Deniz Arcak: 90'ları duyunca 'vay moruk' diyorum

90'lı yıllarda yaptığı şarkılarla müzik dünyasında sıkça adından söz ettiren Deniz Arcak'la konuştuk. Arcak, "90’larla ilgili partilere gittiğimizde o dönemin ve benim şarkılarımın çalındığı duyuyorum. Vay moruk, ne şahane işler yapmışız diyorum" dedi.
Fotoğraflar: Berkay Öktem

Deniz Durukan  dendurukan@gmail.com

DUVAR – Deniz Arcak’ı 90’lı yıllarda tanıdık. Popun zirvede olduğu, birçok yeni ismin çıktığı dönemde Deniz Arcak da kendine has yorumu, o çok özel sesi ve tavrıyla döneme damgasını vurmuştu. 1993 yılında ilk stüdyo albümü Nerde ve çıkış parçası Zehir Ettin ile dikkatleri üzerine toplayan Deniz Arcak sonraki yıllarda da güçlü sesiyle unutulmayacak şarkılara nefes verdi. Sadece yorumculuğuyla değil, sıcak, samimi, ele avuca sığmaz hali tavrıyla da gönlümüze taht kuranlardan biri o. Şimdilerde Altunizade’de kurduğu Deniz Arcak Müzik Atölyesi’nde şahane işlere vesile oluyor. Üstelik Atölyehane Şarkıları İlk’i de atölye öğrencileriyle beraber kısa bir süre önce çıkardı. Hatta Atölyehane Şarkıları’nın ikincisi de yolda. Lafı uzatmadan Deniz Arcak’a kulak verelim…

90’lar pop müziğin en parlak dönemlerindendi. Birçok yeni isim çıktı o dönem. Siz de epey öne çıkmıştınız o yıllarda. 90’larda çok ön planda olan isimlerin birçoğu 2000’lerde çok görünür olmadı. Neydi 90’ların büyüsü?

Bilmiyorum ki! O zamanki çarkın içine girmiş bulunduk herhalde. Şimdi 90’larla ilgili partilere gittiğimizde o dönemin ve benim şarkılarımın çalındığı duyuyorum. Vay moruk, ne şahane işler yapmışız diyorum. Şu an için bile çok keyifli o şarkılar. Sadece aynı nakaratın çok fazla tekrarı var. Şunu da fark ettim tabii; o dönemde kendi yaptığım işleri hor da görmüşüm.

O dönem kötü işler de vardı, çok özel, unutulmayacak şarkılar da çıktı. Siz bu anlamda yorumunuzla, sesinizle o özel isimlerden biriydiniz. Devam da ettiniz. 2004’te bir albüm, ara ara EP’ler çıkardınız. Ama sanki bir dönem geri çekildiniz gibi…

2004 yılında Fuat Güner prodüktörlüğünde Kıpır Kıpır adlı bir albüm çıkardım. Arada Ep de çıkardım. Ama bir yandan da, yaptığım hiçbir şey niye tutmuyor diye üzülüyordum. Sonra üzülmekten vazgeçtim, çünkü piyasa algısının dışında işler yapıyordum. Bunda üzülecek ne var dedim kendime. Müziği bırakmak diye bir şey yok, müzik bırakabileceğin bir şey değil. Ama molalar oluyor tabii. O mola dönemi bunaldığım bir sürece denk geldi. Boş verdim. Ama nereye kadar boş vereceksiniz. Büyüdükçe de kendi tavrında olan insanlarla bir araya gelmeye, işlerinin hastası olduğun insanlarla diyalog kurmaya başlıyorsun. Sonra dönüp bakıyorsun kendine, vayy sen de hiç fena değilmişsin diyorsun, kendine göre bir ağ kuruyorsun. Atölyehane şarkıları da öyle oldu.

Atölyehane Şarkıları, atölyenizdeki öğrencilerle yaptığınız bir çalışma, değil mi? Ayrıca yayıncılık geçmişinden tanıdığımız, çevirmenliğinin yanı sıra daha birçok yeteneği olan Arzu Taşçıoğlu’nun Satürn’ün Çemberi’ndeki yorumu da enfes.

