Cem Mansur: Duruşumu 2021'den sonra göreceksiniz

Orkestra şefi Cem Mansur, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'na Genel Sanat Yönetmeni olarak atanmasının ardından Gazete Duvar'a konuştu. Mansur, “Sezon başladıktan sonra devraldım. Bizim aslında 2021-2022 sezonunda gelecek sanatçılarla yazılı kontrat imzalıyor olmamız lazım şu anda. Benim tam duruşumu 2021 başından sonra görebileceğiz diye tahmin ediyorum" dedi.

Işıl Çalışkan  esmaisilcaliskan@gmail.com

DUVAR – Kültür sanat sezonunun açılışı yepyeni bir gelişmeyi de beraberinde getirdi. Bu yıl 30’uncu yılını kutlayan Cemal Reşit Rey (CRR) konser salonu Genel Sanat Yönetmenliği görevini Orkestra Şefi Cem Mansur üstlendi. Sadece Türkiye’de değil dünyada da başarılı projelere imza atan Mansur, 2019-2020 konser sezonu açılışında görevi Aslan Özdemir’den devraldı.

“Bu salonda en çok konser yönetmiş olan kişiyimdir diye tahmin ediyorum” dediği bir yere Genel Sanat Yönetmeni olarak atanması heyecan verici bir hadise. Zira hem müzisyen hem dinleyici olarak bakma imkanına sahip… Son dönemde duruşundan dolayı CRR’den ayağını kestiğini belirten Mansur, bu gelişmenin kendisi için oldukça heyecan verici olduğunu anlatıyor.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nu uğrak bir merkez haline getirmeyi hedefleyen müzisyen, açıklamalı konserlere bolca yer vereceğini anlatıyor: “23 Nisan’da sadece orkestrayı 5 dakika yöneten kısa pantolonlu bir çocuk görmeyeceksiniz. Ondan daha derin olacak. Çocukluk ve müzik ilişkisi. Müzik çocukların gelişiminde nasıl bir rol oynayabilir? Bence mesela 23 Nisan bunu tartışmak için güzel bir fırsat. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü cinsiyet eşitliğini müzik yoluyla tarihte tartışmak için güzel bir şans.”

Ünlü orkestra şefi ile yeni görevini, hedeflerini, ve müziğe dair birçok şey konuştuk. Uzatmadan sözü ustasına bırakalım…

Öncelikle yeni göreviniz hayırlı olsun. Bu görevin sizin için nasıl bir anlamı var?

Böyle bir şey aklımda yoktu. Bu salonda en çok konser yönetmiş olan kişiyimdir diye tahmin ediyorum. Çünkü Akbank Oda Orkestrası’nın son 10 yılının tüm konserlerine burası ev sahipliği yaptı. Başka orkestralarla da buraya gelmişliğim var. Çok aşina olduğum bir salon. Ama son yıllarda birçok kişi gibi benim de ayağım kesilmişti buradan. Çünkü program içeriği olarak çok değişti. Bir duruş sergilemekten uzaktı. Ben açıkçası ilk olarak genç müzisyenlerin istihdamı için belediyeyle konuşmuştum. Bu konu benim çok kafamı meşgul eden bir şey. Türkiye Gençlik Flarmoni Orkestrası’nın 2007’den beri kurucusu ve şefiyim. 13 yıldır gençlerin Avrupa’da da sahneye çıkmasını sağlıyoruz. Tabii onların geleceğini kara kara düşünüyorum sürekli. Çünkü devletin orkestralarında eski bildiğimiz türde kadrolu, hayat boyu iş olmayacağı açık açık belirtildi. Onun yerine önerilen sözleşmeli sistem de insanların kendi ülkelerinde onurlu bir yaşam sürmelerini zor bir hale getiriyor. Benim gece gündüz düşündüğüm bir konu bu. Bununla ilgili bir iki proje konuşurken, müzikle ilgili müziğin ne işe yarayabileceği, ne işe yaraması gerektiğiyle ilgili düşüncelerim sanırım görüştüğüm kişilerin hoşuna gitti ki bu görevi bana önerdiler. Ben de önce şaşırdım fakat program yapmak benim çok sevdiğim bir şey. Ve İstanbul’un göbeğindeki bu yerde, insanların gidip geldiği ‘Burada iyi şeyler oluyor sayın seyirciler’ diye bir marka olması konusu bana çok heyecan verici geldi.

