Tiyatroevi: Tercihiniz piyasayla uyumlu işler yapmaksa işiniz kolay!

Bu hafta 2000 yılında Semih Çelenk ve Hamit Demir önderliğinde kurulan, herkes için bir üretim, yaratım ve paylaşım platformu olmak arzusuyla yoluna devam, en önemli isteklerinin izleyiciyle buluşacak sahnelere kavuşmak olduğunu dile getiren Tiyatroevi ile konuştuk. Demir, "Eğer tercihiniz piyasayla uyumlu işler yapmaksa işiniz daha kolaylaşıyor. İdeolojik ve estetik değerlerden ödün vermeden, samimi çalışmalar yapmaksa o zaman bu ekonomik zorluklar daha da artıyor" dedi.

Eskiden beri Türkiye’de iktidarlarla sanat arasında, özelde tiyatroyla ‘sanat seviciliğini’ geçmeyen bir mesafe var oldu. Sanatın, tiyatronun önündeki engeller, bir türlü giderilemeyen sorunlar biraz da bundan kaynaklanıyor galiba; “ele güne karşı anlamadan sanatı sevmeye çalışma çabası”. Bu da bizde “bu hep böyleydi, bundan sonra da böyle olacaktır” gibi bir algı ve düşünme biçimi geliştirdi. Her konuda olduğu gibi burada da bir şeylerin değişeceğine olan inancımız kalmadı. Tiyatro sanatının geleceğini değiştirmek için dönem dönem adımlar atılmış fakat bir istikrara kavuşturulamamış. Ülkenin içinde bulunduğu böyle bir siyasal iklimde ve belirsiz ortamda bu engellerin karşısında Tiyatro Kooperatifi geçmişten gelen deneyimleri de heybesine alarak bütün koşulları, imkansızlıkları zorlayarak yoluna devam ediyor. İmkansızmış gibi görünse de bu defa göle çalınan maya, çöle atılan tohum tutacak gibi…

Her hafta Türkiye tiyatrosunun geleceğini, gelişiminin önündeki engelleri ve tiyatro yapmanın zorluklarını dillendirmek için bağımsız tiyatrolarla sohbet ediyoruz. Bağımsız tiyatrolar Türkiye tiyatrosunun gelişiminde, yaratıcı ve öncü işlerin ortaya çıkmasında önemli bir yere sahiptir. Kamu ve yerel yönetimler tarafından desteklenmeyen bu özel tiyatrolar varlıklarını onları izlemeye gelen kitlelerle devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu hafta 2000 yılında Semih Çelenk ve Hamit Demir önderliğinde kurulan, herkes için bir üretim, yaratım ve paylaşım platformu olmak arzusuyla yoluna devam, en önemli isteklerinin izleyiciyle buluşacak sahnelere kavuşmak olduğunu dile getiren Tiyatroevi ile konuştuk.

Sizi tanıyanlar uzun yıllardır tiyatro yaptığınızı biliyor. Semih Çelenk ile bir araya gelmenizi, Tiyatroevi’ni kurma sürecinizi anlatır mısınız?

1984 yılında Ankara’da Metropol Tiyatro’da tiyatroya yapmaya başladım. 1991 yılında İzmir’e geçtim ve orada Semih Çelenk ile tanıştım. Semih o zaman akademide asistandı. Birlikte Gölge Tiyatro dergisini çıkardık ve tiyatro yapmaya başladık. O zamandan beridir de birlikte tiyatro yapmaya devam ediyoruz. Fakat dışarıda da ayrı ayrı farklı işler, projeler yapıyoruz. Tiyatroevi’nin temel hedefi toplumsal tiyatro alanında gün yüzü görmemiş, ilk kez sahnelenecek oyunları oynamak, genç insanlarla birlikte onları da tiyatroya kazandıracak çalışmalar yapmak. Tiyatroevi aslında bulunduğu yerde üreten, bir yere aidiyet veya bağımlılık üzerinden değil, ürettiği yerde bir aidiyet ve bağımlılık yaratan anlayışa sahip bir tiyatro. Yani nerede üretiyorsak orası bizim yerimizdir. İzmir’de ise İzmir’de, Mozambik’te ise Mozambik’te. Hatta bütün sanat üretenlerinin de bir araya geldiği bir platform olmayı hedefledik hep. Bu nedenle burası hep farklı sanat dallarından insanların bir araya gelip birlikte ürettiği bir mekan oldu. Kimi zaman üç yüz-dört yüz kişilik salonlarımız oldu. Kimi zaman yetmiş-seksen kişilik. Kimi zaman sahnemiz değil ama bir atölyemiz oldu. Yani üretim yapabileceğimiz bir mekanımız hep oldu.