Arzu benim yakın arkadaşım. Burada hep beraberiz. Çok güzel oldu o şarkı. Evet, benimle çalışan kişilerin söylediği şarkılar var bu çalışmada. Sözleri onların besteler benim. Sözü ve müziği ortak yaptığımız şarkılar da var. İkincisi çıkacak yakında. Onda da altı şarkı var. Başkalarıyla çalışmak çok zevkli, farklı bir yola çıkıyorsun.

Yol dediniz ya, benim sizde hep hissettiğim bir şey bu yola çıkma durumu. Bir şey bulma, arama çabası ilk günden bugüne hep var sanırım.

Deniz, bu söylediklerin çok kıymetli benim için. Şaşırdım, galiba öyle…

Kendiniz hakkında hiç düşünmüyorsunuz galiba. Akış neyse ona mı bırakıyorsunuz kendinizi?

Galiba. Evet, evet, çok zevkli bir konuşma oluyor bu.

Nasıl gidiyor peki bu arayış?

Şekerim ben bu atölyeyi açmak istediğimde kocam “sen yapamazsın, işletme, organizasyon kafan yok” dedi. Aslında haklıydı. Para pul konularını hiç anlamam. Çocukluğumdan beri öyleyim. Daha planlı, organize olabilen kişilerin işi bu. Ben de hiperaktivite bozukluğu, dikkat eksikliği ve disleksi var. Sonuç itibariyle bunlar yaptığım işleri etkiliyor. Yapamazsın denildiğinde kafam bozulmadı değil. Çünkü ben gazla çalışan biriyim. Hadi yaparsın sen dediklerinde hemen onun havasına girerim, yapamazsın dediklerinde de çökerim. Daha doğrusu öyleydim. Artık kendimi değerlendirirken daha objektif olmaya çalışıyorum.

Ama yine de açtınız.

Evet, mesela bir takipçim bana 1994 yılına ait bir TV programının kaydını göndermişti. Harun Kolçak’la MFÖ’ün programına katılmışız. Bana hayalimi sormuşlar, ben okul açmak demişim. Bunu izleyince şaşırdım. Unutmuşum. Demek ki hayalin vakti gelmiş. Babam teşvik ederdi beni hep “hayal kur, büyük hayaller…” diye. Sanıyorum yollara da öyle çıkıyorum Deniz. Karşılıklı bir izdüşümü varsa yolun, zaten çıkıyorsun. Biraz da heyecanlandığın işler olmalı.

Aslında heyecan seni harekete geçiriyor sanırım.

Evet, çok bodoslama da davranırım. Boş duramam.

Hayat çok monoton. Onu kırmak için hepimiz kendimizi oyalıyoruz belki de.

Ben artık öyle düşünmüyorum. Hayat çok kısa. Hiçbir şeyin tekrarı yok. Her gün güneş doğuyor ama bir önceki günün aynı saatinde doğmuyor. Hiçbir şey aynı değil. Kaybedecek zaman yok. Hayat hiç monoton değil. Aksine, sürekli kendimi kaldırıp ittirme vaziyetindeyim. Kendimi yayma çağını geçtim.

Yaş almakla mı ilgili?

Belki de. Bir bu kadar daha vakit yok.

Geçenlerde, Harun Kolçak’la söyleştiğiniz 90’lar Kafası programını izledim. Ona bir şarkısını soruyorsun ama adını da hatırlayamıyorsun. Şarkının melodisini mırıldandığında Harun Kolçak melodiyi senden alıp devam ettiriyor. Ses, melodi iki müzisyenin arasındaki dil oluyor. Oradaki birbirini anlama, o atmosfer beni çok etkiledi…

Müzik bizim hayatla senkronize olma, hayata köklenme biçimimiz. Oluşlarımızı içinde barındırıyor. Başka bir lisan. Müzik zaten başka bir lisan, bir de karşınıza ruhen çok yakın olduğunuz bir müzisyen çıkınca, o lisan katmerleniyor.

Sizin fotoğrafçılık okumuşluğunuz da var değil mi?

