Joker'den Greta'ya yeryüzü huzursuzluğu

Senem Çağla Bilgin'in Artelsewhere bünyesinde hazırladığı son sergisi "Planetary Dysphoria" hümanistik ve varoluşsal bir perspektiften, çağdaş sanat aracılığıyla iklim krizini keşfetmeye çalışıyor. Senem Çağla Bilgin ve Barış Acar sergi kapsamında iklim değişimini, politika ve çağdaş sanatın günümüzdeki pozisyonu üzerine konuştular.

Senem Çağla Bilgin&Barış Acar

Bağımsız küratör Senem Çağla Bilgin ile sanat tarihçisi Barış Acar, Bilgin’in Londra’da Artelsewhere bünyesinde hazırladığı son sergisi Planetary Dysphoria’nın (Yeryüzü Huzursuzluğu) etrafında, iklim değişimi, politika ve çağdaş sanatın günümüz dünyasında bu kavramlara göre pozisyonu üzerine konuştular.

Barış Acar: Planetary Dysphoria (Yeryüzü Huzursuzluğu) sergisi* üzerine konuşacağız ama tanıtım bülteni gibi olmayan ve serginin meselesini tartışmaya açan başka bir yöntem üzerinde ilerleyelim istiyorum. Zira ele aldığın konu, yani iklim değişimi ve onun alımlanması böyle bir bakış açısını gereksiniyor bence.

Barış Acar

Çok ilgisiz görünen bir yerden başlayacağım, Todd Phillips’in çok tartışılan Joker filminden. Salondan çıktığımda film hakkında epey kararsızdım; üzerine düşünmek lazım diyordum. Bu elbette ki, yönetmenin son sahnelerde Occupy eylemleriyle kurduğu benzerlik sebebiyleydi. Bıçak sırtında bir eğilim vardı burada, ki bu aşağıdan hareketlerin aşağılanması olarak yorumlanabilirdi/ yorumlandı. Zaten film hakkında dolaşıma sokulan algı da (filmin şiddet eğilimini arttıracağı, US’de film çıkışlarında güvenlik önlemleri alınması vb.) buna hizmet ediyor. Elbette bu tutumun gerçek bir hedefi olmasından ziyade, reklama yönelik, bir yandan da aba altından sopa göstererek, toplumsal hareketleri zıvanadan çıkmış insan güruhu olarak lanse etmekle bağı var. Yani filmin mantığı da böyle çalışıyor ya da üreticileri tarafından bu arzulanıyor olabilir, ama tam burada bir kopma noktası da var: Mesajın çalışmaması. Joker’in pozisyonu (diğer Jokerler’e göre) tam da mesaj vermemesinde, mesaja inanmamasında, delilikle ilişkilenerek mesajın olanağının ortadan kaybolmasında yatıyor bana kalırsa. Dolayısıyla mesaja dayalı alttan siyaset-üstten siyaset tartışması burada işlemiyor. Öte yandan ben rahatlıkla mesajın yokluğunu alttan müdahale gibi okuyabiliyorum. Zira yönetenler “akıl”ı simgeliyorlar, Joker ve sokakları dolduran diğer palyaçolar ise “akıldışı”nı. Burada siyaset bilim terminolojisinin alanına girdiğimiz için akıl ve akıl dışı terimlerini kullanıyorum. Asıl kastım, bilinç (Bewusst) ve bilinçdışı (Unbewusst) arasındaki ilişki ama bu ayrımın üzerinde burada çok durmayalım. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayrımda palyaçoların pozisyonu akıl dışını simgelemek için kullanılmıştı filmde. Tam da bu yüzden bu Joker’i Heath Ledger Joker’inden, deyim yerindeyse, daha devrimci buldum ben. Ledger’ın Joker’i aydınlanmacı modeli izliyordu ve kitlelere mesaj vermek peşindeydi. Çaldığı paraları yakması, sisteme başkaldırması vb. Mesaj ortaya çıkınca, gizem çözülünce oyun da bozulacak ve her şey iyi olacaktı. Yani akıl kendini onararak, hatayı ayıklayarak doğru yola girecek ve herkes mutlu olacaktı. Orada politika böyle konumlanmıştı. Oysa Joaquin Phoenix’in Joker’i TV Show’unda ısrarla politik bir karakter olmadığını söyledi. Film onu açıkça delilikle özdeşleştirerek mesaja dayalı/ kurtarıcı/ aydınlanmacı politika olanağını oradan kaldırdı zaten. Mesaj taşımayan, herhangi bir gizi açığa çıkarmayan, deyim yerindeyse içgüdüsel bir tepki bu Joker’in kurucu unsuruydu.