Ben bir konsere gitmenin evde kayıt, CD veya Spotify dinleyerek yaşanamayacak bir deneyim olduğunu düşünen biriyim. Hem Akbank Oda Orkestrası konserlerinde hem de Türkiye Gençlik Flarmoni’nin Anadolu turnelerinde bu müziğin öyle sanıldığı gibi belli bir tip giyinip, belli okullara gidip, ailesinden şu kültürü almış olan kişilerin hakkı falan olmadığını kanıtlamaya çalıştık.

Türkiye’de klasik müziğe bakış bu bahsettiğiniz sebepler doğrultusunda aşılamıyor. Bununla ilgili nasıl bir çözüm öneriniz var? O duvar nasıl aşılır?

Ben çok sesli müziğin mesela orkestra müziğinin neden evrensel, zamansız olduğunu ve neden her türlü kültürel coğrafi tarihi sınırı aşabilen tek ifade türü olduğunu Akbank Oda Orkestrası’nın Anadolu konserlerinde gördüm. Diyarbakır’daki konserde bir dinleyiciden öyle bir şey duydum ki Londra veya Paris’te bir dinleyiciden müzik hakkında o kadar derin bir şey öğrenemezdim.

‘KAYIT DİNLEMEK KONSERVEYLE BESLENMEK GİBİ’

Ne demişti? Bizimle de paylaşabilir misiniz mahsuru yoksa?

Merak ettiniz değil mi?(Gülüyor). Oda Orkestrası’yla Diyarbakır’a ilk gidişimizdi. Üniversite öğrencisi bir genç, 19-20 yaşlarında… “Müthiş bir şeymiş, ben ilk defa canlı orkestra dinliyorum. Hiç CD’den dinlemeye benzemiyormuş” dedi. Bunun çok az insan farkında. “Sence neden öyle değil?” diye sordum. “Siz yüzyıllar önce yaratılmış bir şeyi bizler için bir defalığına var ettiniz ve bittiğinde artık yoktu” dedi. Hala tüylerim ürperiyor anlatırken. Hah dedim müzik böyle bir şey işte. Bu kadar güçlü… Müziğin çalanla dinleyen arasındaki bir titreşim, bir iletişim meselesi olduğu unutuldu dijital, kayıt çağında. Müzik dinlemek kayıt dinlemek değil. Kayıt dinlemek biraz tarihi geçmiş bir konserveyle beslenmek gibi taze bir şey yemek yerine. Zaman içinde akan bir ifade türü ve tamamen malzemesi zaman müziğin. Teyiplerde geri çekme düğmesi vardır. Hayatın o geri çekme düğmesi yok. Ve müziği canlı canlı, kıpır kıpır o anda dinlemek bize aslında zamanın değerini öğretecek tek şey.

‘MÜZİK POLİTİKAYLA DA İLGİLİ’

Tiyatroya benzetebilir miyiz bu anlamda?

Tiyatro gibi ama onda sözcükler var. Müzik daha soyut. Müzik neyle ilgili? Müzik her şeyle ilgili. Müzik ve politika tamamen ayrı ayrı mı durmalı? Hayır! Bal gibi karışacak. Çünkü müzik her şeyle ilgili dolayısıyla politikayla da ilgili. Biz Türkiye Gençlik Flarmoni Orkestrası ile ‘Demokrasi Labaratuvarı’ diye bir Workshop yapıyoruz. Bu neyle ilgili? Müzikle de politikayla da hayatla da ilgili. Birlikte yaşamla ilgili olduğu için…
Burası müziği anlatabileceğim, paylaşabileceğim bir yer. Bizim artık sahneye çıkıp, sırtımızı dönüp senfonimizi yönetip paramızı alıp defolup gitme gibi bir lüksümüz yok. Hiçbir yerde de olmamalı. Ben öğrencilerime de söylüyorum. Sahneye çıktığınızda bir şeyler anlatın. O besteci nasıl bir insanmış? Müzik anlatılabilir bir şey değil diyenler var. Evet, müzik sözcüklerle ifade edebileceğimizin çok ötesinde, çok daha derininde bir şey. Ama sözcükler yine de insanlara bir iletişim kapısı açabilir.

‘Duruşundan dolayı bir süre önce buradan ayağımı kestim’ dediniz. Neyden şikayetçiydiniz?