Akademide misafir öğrenciydim. Karanlık odam vardı, agrandisörüm vardı… Sonra babamın antika makinesini kaybettim. Baktım ki ben ne kadar az şey taşırsam o kadar iyi. Vazgeçtim.

Sıkılmakla mı ilgiliydi?

Hayır, aksine çok zevk alıyordum. Benim meselem her şeyi tanımak, öğrenmekti. Fotoğrafa ilgim de öğrenme isteğinden kaynaklandı.

Bulma, arayış dediğim de bu. Çocukken nasıldınız? Böyle ele avuca sığmayan biriydiniz sanırım.

Evet, rezalet tabii. Ben hiç onaylanmamış bir çocuktum. Tabii ailem beni çok seviyor ve onaylamak da istiyordu ama ben bunu sağlayacak durumda değildim. Ailelerin beklentisi oluyor. Benim ailem için de ders çok önemliydi. Ama ben ilkokul üçte okumayı söktüm. Üniversiteyi yirmi iki yılda bitirdim. Mimar Sinan’daki iki yıllık eğitimden Sonra Marmara Üniversitesi’nin müzik sınavına girip kazandım. İlk dönem notlarım çok iyiydi ama ikinci dönem oradaki baskı ve kalıplar beni yordu. Aslında o kalıplar herkes için normaldi ama bana fazlaydı. Gençlik de vardı, bunları ben çok kolay yaparım havasındaydım. 41 yaşında, af çıktığında okula döndüm. Sonradan anlıyorsunuz öğrenecek ne çok şey olduğunu. Ucundan kıyısından da olsa, ne öğrensem kârdır diye düşünerek gittim.

Anlamsız mıyım şarkısında “ ben mi bana tanımsızım, anlamsız mıyım?” diyorsunuz. Tanımlanmak belki de onaylanma dediğiniz şey olabilir.

Hiperaktif olmanın getirdiği bir durum bu. Çocukken durum daha acıklı tabii. Derslerden kötü not alınca sorun oluyordu. Ama bilmiyorlar ki odaklanamıyorum. O zamanlar çok yaygın da değildi hiperaktivite ya da çok bilinmiyordu. Dolayısıyla başkaları gibi olmadığında yargılanıyorsun. Ve yargılamayı öğreniyorsun. Yargılamayı öğrendiğinde de en çok kendini yargılıyorsun. Ama tüm bunlardan yine de kolay yırttım. Çünkü bu bana iyi gelmedi. Hem kendimi hem de başkalarını yargılamak hoşuma gitmedi. Bu huyumdan vazgeçmek çok zamanımı aldı. Aslında, başkaları üstümde tepineceğine ben tepineyim diyorsun. Ama bakıyorsun ki, sen kendi üzerinde tepinirken, başkaları nasılsa bu kendine bunu yapıyor, o zaman ben de hırpalayayım diyor. Ama elli yaş iyi geldi…

Elli yaş herkese iyi gelmeyebilir ama.

Elli yaş şahane. Düşünsene, hem genciz hem de tecrübemiz var. Kendimize ve etrafa faydalı olabileceğimiz en yüksek seviyedeyiz bence.

Daha geriye gidelim o zaman… 80’lerde İstanbul’a geldiniz, sonra nasıl gelişti müzik hayatı?

Müzik hayatımda hep vardı. Ankara’dayken de çok sesli çocuk korosundaydım. Zaten herkes çocukluğumdan beri sesim güzel diye şarkı söyletirdi bana. Hayatım boyunca yapabildiğim tek şey şarkı söylemekti. 1986’da Mimar Sinan’ın yetenek sınavlarına girmiş, fotoğrafta yedeğe kalmıştım. Sonra beni iki yıl misafir öğrenci olarak aldılar. Bu arada tiyatro da yaptım. Aynı zamanda TRT’de dublaj da yapıyordum. Hatta geçinmek için pazarlamacılık da yaptım. Annem, ben çocukken, sokakta oynarken karşılaştığım bir sorunla ilgili olarak “Dışarıda ayakta duramıyorsan o zaman içeri gireceksin,” demişti. O lafın bende çok etkisi oldu. İstanbul’daki ayakta durma, çalışıp kendimi geçindirme çabamda o nasihat gibi sözün önemi büyüktür.