‘AYDINLANMA İÇERMEYEN POLİTİK BAŞKALDIRI MÜMKÜN MÜ?’

Bu noktada soru şuna evriliyor: Politik olmayan acaba politik olabilir mi? Bence Occupy eylemleri sahnesini buradan okuyunca soru çok heyecanlı bir hale geliyor. Aydınlanma içermeyen politik başkaldırı mümkün mü? Bana kalırsa film bu soruları getirdiği için değerli. Hatta ben buradan yola çıkarak Greta Thunberg’in politik konumuna dek uzanabileceğimizi düşünüyorum. Politika koridorlarında dolaşan ve kimsenin “gerçekten” ciddiye almadığı bir figür. Büyük bir kesim tarafından karikatür bir karakter olarak, hatta komplo teorilerinin ortasında görülüyor. Bir başka kesim de romantize ederek, yaşına, cesaretine vb. vurgu yaparak yapmak istediklerini, yapma biçimini vb. tümüyle “bilinçsiz”ce takip ediyorlar. Oysa ben yeni ayaklanmanın mesaj ve aydınlanmayla değil, en temel yerlerden, içgüdüsel reaksiyonlardan geleceğini düşünüyorum. Bu yüzden bu karakteri önemli buluyorum. Şu an çok karikatür bir figür gibi görünse de, bana kalırsa, kimse Thunberg’in on yıl sonra bir yeraltı karakterine dönüşmeyeceğinin garantisini veremez. Joker biraz da bu sanki. Sen izleyebildin mi filmi? Oradaki politikanın konumundan girmek ister misin konuya?

Senem Çağla Bilgin

Senem Çağla Bilgin: Ben filmi izlemedim. Zaman yönetimini iyi yapabilmek ve bu dijital tüketimin sınırlarını iyi belirlemek adına herhangi bir şey izlemek konusunda epey cimriyimdir. Çünkü bu da iklim değişikliğiyle alakalı. Bu konuya daha sonra değineceğim ama önce buradaki politik atmosferden bahsedeyim biraz.

David Cameron, sağ merkezli konservatif parti üyesi ve eski İngiltere başbakanı; ancak aynı zamanda hem sağ hem de solda duran politik-fırsatçılık ve elitizmi desteklediği görüşleri yüzünden eleştirilen, desteklemediği ve gerçekleşmeyeceğine inandığını söylediği Brexit’i son rampasına iten ve sonucunda İngiltere, Avrupa Birliği’nden çıkmak için oy kullanınca 2016’da istifa eden bir politikacı. Şimdi böyle okuyunca ne kadar karmaşık duyuluyor değil mi? Oysa aynı senin Joker karakterinde anlattığın gibi, buradaki kopma noktası da aynı: Mesajın çalışmaması. Cameron’ı, Brexit sürecinde bunu yaptığı için delilikle ilişkilendiren – Avrupa Birliği’ni terk etmememiz gerektiğini konuşan ve çoğunluk gibi görünen bir İngiltere var. Oysa seçimden sonra herkesi şoke eden, Avrupa Birliği’ni terk etmek zorunda kaldığımız politik bir kaos. Türkiye’den epey tanışık olduğumuz bir süreç değil mi bu? Gerisi zaten tamamen absürd. Theresa May’in, Cameron ile ayni partiden olmasına rağmen, aşırı Brexitçi bir profil çizmesi ve sonunda süreci iyi yönetemediği için istifa etmesi ve birdenbire kendini pistte bulan Boris Johnson.

