1@gmail.com

 

“…
Beş şey istiyorum yalnız,
beş seçilmiş kök.
Biri sonsuz aşk.
Öbürü görmek güzü.
Yaşayamam uçuşan
toprağa düşen yapraklar olmadan.
Üçüncüsü ağır kış,
sevdiğim yağmur, okşayışı
ateşin kaba soğukta.
Dördüncüsü yaz,
karpuz gibi yuvarlak.
Ve beşincisi, gözlerin senin.
Matildem benim, sevdiceğim,
uyumak istemem gözlerin olmadan
yaşamak istemem bana bakmazsan

Pablo Neruda,’Sessizliği Arıyorum’dan, çev. Erdal Alova”

Ben Şili’yi daha çok bu şiirdeki masum, insani ve açık yürekli taleplerde bulunan büyük şair Pablo Neruda’dan dolayı tanıyorum. 1950’li yıllarda Neruda bir dağ evindeyken Küba’nın özgürlüğü için mücadele eden genç bir gerilla, bir gece vakti Neruda’yı bu dağ evinde ziyaret etti. Pantolonunun arka cebinde epey yıpranmış bir kitap olan bu gerilla Fidel Castro’ydu. Neruda, “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı” adlı bu kitabı tanıdı. Babasının saatini rehin vererek bastırdığı ilk şiir kitabıydı. “Benim şiirlerimi okuyorsunuz?” diye sordu Castro’ya. O da, “ben sizin hayranınızım” diye karşılık verdi.

1970’li yıllarda Enver Gökçe’nin Neruda’dan Türkçeye çevirdiği bir şiir kitabını okumuştum. Kitapta Neruda ile yapılmış bir konuşma da vardı. Konuşmanın bir yerinde Neruda şunları söylüyordu: “Babam hayatının sonuna değin katar şefi olmuştu. Yolcu trenleri anlaşılmasın. Bunlar tahta traversler arasına yerleştirilen balastları taşıyan marşandiz katarıydı. Bu trenler onun evi gibiydi. Uyuduğu bir vagon vardı ve ben ara sıra onun yanında birkaç gün geçirmeye gelirdim. Demiryolu işçileriyle birlikte, yola çıkardık. Doğa, dereler, çiçekler, dağlar incelenirdi. Bu yolculukların çekiciliğine diyecek yoktu…”

Neruda tıpkı benim çocukluğumu anlatıyordu. Benim babam da demiryolu işçisiydi ve aynı böyle yolculuklar yapardım. O günden sonra Neruda, benim çok yakın bir dostum, Şili de ikinci yurdum olmuştu. Elbette coğrafya olarak, ta ilkokuldan beri Şili hakkında bir şeyler biliyorum. Bize göre dünyanın en batısında, Pasifik Okyanusu’nun kıyısında, incecik, Güney Amerika Kıtası boyunca uzanan büyük bir ülke. Ülkenin adı yerel dilde “dünyanın ucu” anlamına geliyormuş. Çok ilginç, bayrağı, ABD’nin Teksas eyaletinin bayrağıyla aynı. Ülkeyi ilk kez Macellan görmüş. Dünyanın en büyük şarap üreten beşinci ülkesi. 1960’ta 9.5 şiddetinde deprem yaşamış. Yönetilme biçimi, devlet-yurttaş ilişkileri hiç yabancısı olmadığımız, çok iyi tanıdığımız niteliklere sahip.

1973’te iktidarda olan ilerici, demokrat hükümet ve onun başkanı Salvador Allende, bir askeri darbeyle düşürüldü. Birkaç gün içinde, Başkanlığını General Augusto Pinochet’nin yaptığı, ABD yanlısı bir diktatörlük kuruldu. Richard M. Nixon başkanlığındaki ABD hükümeti, Şili egemen sınıfı ile birlikte bu kanlı ‘rejim değişikliğini’ gerçekleştirdi. Hükümette görevli olan Pablo Neruda da birçok Şilili aydın gibi canını kurtarabilmek için bir süre Şili’den ayrıldı.

Şili’de bir süredir insanlar bir şeylere itiraz ediyor. Yönetim, bu itirazı silahlı güçlerle, çok şiddetli biçimde bastırmaya çalışıyor. Protestolar, ulaşım ücretlerindeki zamma karşı öğrenci gösterileri olarak başladı. Ekim ayı başlarında, hükümet metro ücretlerine yoğun saatlerde (rush hour) 30 pezo (0.04 $) zam yapılacağını açıklamıştı. Nüfusun % 70’inin asgari ücretinin ayda ancak 700 ABD Doları’na ulaştığı bir ülkede, metro biletine getirilen zam çok tepki çekti. Halkın zamlara tepkisine yanıt veren Ekonomi Bakanı Juan Andres Fontaine, fiyat artışına üzülenlerin daha erken kalkıp daha düşük ücret ödeyebileceklerini açıkladı. Bu sözlerin ardından tepkiler büyüdü. İşçilerin Birleşik Merkezi Örgütü (CUT) ve yirmiden fazla ulusal çapta örgütün çağrısıyla kırk sekiz saatlik genel grev ilan edildi.

