Duygu Şahlar: Erkeği savaştıran, kadını doğurtan bir dönemden geçiyoruz

İlk oyunları "Çatlak" ile sahneye çıkacak Tiyatro Sardunya ekibinden Duygu Şahlar, "Kadınların hikâyelerini, kadınların gözünden görüp, kadınların dilinden anlatalım istedik" diyor. tiyatro Sardunya'nın bu tercihini Şahlar, "Günümüzde kadınların gündelik yaşamını, verdikleri hayatta kalma savaşı belirliyor. Sanat üretimlerimiz de bütün bunları açığa çıkarıyor olmalı," sözleriyle açıklıyor.

Google Haberlere Abone ol

İZMİR - Tiyatro Sardunya, ilk oyunu “Çatlak” ile seyirciyle buluşuyor. Oyun, Ayten Kaya Görgün'ün “Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda” adlı romanından sahneye uyarlandı. “Çatlak”, romandaki kadınların yaşamlarını tarif ediyor. Sadece kadınlardan oluşan ekibin sergileyeceği oyunun prömiyeri, 2 Kasım, saat 20.00’ de İzmir Sanat, 4 Kasım, saat 19:00’ da Ankara Yılmaz Güney Sahnesi’nde gerçekleştirilecek. Oyun sonlarında katılımcılarla birlikte fuaye yapılacak.

Daha önce "bişey anlatıcam" ekibi ile Türkiye turnesine çıkan, dört bir yanda öğretmenlerle buluşan, şimdilerde çocuklarla başka bir çocukluk kültürü üzerine masal, hikaye anlatımı çalışmaları yapan Tiyatro Sardunya ekibinden Duygu Şahlar ile konuştuk.

'KADINLARIN HİKÂYELERİNİ KADINLARIN DİLİNDEN ANLATMAK İSTEDİK'

Tiyatro Sardunya’nın hikâyesi nasıl başladı?

İzmir’de tiyatro, edebiyat, müzik yani kısacası kültür-sanat alanında kolektif üretimlerin peşinde koşan ekipler var. Bu ekiplerin ortak derdi, sanatın dönüştürücü ve devrimci yollarını üretmek, üretimlerini toplumun her kesimine ulaştırmak; karşı kültür yaratmak. Bu çalışmaların bir parçası olarak sanat üretimleri içerisinde olsak da yaptıklarımızın, kadınların sesini yeterince duyurmadığını fark ettik. Her kadının sardunyalarla dertleşmişliği, açan çiçekleri ile sohbet etmişliği vardır. Biz de bu sohbetlere sahneden katılalım. Kadınların hikâyelerini, kadınların gözünden görüp, kadınların dilinden anlatalım istedik.

'ERKEĞİ SAVAŞTIRAN KADINI DOĞURTAN BİR DÖNEMDEN GEÇİYORUZ'

Neden böyle bir ihtiyaç doğdu?

Bir dönem tarifi yapıp “içinde bulunduğumuz dönem nedeniyle" diyerek lafı ileri geri itmeye gerek yok. Erkeği savaştıran, kadını doğurtan bir dönemden geçiyoruz, bir çeşit faşizm yaşıyoruz ve bu durum, yürüyüşümüzden, ettiğimiz sohbetlere; hareketlerimizden, düşünce biçimlerine kadar her anımıza sirayet ediyor. Bundan en çok etkilenenler de yine kadınlar ve çocuklar… Krizlerin bedelini kadınlar, özgürlüklerinin ellerinden alınmasıyla, canlarıyla ödüyorlar. Son yıllarda adeta bir kadın soykırımı yaşanıyor; Günde 3 kadın, 5 kadın… Yani günümüzde kadınların gündelik yaşamını, verdikleri hayatta kalma savaşı belirliyor. Sanat üretimlerimiz de bütün bunları açığa çıkarıyor olmalı. Oysa kadınların hayatı üçüncü sayfa haberine çevriliyor; kadınlar hikâyelerde ancak güçsüz, pasif özneler olarak yer bulabiliyor. Hakikatin bu olmadığını, anlatımların tersine çevrilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kadınların ortaklaşan, ama her biri biricik ve kendini yıkıldığı yerden yeşertmesiyle, yaralarından sızan ışıkla filizlenmesiyle dolu hikayelerini, el alem ne der demeden, kırılan kolu yen içinde bırakmaya izin vermeden sahneye taşımak için yola çıkıyoruz.

SOKAKTA YAŞANAN BAŞKA, SAHNEDEKİ BAMBAŞKA

Neden kadınlar?

Kadınların yaptıkları arasında sadece ev içi emeği değil görünmez olan; sanatları, yazıları ve bazen varlıkları dahil görünmez oluyor. Sanatta da kadın ya ikinci rolde ya da hiç yeri yok. Bu bütün sanat dallarında böyle. Filmlerde hikâyeler “entrikacı kadın”lardan öteye gidemiyor. Bir tık ötesi acılı anne, bir tık daha ötesi aşık-masum-terk edilen. Televizyon dizilerine hiç girmiyorum, her yerimiz ‘ağalar', ‘paşalar’ oldu. Şarkılar desek yine öyle. Birbirine dirsek atıp kendisini mekanın sahibi ilan eden erkekler dilimizde. Tiyatroda da durum farklı değil, ‘Makbet'ler, ‘Hamlet’ler… Gördüğümüz en iyi ihtimalle ikincil ve özneymiş gibi olan roller. Fakat rol de kurtarmıyor bizi, içerik felaket! Cinsiyetçi hikâyeler, erkek egemen tiyatro metinleri…

Popüler kültürde durum bu; sokakta yaşanan başka, sahnedeki bambaşka… Ama çaresiz değiliz. Bütün bunların karşısında kadınların emeğini ikincil konuma düşürmeyen, daha eşitlikçi sanat üreticileri elbette var. Bütün sanat alanlarında çok değerli çalışmalar var. Sayıları da az değil. İşte bu toplamın içinde yine de öznesi “kadınlar” olan, metinlere kadın bakış açısı ile bakan bir ekibin olması gerekliliğini hissettik. Bütün süreçlerinde kadınların karar mekanizmasında olduğu bir tiyatro düşledik. Sardunya buralardan yeşeriyor.

'HİKÂYEYİ DÖRT KADININ DİLİNDEN DİNLEYECEKSİNİZ'

“Çatlak” oyununda neler göreceğiz?

Öyle hikâyeler var ki anlatıldığı anda anlatanı, dinleyeni, yaşayanı birbirine karıştırıyor, "senin hikâyen" oluveriyor. İşte Meral’in öyküsü de anlatanı, dinleyeni, yaşayanı birbirine karıştıran öykülerden. Bir kütüphanenin rafında bulduğumuz romanın sayfalarında kesişti yolumuz Meral’le. Sahnede yaşantılarımız birbirine karıştı. Sahnede tek bir kişi göreceksiniz ama hikayeyi 4 kadının dilinden dinleyeceksiniz. Çatlak’ın ilk oyunumuz olmasının heyecanını yaşıyoruz. Oyunun hazırlık sürecinde büyük bir ekip destek oldu. Ankara’dan, İzmir’den, İstanbul'dan süreci takip eden, oyun metninin yazımına katılan, provalarda yalnız bırakmayan… Bize asıl umut veren bu destek verenlerin çoğunun tiyatrocu olmadıkları halde oyunu sahiplenmesi, bizimle dayanışması oldu. Yalnız değiliz ve biliyoruz “üretenlerin ellerinde yükselir dünya, tek başına olmadıkça…”