‘TREND OLAN HER ŞEY AŞIRI TÜKETİMİN KURBANI OLUYOR’

Şimdi bütün bu dinamikleri, İngiltere ve Türkiye genelinde değil Brezilya, Amerika, Çin ve diğer birçok ülkeye dönüp baktığımızda da görüyoruz. Eminim bu paralel ilişkileri herkes gözlemleyebiliyordur. Ancak Greta Thunberg gibi biri çıkıp ‘apolitik’ bir tavırla iklim değişikliğinden bahsettiğinde, bu hareketi hangi katmandan okursak okuyalım mesajındaki tutarlılık herkese hitap ettiği için bir yere ulaşıyor olmalı ki şu an milyonlar bu konuyu takip ediyor. Beni rahatsız eden şey, bunun bir trend konusuna dönüşmüş olması. Trend olan her şey, aşırı tüketimin kurbanı oluyor maalesef ve olduğu noktada da önemini yitiriyor. Geçtiğimiz yaz Greta’nın ilk çıkarttığı kitabı okudum. Kitap, konuşmalarının bir derlemesi olmasının dışında iklim krizine ilgisinin nasıl başladığını anlatıyordu. Asperger hastası olduğu için okula uyum sağlamakta, yemek yemekte, ailesiyle ve etrafıyla olan iletişiminde büyük problemler yaşayan bir çocuğun neredeyse O.C.D seviyesinde bir konuya ilgisi başlayınca hayatının nasıl bir amaca hizmet etmeye başladığı, böylece sağlığı ile ilgili kritik problemleri bu sayede aştığından bahsediyor. Ailesinin onu desteklemesinin tek sebebi ise aslında kızlarının ancak bu şekilde sağlıklı bir yaşam sürebildiğini görmüş olmaları. Şimdi bu gerçekten iyi bir başlangıç. Ancak dediğim gibi, bilinçli veya bilinç dışı bu konunun bir tüketim materyaline dönüşmüş olmasına büyük bir etken kendisi. Başa dönüyorum; mesaj kendisiyle çelişmeye başlıyor.

Planetary Dysphoria hakkında çalışmaya başlamam da bundan yaklaşık bir buçuk yıl öncesine denk geliyor. Bu konu tam anlamıyla popüler olmadan öncesine. Ekonomist olan ve iklim değişikliği üzerine çalışan bir arkadaşımla yaptığımız sohbetlerden birinde yaşadığım rönesans, her akşam eve dönüş yolumda kendime bu konunun neresinde durduğum sorusuna yöneltti beni. Önce ben de çoğunluk gibi, acaba vegan mı olmalıyım, plastik şişe kullanmamalıyım, geri dönüşüm yapmalıyım, daha çok toplu taşıma araçlarını kullanmalıyım, daha küçük evlerde yaşamalıyım böylece iklim kriziyle alakalı kendi paydamı tamamlayıp konuya olumlu yönde faydam olacaktır gibi, bir bilgi kirliliğinin içinde buldum kendimi. Bir süre yapabildiğim her şeyi yaptım. Sonra bunun ne kadar düşünülmeden yapılmış bir davranışlar topluluğu olduğunu fark edip bir şeyler okumaya ve konu hakkında kendi algı mekanizmamı yaratmaya karar verdim. Farklı kitaplar ve yorumlar okuduktan sonra bir kitap buldum. Bu beni sarsan ve esasen bu sergiyi hazırlamama sebep olan en büyük itici güçtü. Charles C. Mann tarafından yazılan kitabın ismi The Wizard and The Prophet. Kitaptan bahsetmeden önce, senin bu ‘mesajın olmaması’yla ilintili iklim, politika, sanat çerçevesinden ve en çok da bunları tüketim biçimimiz hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum.

Andreea Ionascu – On Time, Artificiality and the Anthprocene Extinction, Installation, 2019

‘EGEMEN KAPİTALİST KÜLTÜRDE BELİRLEYİCİ KATEGORİ ‘TÜKETİM”