Halkın öfkesi, ulaşım maliyetlerinin çok ötesine geçmiş bulunuyor. Şilililer artan yaşam maliyeti, düşük ücretler ve emekli maaşları, eğitim haklarının durumu ve zayıf halk sağlığı sisteminden şikayetçi. Halkın talepleri arasında Cumhurbaşkanı Piñera’nın istifası, emeklilik sisteminde değişiklik ve asgari ücretin artırılması var.

Şili’de son zamanlarda gündeme gelen pandomim sanatı Tıpkı Hitler iktidarı döneminde Brecht’in metaforlarla kurduğu “epik tiyatro” gibi…  Aslında pandomimin de jest ve mimikleri, yani el-kol ve beden hareketlerini kullanarak herhangi bir temanın anlatıldığı bir tür sözsüz tiyatro oyunu olduğunu görürüz. “Mim sanatı” olarak da bilinen pandomim, köken olarak eski Yunanca’daki ‘‘mimeisthai” sözcüğüne dayanır ve anlamı ”taklit etmek”tir. Kökeni milattan öncesine kadar dayanan Pandomim, en eski sanatlardan biridir. İlk zamanlarda doğayı taklit etme amacıyla ortaya çıkan bu sanatın, o dönemlerde tek amacı olmasa da temel amacı izleyiciyi eğlendirmekti. Roma dönemindeyse Pandomim sanatı yerini tek amacı eğlence olan “fars” a bıraktı. Hristiyanlığın iyice yayıldığı Ortaçağda özellikle sahne sanatları ağır bir baskı altında kaldı.

Bu dönemde en çok etkilenen sanat dallarından biri de pandomim oldu. Kiliseye göre bu sanat dalı, dini gelenekler ile dalga geçiyordu. Pandomim, 16. yüzyılda İtalya’daki Commedia Dell’Arte toplulukları tarafından halka tanıtıldı. Fransız İhtilali’nden sonra, mim sanatı bir hayli yükselmeye başladı.19’uncu yüzyıla gelindiğinde ise mim sanatı, bale içinde de yer almaya başladı. 20’inci yüzyıldaysa sanatçıların saf bir pandomim tanımına odaklandığını görürüz. Tiyatroda “mim sanatı” olarak bilinen “pandomim”, sinemada ”sessiz sinema” olarak karşılık bulmuştur. Sessiz sinemanın en önemli temsilcisi ise Charlie Chaplin‘dir.

Işığı alnında ilk duyan insanlar olan sanatçılar, yaşadıkları ülkelerinde de baskı dönemlerinde en ağır acıları yaşayan insanlar oluyor. Bunun nedeni, geniş halk tarafından onaylanmayan iktidarlar karşısında muhalefeti birleştiren ve güçlendiren bir işlev yerine getirmeleridir. Örneğin, İspanya’da iç savaşta katledilen Lorca, insanlığın kalbinde bir ateş olarak durmaktadır. Ya Victor Jara? Şili’de ve öteki birçok ülkede direncin simgesi olan sanatçının şarkıları, üniversite öğrencisi olduğumuz yıllarda, bizim de şarkılarımız arasındaydı. Şimdi Victor Jara, Şili halkının kalbinde, dudaklarında ve gitarlarında daha da bayraklaşıyor.

Basından öğrendiğimize göre son zamanlarda Şili’nin başkenti Santiago’da hükümet karşıtı eylemlerde bir milyondan fazla insan yürüdü. Yüzlerce gitarist, Ulusal Kütüphane önünde toplanarak Victor Jara’nın şarkılarını çalıp söyledi. Eylemlere darbeciler tarafından katledilen Jara’nın dizeleri damga vururken, eylemcilerin Victor Jara bayrakları taşıdıkları da görüldü. Kırk yaşında öldürülen dönemin ünlü müzisyeni Jara, aynı zamanda tiyatro yönetmeni ve profesördü. Jara 1973’teki darbe ile devrilen sosyalist Salvador Allende’nin destekçilerindendi. Jara müziğiyle Bruce Springsteen, The Clahs ve U2 gibi çok sayıda müzisyene ilham vermiş, ölümünün ardından adına pek çok şarkı yazılmıştı. Binlerce solcu, üniversiteden öğrencileri ve diğer akademisyenlerle birlikte, bugün kendi adını taşıyan Şili Stadyumu’nda öldürülmüştü. Stadyumdan canlı çıkmayı başaranların anlattığına göre askerler Jara’nın ellerini ve parmaklarını kırdıktan sonra gitar çalmasını isteyerek kendisiyle dalga geçmiş, Jara da buna aynı zamanda Allende’nin seçim şarkısı olan Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti. Jara bundan kısa süre sonra öldürüldü. Üç gün sonra bir mezarlıkta bulunan cesedinde kırk dört kurşun deliği tespit edildi.

Ne diyordu Seferis: “Şairin ölümü, bir doğumun başlangıcıdır.”