Gecikmeli bir müzikal: Kerem Sevinç

Kerem Sevinç’in yarattığı bu ‘sound’, gerek müzikal altyapısı olsun, gerekse kullandığı enstrümanlar olsun, açıkçası müzikte yeni diyebileceğimiz deneysel ve evrensel bir durum oluşturmuyor. Ancak bütünün içinde eksik olma hali -her ne kadar geç modernist bir durum da olsa- yine de önemli bir durumdur. Çünkü bu olmama hali, sanatta asıl olan şeyi her zaman gösterir. Son kertede özneleşen bu pastoral olguda, müzikte içkin kalabilen ve bu doğrultuda üretim yapan bütün müzisyenlerin önemli olduğunu düşünüyorum.

Fatih Tan 

Kürt müziğinin son dönemdeki en iyi müzisyenlerinden biri olan Kerem Sevinç’in ’’Dej’’ albümü müzikal anlamda iyi bir çıkış yakaladı. Bir dinleyici olarak Kerem Sevinç’in ’’Dej’’ albümünün, uzun zamandır Kürt müziğinde dinlediğim en iyi müzikal işlerden bir tanesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta eşikte duran Kürt müziğini, geciktirme evresine alan, biraz daha zaman kazandıran başarılı bir albüm olduğunu söylesem herhalde haksızlık olmaz. Kerem Sevinç’in kendi gündelik hayatından hareketle oluşturduğu albümün, sekiz tane eserinin sözleri ‘Zazaca’ yazılmış ve şarkılarında gündelik olanın sıradanlığını görmek mümkün. Albümünün aranjörlüğünü de yine başarılı bir müzisyen olan Erdem Altınses üstlenmiş.

Selim Temo, Gazete Duvar’da Kerem Sevinç ile ilgili daha önce bir yazı ele almıştı. Ben de Selim Temo gibi Kerem Sevinç’i sonradan keşfedenlerdenim. Bu arada Temo’nun  Sevinç ile ilgili yazısını da öneririm.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim husus, Kürt müziğinin yıllardır “özneleşen pastoral sendromdan” kurtulamadığı gerçeğidir. Tarihi unsurların ve kutsal imgelerin yoğunlukta işlendiği müzikal çalışmalar, genelde pastoralın dili bir şekilde realize edişi üzerinden işleniyor. Lévi-Strauss’un dediği gibi: ’’Dilin kökeni ses çıkaran organların yapısına bağlı değildir.’’(1) Dilin, sözün, sesin, vurgunun aşırı ehlileştiği bu durum, yapısal bir sorunun formuna bürünmüş vaziyette. Sesin kendisi, artık bir cisme dönüşmüş ve ses olmaktan çıkıp, karşımıza geçen, konuşan “ayrık bir varlık” gibi tezahür etmektedir. Sesin bir form kazanması, bir imgeye dönüşmesi, cisimleşmesi estetik gerçekliğin kurgusunu ortadan kaldırıyor. Dahası kaba politik bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Sesin, varlıktan ayrık bir şekilde oluşturduğu politik hükümranlık, özellikle dil ve estetik arasındaki mesafenin açılmasına yol açıyor. Açılan bu mesafede dil, çağın estetik algısını geriden takip ettiği için, yerel üzerinden kendini tekrardan var ediyor. Bu sonsuzluk döngüsü, esasında bir var olma biçimidir. Bu durumda hem dili hem de çağın estetiğini ses üzerinden manipüle ediyor. Buradaki manipülasyon, temelde pastoral olguya dönüşüyor. Çünkü çelişki şuradan başlıyor, pastoralin içinde müziği duymak ile müziğin içinde pastorali duymak aynı şey değildir. Bu bağlamda “Şakiro”, sesin içinde pastorali en iyi anlatanlardandır ve sesi hiçbir zaman pastoralin içinde çıkmamıştır.