Duruşunu takip etmemeye başladım açıkçası. Çünkü zaten tam zamanlı Türkiye’de yaşayan biri değilim. Bir de özellikle Londra gibi bir yerde yaşıyorsunuz, fena halde şımarıyorsunuz. Bakmamaya başlıyorsunuz. O da kötü tabii. Belli bir neden yok aslında ama bazı salonlarda “Bir konser oluyorsa duymadıysam da iyidir bu.” “Duymadıysam benim eksikliğim” diye yaşatan kurumlar var Türkiye’de. Ben biliyorum ki İKSV’nin bir konserine gittiğim zaman ne türse onun iyisi olacak. Bu kötü bir şey değil tabii. Türkiye’de yaşayan müzisyenlere iş imkanı sağlayacak aynı zamanda dünya sahnelerinde en iyilerinin olabileceği bir mekan hedefliyorum.

‘BENİM TAM DURUŞUMU 2021’DEN SONRA GÖREBİLECEĞİZ’

Tabii burada zaman olarak bir problemimiz var. Çünkü sezon başladıktan sonra devraldım ve Kasım’ı yeni bitirdik. Aralık ayının programını yapıyoruz şimdi. Bizim aslında 2021-2022 sezonunda gelecek sanatçılarla yazılı kontrat imzalıyor olmamız lazım şu anda. Çünkü son dakika yaptığımız zaman hem daha pahalı hem de seçeneğimiz az oluyor. Buna rağmen hemen burada ilginç şeyler olmasını sağlayacak yeterince fikir ve kontakt sahibiyim. Benim tam duruşumu ancak 2021 başından sonra görebileceğiz diye tahmin ediyorum.

‘2010 KÜLTÜR BAŞKENTİ PROJESİ MÜZİKTE KOCA BİR ELDE VAR SIFIR’

Hem müzisyen hem de dinleyici olarak görmek size nasıl avantajlar sağlayacak sizce?

Bir konser salonunun başında müzisyen olan birinin olması fena bir şey değil, değil mi? Müzik dünyadan kaçma yöntemi olarak görülüyor çoğunlukla. Özellikle Türkiye’de eğitim sistemimizde gıy gıy gıy, lay lay lom, hobi, eğlence olarak görülüyor. Müzik benim için yaşamın kendisini kavrama yolu. Ben müzik olmadığında dünyaya anlam veremeyen biriyim. Gezegenlerin nasıl döndüğü ve şuradaki bir şeylerin yerinde duruyor olmasının müzik yaşamımızla ilgisi var. Benim için dünyayı kavrama yolu müzik. Onu birkaç yüz kişiyle daha paylaşabilirsem İstanbul’da ne mutlu… Bir yerde 2010 Kültür Başkenti olayında yapılamayan… Bence orada müzik konusunda koca bir elde var sıfırdır. Harcanan çok büyük kamu paralarıyla üstelik. Büyük günah! Ben onun müzik etkinliklerini yapacaktım. 2008 ortalarında “İmdat” diye kaçtım. İlk istifa eden bendim bizim ekipten. Ondan çok gurur duyuyorum hala. Ama büyük bir fırsattı.

‘KONSER SALONLARI UYGAR DÜNYANIN TAPINAKLARI’

Bu kararı vermenizdeki sebep ne olmuştu?

2008 ortasıyla 2010 sonu arasında İstanbul’da devlet okullarında orta öğretimde olan öğrencilerden 150 bin kişinin bilinçli kültür sanatı bir ihtiyaç olarak talep eden vatandaş haline getirmek için eğitim projelerimiz vardı. İlçelerde eğitim konserleri, workshoplar.. O eğitim konserlerinin ne kadar etkili olabileceğini gösterdiğimiz anda “Hayır, böyle şeylere para yok! Biz o paralarla tramvayların üzerine ‘Efsanesin İstanbul’ yazalım” dediler. Ne demekse… O zaman müziğin toplumsal gücüyle alakalı inandığım ve orada yapılamayan şeyleri de belki burada hayata geçirebiliriz. İstanbullu olarak kim olduğumuzu ifade edecek bir yer. Belki çok büyük laflar ediyorum ama bence konser salonları uygar bir dünyanın tapınakları artık. Manevi kimliğinizi, insan olduğumuzu hissettiğimiz ve bunu paylaşacağımız yerler.