Barış Acar: Bence reel politika kısmını güzel masaya getirdin. Çünkü önce içinde bulunduğumuz zemini ve nereden konuştuğumuzu netleştirmek gerekiyor politika bağlamında. Altını çizdiğin gibi politika, sanat, ekoloji bunların hepsini bağlayan ilmekler var. Tüketimi bunlar içinde öne çıkarman da gayet mantıklı. Aslında beklenti şu yönde olurdu, eğer ki düzgün bir zeminden konuşuyor olsaydık: tüketim (ekonominin bir boyutu olarak), sanat ve ekoloji arasındaki ilgileri politika bağlamında konuşmamız gerekirdi. Rasyonel bir düşünce dizgesinde politika kapsayıcı olurdu. Ancak senin getirdiğin model daha doğru bana kalırsa. Politika (reel olanı) tüketim paydasının altına yerleşmiş durumda, diğer şeylerle birlikte. Yani belirleyici kategori egemen kapitalist kültürde “tüketim”. Hal böyle olunca sanat da ekoloji de, hatta politika bile tüketim merkezli bir bakış açısından tartışılmak zorunda. Bunun emarelerini sanatta sıralamak istemem doğrusu, fazla aşikâr olduğunu düşünüyorum. Eleştirinin battığı bataklık da dahil olmak üzere. Ekoloji bugün tartışılıyor ama gerçek bir tartışmamı bu, yoksa o da tüketimin içinde bir sektör olarak mı var oluyor. Bu anlamda ekolojinin bir politikası var mı ya da Avrupa’da Yeşil hareketlerin partileşmesi, parlamentolara girmesi vb. bağlamında gerçekten reel politikayı etkileyecek bir hamle boyutunda mı ekolojik müdahale? Benim bu konulara verecek cevabım olumsuz olurdu. Yükselen bilincin farklı formları var. Mesela Yeşiller’in (Das Grüne) Avusturya’da önceki seçimlerde parlamentoya girişi ile bu kez girişleri arasında faz farkı olduğunu düşünüyorum. Bir öncekinde bir çeşit moda etkisi baskındı. Bu yüzden etkisi kısa oldu ve sonraki seçimde meclise giremediler. Ancak Ekim’de yapılan son seçimde oylarını ciddi oranda arttırarak girdiler meclise. Daha iyi politik önerileri olduğu için değil bana kalırsa, ama kitlelerde belirgin bir korku var artık ekolojik dengenin yitirilmesine dair, bunun etkisiyle. Benim yorumum böyle elbette. Başkası başka türlü görüyor olabilir. Ben buradaki etkiyi özellikle bilinçten ayırmak gayretindeyim. İnsanlar iklim konusunda bilinçlendikleri için politik olarak seçim yapmıyorlar. Bu güdüsel bir seçim. Hayatta kalma güdüsüyle ilişkili. Bu yüzden parlamenter sistem içinde tanımlanmış reel politikanın ekoloji gibi çok kökensel bir soruna çözüm olacak adımları atabileceğine inanmıyorum. Bu kendi yaslandıkları temellere ihanet etmek anlamına gelirdi ki, böyle biri ihaneti gerçekleştirmeye bırak cesaretleri olmasını olanakları olduğunu sanmıyorum. Biraz karışık anlattım sanırım ama aslında çok basit bir şey söylüyorum. Trump’ın ülke yönettiği bir dünyada ekolojiyi konuşamazsınız. Türkiye örneğinde de aynı şey geçerli. Mevcut parlamenter politik resim duraksamaksızın savaşa uzanacak kadar tüketim odaklıyken, Greta’nın pozisyonu naif kalacaktır ve gerçek bir politik dinamik haline gelemeyecektir elbette.

‘GRETA, MESAJA KARŞI HAYATTA KALMA GÜDÜSÜ OLARAK KARŞIMIZDA DURUYOR’

İşte tam burada, Joker’den örneklediğim “mesaja güvenmeme” durumu devreye giriyor. Mesaj parlamentodur bugün. Reel politikadır. Anonymous’un Greta’ya yönelik yayımladığı mesajda ısrarla altını çizdiği pozisyonlanma, “Senin yardım istediğin liderler dünyayı bu duruma getirdiler ve onların alacakları önlemler (almaya niyetlenseler bile) sonucu değiştirmeyecektir. Yanlış kişilerle konuşuyorsun” noktası, son kertede belirleyici olacaktır. Greta, mesaja karşı hayatta kalma güdüsü olarak karşımızda duruyor. Bu, senin de söylediğin gibi, onun hastalığıyla da çok bağlantılı. Dolayısıyla mevcut sistemin mesajlar evrenine seslenmeye çalışması boşuna, ama belki de aslında oraya seslenmiyordur. Çürümüş politik sisteme karşı, onlarla yapılan müzakereler aracılığıyla kitlelerle bir diyalog olarak görebiliriz bunu. Niyetim başka bir komplo teorisinin peşine gitmek değil. Aksine mesajın çalışma biçimine karşı “öngörülemez”in rolüne vurgu yapmaya çalışıyorum. Greta’nın “ses”i kitlesel bir hayatta kalma güdüsünün yansıması. Henüz “söz”e (politik anlamda tanımlı bir kimliğe) bürünmüş değil. Tam da bu yüzden tehlike arz ediyor sistem için. Sayılamayan çoğunluğa dair bir imge benim gözümde Greta. Bu yönüyle de politikanın nasıl işletilebileceğine dair bir takım öneriler taşıyor içinde. Politika mesajlardan oluşmaz, mesajların taşındığı biçimlerle, yöntemlerle, en çok da kuvvetlerle ilişkilidir. Gitgide yaklaştığımız ekolojik yıkımın bizi kıyısına getirdiği çöküş yeni politik kuvvetleri gereksiniyor. Elbette bu kendiliğinden olacak bir şey değil. Örgütlenmeler gerekiyor. Bugün bu yeni örgütlenme formlarının aranışına şahit oluyoruz bana kalırsa. En azından benim kültürel öğelerin dolaşımından okuduğum şey bu.