İlk sahne deneyimi nasıl oldu?

İlk sahne deneyimi çocukluğa kadar uzanır. Ben sanki hep sahnedeydim. İstanbul’a gelmeden önce de, özellikle yazları İzmir’de, Dikili’de yazlık yerlerde şarkılar söylerdim. Sonra asker orkestrası vardı, otellerde onlarla şarkı söyledim. Hep bir yerlerde şarkı söylüyordum işte. İstanbul’da, 1988’de Etiler’de Star 88 diye bir kulüp vardı. Orada Kerim Çaplı ve Gür Akad ile birlikte sahneye çıkıyor, cayır cayır blues söylüyorduk. Yirmi yaşındaydım.

Nasıl bir araya geldiniz?

FT stüdyosu vardı, oraya gider gelirdim. Onlarla orada tanıştım. Kerim Çaplı çok önemli bir müzisyendi. Hangi enstrümanın başına otursa çalardı. Dehaydı. Daha sonraki yıllarda beraber turneye gittik. Orada bir mekâna girdik, Kerim abi “Ah Katerina, ah Katerina” diye kahvesini karıştırıyor. Kahveyle bir ilişki kurmuş. Orayı da çok beğenmiş. Sonra bana dedi ki, Deniz ben burada kalabilir miyim? Turneye çıkmışız, hani kalınacak bir durum değil. Ama ne diyebilirim ki, kal abi dedim.

Kaldı mı?

Kaldı, hem de epey bir süre. Normalde o izini kaybettirirdi, sormazdı kimseye.

Ya Yavuz Çetin’le…

Biz onunla üniversiteden de arkadaştık. Eğlenmek için bir araya gelir çalardık. Sonra Fethi Taner vardı. Fethi Taner & Toplama Adamlar’da Yavuz Çetin, ben bir araya geldik. İş Dönüşü İstanbul adlı albümde vokalde yer aldım. Kudret Kurtçebe’yi de unutmamak gerek. Akademi’ye o da gelirdi. Bana seninle ikimiz çift tabanca olacağız derdi. Ardından eline gitar alır bir şarkı patlatırdı. Hastası olduğum biri o. Bir deha. İyi ki hepsini tanımışım.

Bu kadar blues’la uğraşıp sonra pop söylemeniz bana enteresan geldi.

Yukarıda yaptığım işleri hor gördüm dediğim bu. Blues söyleyip sonra pop söylemek o dönem için benim canımı sıkmıştı.

Aşk desem…

Çok yanlış anlamışız aşkı. Tamamen hormonlarla ilgili aşk. Normalde arkadaşın bile olmayacak birisine zıngır zıngır âşık olduğunu sanıyorsun. Bana göre daha kutsal bir şey olmalı. Bir sene sonra biten, ben ne yapıyorum dediğin bir şey olmamalı. Aşk bir tutku. Hastalıklı bir şey. Bir buldozer. Ama tecrübe adına önemli bir şey olabilir. Şu anki eşimle beni ablam tanıştırdı. Neredeyse görücü usulü evlendik. Ben onu tanıdıkça seviyorum. Toparlarsak eğer, hormonlar bitti. Ben rahata erdim şekerim. Artık bir aşk kadını değilim. Hem hormon dediğin bugün var yarın yok, değil mi ama.

Bu iyi mi?

Tabii ki. Büyük konfor. Bütün o yüklenen, olman istenen şeylerden sıyrılıyorsun. Gençken seksi olmak, güzel olmak önemli oluyor. Öyle koşullandırılıyorsun. Ben bunu hiçbir zaman anlamadım ve seksi görünmek, öyle olmaya çalışmak bana itici geldi, yapmadım da. Ama birey olma çabam oldu, beni tüm o yan kimliklerden bağımsız birey olarak görmelerini isterim. Eğer biri beni o yan kimliklerle değerlendiriyorsa, beni hiç tanımamış demek ki diyorum ve kaçıyorum öyle insanlardan.