Benim burada olmam kendi kariyerimle ilgili değil. Kendi kariyerimi düşünüyor olsam zaten burada olmam. Şu an burada sadece CRR orkestrası adı altında serbest çalışan müzisyenlerden oluşan topluluğu daha düzenli hale getirip biraz daha gençlere açmaya çalışacağım. Açıklamalı konserler yapmayı, mümkün oldukça diğer İlçe Kültür Merkezleri’ne konserleri götürmeyi, buradaki benim işimin bir parçası olarak görüyorum. Ama yoksa getir Viyana’dan bir orkestra kendin yönet senin için de şahane bir kontakt. Ama o değil, o şekilde kendime iş vermek istemiyorum. Benim görev tanımımın bir parçası olarak gördüğüm konserleri burada yöneteceğim.

CRR birçok tarz müziği içinde barındıran bir merkez. Bu çeşitlilik nasıl bir elekten geçecek?

İyi bilmediğim konuları doğru kişilere danışmaktan geçecek bence. Herkes her şeyi bilemez ki… Ben kendi alanımı biliyorum. Her tarzı benden daha iyi bilen insanlar var. Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp derler ya…

’23 NİSAN’DA ORKESTRAYI 5 DAKİKA YÖNETEN KISA PANTOLONLU BİR ÇOCUK GÖRMEYECEKSİNİZ’

Festivallerle ilgili bir öngörünüz var mı?

Aklımda birçok düşünce var. Onların hangilerini yapabileceğimizi sanıyorum duyurdukça göreceğiz fakat müziği gündelik hayatla, gündelik meselelerimizle bağdaştırdığımız etkinlikler yapmaya çalışacağım. Zamanında Akbank Oda Orkestrası ile ilgili yaptığımız 5 tane festival vardı tarihi mekanlarda. İstanbullu olarak kimiz? Bunu müzik yoluyla ama bu binada düşünelim fikrini de olabildiğince hayata geçirmek istiyorum. Yani 23 Nisan’da sadece orkestrayı 5 dakika yöneten kısa pantolonlu bir çocuk görmeyeceksiniz. Ondan daha derin olacak. Çocukluk ve müzik ilişkisi. Müzik çocukların gelişiminde nasıl bir rol oynayabilir? Bence mesela 23 Nisan bunu tartışmak için güzel bir fırsat. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü cinsiyet eşitliğini müzik yoluyla tarihte tartışmak için güzel bir şans. İnsanlar gerçekten buraya girip çıksın. Olduğu yere bakarsanız sanırsınız ki burası her gece tıka basa dolacak.

‘GELECEĞİN DİNLEYİCİSİNİ HAZIRLAMAK İÇİN BİR ŞEY YAPMALI’

Beni en rahatsız eden şeylerden biri Türkiye’de insanların gittikleri okulla gelir seviyeleri, yaşam tarzları ile tükettikleri kültür ürünlerinin orantısızlığı… Şu okulda okumuş, yılda bu kadar para kazanıp şu marka arabası olup da şu kadar seyahat eden adamın okuduğu kitap ve dinlediği müziğin biraz tutması lazım ve bu bana biraz toplumun manevi hastalığı gibi geliyor. Herkes klasik müzik dinleyecek, benim konserlerime gelecek, bunu yapmazlarsa onlar çok sığ veya kendini geliştirmeyen insanlar da demek istemiyorum. Elbette öyle değil. İstanbul’un çevresinde, bu salonda yapılan şeyler iyi bir marka haline geldiği anda ki zaten kısmen öyleydi ama her zaman olursa buranın kapılarının kırılması lazım. Buna inanıyorum. Geleceğin dinleyicisini hazırlamak için bir şeyler yapmak lazım.

Türkiye’deki popüler müzik algısını ne şekillendiriyor sizce?

Kimin popüler müzik algısı mesela? Öyle genel bir şey mi var?

Mesela şu an daha çok rap dinleniyor.

Şimdi poptan daha çok rap mi dinleniyor?

Evet, kısmen öyle denebilir.

Peki sizce neden?

Bastırılmışlık ana sebep bence. Söylenemeyenleri söyleyebilen bir müzik türü olarak çıkış yaptı son dönemde Türkiye’de. Haliyle dinleyiciyi de içine çekti.

Peki bu insanların başı belaya girmiyor mu?

Giriyor tabii… Ezhel başta olmak üzere birçok isim sayılabilir.