Şimdi soruyu sanata taşıyalım. Sanatın rolü diyerek başlamayacağım soruma. Zira sanat, rolle, ödevle, görevle çalışmaz. Ekolojik çöküşün eşiğinde sanatın pozisyonu ne? Sanat sana göre hangi politikayı üretiyor bugün? Sanatçılar ne söylüyorlar? Beyanatlarından bahsetmiyorum elbette. Durdukları yer ve konuştukları yön bağlamında soruyorum bu soruyu.

Mert Acar – D-750, Lenticular print(framed) 21×18 cm, 2019

‘GÖRÜNEN SANAT, MEKÂN VE ZAMANLA SINIRLANIYOR’

Senem Çağla Bilgin: Bu çok kapsamlı bir soru esasen. Eğer çağdaş sanatın periferinde ve genelleme arz etmeden düşünürsek, biraz önce bahsettiğim ve serzenişte bulunduğum Greta modelinin daha kötü bir versiyonunu şu an popüler-çağdaş-sanat sergiliyor. Greta’da daha güdüsel ve dolaylı tüketim ilişkisi söz konusuyken; ‘görünen sanat’, (görünen sanat ile kastettiğim büyük kitlelere ulaşan müze, galeri ve sanatçılar) iklim kriziyle ilişki kuran ve bunu gündeme getiren dinamikleri tüketimin ta kendisi olarak ortaya çıkarıyor. Mekân ve zamanla sınırlanıyor. Mesela Olafur Elliason, Tate Modern’deki son sergisinde iklim krizine dikkat çekmek için İzlanda’dan bir buz kütlesi getirip Tate Modern’in önünde sergiledi. Tabii buz, kısa bir süre içerisinde eridi. Şimdi, ekolojik bir felaketin realitesinden bahsederken, böyle kurumsal bir ismin, Tate Modern’in, zamana ve mekâna kısıtlanmış ‘iklimi’, politakada gerçekçi olmayan vaadlerden pek de bağımsız değil. Yine yanlış bir mesaj söz konusu burada. Oysa sormamız ve tartışmamız gereken daha gerçek şeyler var. Dünya popülasyonu 30 yıl içerisinde 10 milyara ulaşacak. Dünya bunu desteklemeye hazır mı? Desteklese dahi, bu nasıl bir dünya olurdu?

Daha önce kısaca değindiğim Charles C. Mann, The Wizard and The Prophet kitabında, 20. yüzyılın iki önemli bilim adamının karşıt görüşlerini düelloya sokuyor. William Vogt, dünyanın bize verdiğinden fazlasını tüketmenin geri dönülemez bir felaket olduğunu ve bunun bir an önce sonlanması gerektiğini savunurken, Norman Borlaug ise üretime devam etmemiz gerektiğini ancak bu şekilde herkesin kazanabileceğini savunuyor. Ancak Norman Borlaug’un iklim krizine ve bunun tüketim biçimine çok önemli bir etkisi daha var: Borlaug, II. Dünya Savaşı’ndan sonra tarımda gerçekleştirdiği ‘Yeşil Devrim’ sayesinde, birim alan başına önceden 1 ürün düşerken artık bir birim alan başına 4 ürün almayı, uyguladığı teknikle mümkün kılıyor. Bu yöntemi bugün hala modern tarımda kullanıyor ve böylece popülasyon ile baş edebiliyoruz.