Aksine pastoral onun sesinden vuku bulmuştur. Tarihi olayları, yerel kahramanlık öykülerini, göçebe yaşam tarzını ve temelde nostalji gibi durumları sil baştan tekrardan anlatırken, bu nostalji Şakiro’nun sesinin içinden duyulur. Çünkü ses, Şakiro’dan kopuk değildir. Sesin ondan bir parça gibi kulağa gelmesi, daha da önemlisi sesi kontrol etmesi ve yön vermesi önemli bir olgudur. Dolayısıyla Şakiro’nun sesinin içindeki pastoral sadece bir ‘nesnedir’, ses ise başat ‘öznedir’. Şakiro’nun ses bağlamını Kerem Sevinç için de çok rahat kurabiliriz. Mesela albümündeki “Rayir” (Yol) şarkısını kendi çaresizliği olarak anlatır ve bir çıkış yolu arar. Aradığı çıkışın nereye varacağı ya da nerede duracağı belirsizdir. Ancak belirgin olan çaresizliğin aslında yolun kendisi olmasıdır. Dolayısıyla aslında katedilen bir yol da yoktur. Ancak içinde olduğu ve sürekli yerinde saydığı bir çaresizlik söz konusudur. Kim bilir belki de en başından beri aranan bir çıkış da hiç olmamıştır. Ancak şarkının içinde geçen tarihi yerler, isimler ve pastoral panorama aslında bir nesneye dönüşmektedir. Buradaki ‘özne’ olma hali ise Kerem Sevinç’in sesinin içinde belirginleşen çaresizliktir.

Dolayısıyla bu noktada Herbert Marcuse’un de dediği gibi: “Bir eser ne kadar olumlayıcı, ne kadar ’’gerçekçi’’ olursa olsun, sanatçı o esere onun sunduğu ve içinden çalıştığı gerçekliğin parçası olmayan bir biçim verecektir.” (2) Marcuse’un işaret ettiği nokta, müziğin içindeki mevcut pastoral yapıyı yapısöküme uğratmak yani gerçekliğini yıkmak gerekir. Ancak cisimleşen ve varlığa dönüşen sesin, bir adım öteye geçip neo-pastoral durumlar yaratması ve bu yaratımın içinden müziği üretmesi, hem estetik kurgunun yitimi hem de sesin cisimleşip, hiper-gerçekçiliğe dönüşmesidir.

Hiper-gerçekliğe dönüşen sesin, müzikal altyapıyı geri plana atıp, salt sosyo-politik bir misyonla hareket etmesi, -varlığın bizatihi kendisine dönüşen sesin bu yeni veçhesi- esas kendisinin çıktığı bedenin varlığına da uyguladığı bir tür ötekileştirme halidir. Çünkü hiper-gerçekçilik, asıl olan olguyu öteleyen ve içini boşaltan durumun kendisidir. Sesin gerçeğin ötesine geçmesi, daha doğrusu hiper-gerçekliğe bürünmesi durumunda, herkesten önce sesin kendisi yaşanılan olguyu realize eder.

Peki, o halde sesin realize hali nedir ya da nasıl olmalıdır?

Sesin realize olmuş hali, Kızılderili müziği olarak sunulan ve neredeyse bütün insanların zihninde aynı çağrışımları yaratan spiritüal, dinlendirici fon müziği ya da özgürlükle nitelenen dağ, bayır, çayır, çağlayan ve esen rüzgâr gibi bileşenlerinin belirlendiği bir form gelir akla. Sesin realize ya da sadece belirli bir forma bürünmüş hali neredeyse sesin tüm gelişim kapılarını kapatan bir unsura dönüşür. Sesin sürekli kendi üzerine akan bir çağlayan olarak sürekli birikimi bir noktadan sonra kültürel bir handikap olarak insanüstü bir kimliğe bürünür ve aynı oranda sıkıcılaşır. Sesin çoğalmasını engelleyen bu pastoral çağlayan, bir tür ses faşizmi olarak nitelenebilir.

Kerem Sevinç’in yarattığı bu ‘sound’, gerek müzikal altyapısı olsun, gerekse kullandığı enstrümanlar olsun, açıkçası müzikte yeni diyebileceğimiz deneysel ve evrensel bir durum oluşturmuyor. Ancak bütünün içinde eksik olma hali -her ne kadar geç modernist bir durum da olsa- yine de önemli bir durumdur. Çünkü bu olmama hali, sanatta asıl olan şeyi her zaman gösterir. Son kertede özneleşen bu pastoral olguda, müzikte içkin kalabilen ve bu doğrultuda üretim yapan bütün müzisyenlerin önemli olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak Althusser’in de dediği üzere: ’’Ben zorunlu olarak insan doğdum ve tesadüfen Fransız oldum.’’ (3) Bence, Kerem Sevinç de zorunlu olarak müzisyen doğdu ve tesadüfen Kürt oldu.

Kaynaklar

  1. Claude Lévi-Strauus s.136 Hepimiz Yamyamız Metis Yay. Çev. Haldun Bayrı
  2. Herbert Marcuse s.47 Özgürlük Üzerine Bir Deneme Ayrıntı Yay. Çev. Soner Soysal
  3. Louis Althusser s.88 Montesquieu Siyaset ve Tarih İthaki Yay. Çev. Alp Tümertekin