Evet onu biliyorum. Ama ben rap’in müzikal değerini ölçecek durumda görmüyorum kendimi. Klasik müzik tarafından gelip her şeyi aşağılamak çok kolay. Bence her müziğin bir varoluş nedeni var. Mesela arabesk müziği yıllarca Türkiye’de aşağılayan insanlar bunu kavrayamadı. Arabesk müzik belli bir toplumsal, sosyo kültürel, sosyo ekonomik bir olayı ifade eden insanların onda bir avunma, bir tatmin bulduğu müzik türüyse ben kim oluyorum ki onu aşağılamak için? Benim için kendi bildiğim şeylerin derinliğini, güzelliğini insanlarla paylaşabilmek önemli. Müzik kim olduğumuzu en iyi ifade eden şey. Bana ne dinlediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. ‘Ne yersen osun’ diye bir laf vardır ya bence ne dinlersen osun. Milyonlarca insanın dinlediği bir şeye bu çok aptal, değersiz demenin kimseye faydası yok. Hiçbir işe yaramıyor. Hayat seçimleri seninle aynı olmayan insanları aşağılamanın dışında hiçbir şey yapmamış oluyorsun onu söylediğin zaman.

Üç dakikalık bir parça bazen tüketilip bir hafta sonra unutulmaya mahkum, Beatles’te var. O yüzden ben türlerin çok fazla yapay bir şekilde karıştırılmasını da gereksiz buluyorum. Çünkü öyle bir yukarıdanlık da var. Burada klasik müziğin yavaş yavaş değiştiğini de görüyorum ama umarım geç olmamıştır.

14 bölümün genel yetenek sınavları yerine merkezi yerleştirme sistemiyle alınacağı açıklandı. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Yeteneksiz denip konservatuvara alınmayan müzik tarihinde o kadar önemli besteci var ki, yetenek sınavı tek başına ne ifade ediyor onu da bilmiyorum. Ama velilerin, çocukların geleceğinden endişe edip bu kadar uzun ve bu kadar zor bir eğitime hiçbir iş garantisi olmadığı için şüpheyle baktıklarını da biliyorum. O da anlaşılabilir bir şey. Gelecekte de hayatını devam ettirme kaygısı var.

‘BANA MI ALMIŞ GEL BURADA HAYATINI ZORLA SÜRDÜR DEMEK!’

Gençlerin çoğu, müzisyenler de dahil ülkeden gitmek istiyor. Bu nasıl aşılacak?

Giden de gidiyor. Ben Türkiye Gençlik Filarmoni’ye ilk başladığımda 2007’de çocuklara “Git, en iyi hocalarla çalış. O klarnetle, viyolonselle başkalarının yapamayacağı şeyler var toplumsal barış adına, birbirini dinleyen bir toplum adına. Müzik çok önemli. Müzisyen olarak burada kendini çok daha faydalı ve tatmin olmuş hissedeceksin” diyordum.

Kendi içinde olduğun topluma, kendi ifade biçimine bir katkıda bulunmak… Biz müzisyenler bir işe yarayabiliriz. Müziğin eğlence hayatında yaygın olduğu toplumlar, birbirini dinleyen, konuşan toplumlar. Evet onlarda da gerilimler, kavgalar var ama uygar dünyanın müziği beğensen de beğenmesen de bu.

Ama şimdi çok yetenekli olan çocuklara ben bile “Seni seneye buralarda görmeyeyim” diyorsam… Görmeyeyim demiyorum tabii ama biliyorum kendilerini geliştirenlerin Almanya’da, Fransa’da İtalya’da en iyi orkestralarda iş bulacaklarını. Bana mı kalmış gel burada hayatını zorlukla sürdür demek. Bir gün geri gelecekler inşallah. Gelin artık bu ülke size sırtını dönmüyor diyebileceğimiz günler de gelecek…

Son olarak CRR’nin bundan sonraki akışı ile ilgili neler söylersiniz?

Ekim ve Kasım’ı oldukça yapılmış buldum. İyi ki… Kasım’a çok küçük eklemeler yaptık. Dünya müziği ve 26 Kasım’da Çaykovski akşamı olacak onu duyurmaya başlayabiliriz. Aralık ayında da tatmin edici bir şey yapmaya çalışacağız. Ocak ayı ihale sisteminden dolayı bayağı bir boş geçiyor. Devlet Senfoni Orkestrası konserlerinin dışında. Çünkü ihale açılıyor, yıllık konser değişimi tamamlanmamış oluyor ve onun belediyeyle birlikte mutlaka bir yolunu bulmalıyız. Çünkü İstanbul’un göbeğinde, sezonun göbeğindeki ay boş geçmemeli. Ondan sonra da anlattığım temalar, fikirler doğrultusunda bir şeyler yavaş yavaş oluşacak. İyi bir şey yapmak mümkün.