Etik değerler olarak atfettiğimiz şeylere ve şu an çevrecilerin genel söylemlerine baktığımızda hepimizin bir Vogtçu olması hiç de zor olmamalı değil mi? Borlaug bu noktada şunu soruyor: “Bizler Batı kültürünün içinde yaşayan ve jenerasyonlardır her şeye sahip olan milletleriz. Oysa üçüncü dünya ülkelerine, Afrika’ya, Pakistan’a, Hindistan’ın farklı bölgelerine baktığımızda, açlıkla ve fakirlikle mücadele eden toplumlara iklim krizinden bahsetmek, onların yaşamsal ihtiyaçlarını kısıtlamak ırkçılıktan başka bir şey olmazdı.” Şimdi kitabın bu kısmına gelene kadar, Vogtçu olan ben, bir anda farklı bir aydınlanma yaşadım. Bunu iki taraftan örneklerle detaylandırabilirim ama esas anlatmak istediğim, bu birbirine karşıt iki mantrayı okuduktan sonra, iklim krizi hakkında keskin çevreci görüşlere sahip olmanın, durumu yeniden tek boyutlu bir tüketim biçimine sokmaktan ve insani yönlerini gözardı etmekten farksız olduğuna kanaat getirmemi sağladı. Tekrar düşünmeye başladım. Sonunda Charles C. Mann’ın da dediği gibi; ‘Doğru ya da yanlış yok, sadece denge vardı.’

Dolayısıyla Planetary Dysphoria sergisini oluştururken de bu dengeyi kurmaya özen gösterdik. Royal College of Art çıkışlı, Danimarkalı bir küratör olan Sara Thorsen Fredborg ile yaklaşık 6 aylık bir sürede Londra’da birçok sergi gezdik, stüdyo ziyaret ettik ve alternatif mekanlar baktık. İklim krizinin bağlantılı olduğu diğer alanlar ile ilişkisini ve bu zemini iyi kurmak için rotamızı birden fazla değiştirmemiz gerekti. Sergi, sosyal sorumluluk projesi değildi, politik bir görüşe yaslanmıyor ya da onu temsil etmiyordu. Öte yandan çevreci grupların radarına girecek kadar yeşil bir ideolojiyi de savunmuyordu. Şöyle devam etmeliyim belki de, Planetary Dysphoria kavramı, Emily Apter’in bulduğu, Çağdaş Sanat ve Ekolojinin Politikası isimli kitabından geliyor. Disfori, bir duygudurum bozukluğu. Sergi, hümanistik ve varoluşsal bir perspektiften, çağdaş sanat aracılığıyla iklim krizini keşfetmeye çalışıyor. Burada bir es verip bir olay anlatmak istiyorum. Sergi hazırlıklarına devam ederken, bir sabah bir telefon aldım. Morning Star gazetesinden Steve Sweeney idi arayan. Sergi henüz açılmamışken, sergi hakkında duyum aldığını ve bizimle (Sara ve ben) röportaj yapmak, sonrasında bunu haber olarak yayınlamak istediğini söyledi. Bu harikulade bir PR olabilirdi ancak gazete doğrudan bir partinin yayın organıydı, o nedenle bu teklifi kibarca reddettik. Dolayısıyla bu sergiyle mesajı doğru ilettiğimizi düşünüyorum.

Barış Acar: Çağdaş sanat özelinde söylediğine katılıyorum. İkili bir tuzak var orada. Ya illüstratif davranıp ekoloji sorununu alelade bir temaya indirgiyorlar ve doğal olarak konu malzemeleşiyor ya da estetize ederek şaşaalı bir gösterinin parçası haline getiriliyor. Senin gösterdiğin örnekte olduğu gibi bu ikisini bir arada yapanlar da başarılı addeliyor piyasada. Ekoloji konusunda politikayla gerçekten ilişkilenebilecek nitelikte bir sanatsal hamle göremiyorum ben henüz. Ancak, senin de söylediğin gibi, arayışlar var. Öyle sanıyorum ki Joker’in hamlesinde olduğu gibi sahneye oynamayı bırakıp güdüye geri dönerlerse işin rengi değişecek.

*Planetary Dysphoria sergisinde yer alan sanatçılar: Mert Acar, Araminta Blue, Sofia Bonato, Andreea Ionascu, Ayşe Kipri, Michela De Nichilo. Londra’da, Generation & Display Galerisi’nde 18 Ekim – 07 Kasım 2019 tarihleri arasında gerçekleşenen serginin küratörlüğünü Sara Thorsen Fredborg ve Art Elsewhere üstlendi. Daha fazla bilgi için www.artelsewhere.com’u ziyaret edebilirsiniz.