Sahneler açmak, atölyeler kurmak bunlar çok meşakkatli işler. Bunca yıl tiyatro yapmaya devam etmek zor olmadı mı?

Tiyatro yapmak için iki meselemiz var; birincisi mekan ve üretim araçları, ikincisi insanlarla, kitlelerle buluşma alanları. Ekonomik koşulların zorlaşmasıyla birlikte ki bu toplumsal ekonomi politikten ayrı bir şey değil, herkes gibi şartlar bizi de zorladı ve zorlamaya devam ediyor. Burada tercihler devreye giriyor. Eğer tercihiniz piyasayla uyumlu işler yapmaksa işiniz daha kolaylaşıyor. İdeolojik ve estetik değerlerden ödün vermeden, samimi çalışmalar yapmaksa o zaman bu ekonomik zorluklar daha da artıyor. Örneğin buna karşılık gelen ilk zorluk çalışma alanı ve sahne meselesiyle ortaya çıkıyor.

Prova yapacak yer ve oynayacak sahne bulmak birçok tiyatrocunun ortak sorunu…

Biz en azından çalışma alanımız olsun diye hep bir mekana sahip olmaya çalıştık. Fakat çalışma alanları olmadığı için hayallerini erteleyen, tiyatro yapmaktan vazgeçen bir sürü grup var. Veya çaresiz kalarak hem oyuncu sayısını hem içeriğini hem estetik değerini kırpıp budayan küçülten çalışmalar yapmak zorunda kalıyor tiyatrocular. Bu da aslında fark etmeden kendi kendimize otosansür uyguladığımız bir sürece girmemize neden oluyor. İkinci ve hatta daha büyük bir problem bunca özveriyle yaptığınız oyunları nerede sahneleyeceksiniz?

Sahneler karaborsaya düştü artık!

Son on yılda liberalizme paralel olarak medyanın, popüler dünyanın bize dayattığı değer biçimleriyle birlikte tiyatrolar da giderek kendi içinde ünlü, tanınmış olan oyuncularla çalışarak içeriği iktidarla ya da mevcuttaki değer biçimleriyle çatışmayacak şekilde yalnızca estetik görüntüyü daha gösterişli hale getiren oyunlar yaparak bu alanları işgal ettiler. Bunu da organizatörler yoluyla yaptılar. Organizatörler belediye de dahil birçok yerde salonları henüz ortada olmayan oyunlar için çok önceden kiralıyorlar. Ben tiyatro üreticisi olarak bir sahne için görüşmeye gittiğimde ret alırken bir organizatör onun dayattığı koşullarla oynamam kaydıyla benim adıma çok rahat sahne bulup kiralayabiliyor. Organizatörlerin tercih ettiği oyunlar genellikle ünlü oyuncuların olduğu, suya sabuna dokunmayan gündelik konulara değinen eğlencelik işler oluyor. Açıkçası organizatörler böyle bir süreç geliştirerek içerik öldüren işlerin yapılmasına neden oluyorlar. Bu da bizim gibi bağımsız tiyatroları daha alternatif sahnelerde yetmiş-seksen hatta otuz kişilik salonlarda içe kapanık, cemaatik işler yapmaya mecbur ediyor.

Siyasal ve ekonomik koşulların gereği insanlar dağılmış, parçalanmış ve herkes bir şekilde ayakta kalma çabasıyla bir köşeden bir şeylere tutunmaya çalışıyor. Ve bu yüzden bu gibi sorunlara çözüm bulmak için bir araya gelerek örgütlenemiyor.

Tüm bu sorunların üstesinden gelmek ve yasal bir zeminde çözüm üretmek için tiyatrocular bir araya gelerek Tiyatro Kooperatifi’ni kurdular.

Türkiye’de tiyatroların örgütlenmesi için yapılan denemeler 60’lara, 70’lere dayanıyor. Fakat istikrarlı bir örgütlülük hiçbir zaman sağlanamadı. Çünkü temel sorun şu; bunları yapıyoruz ama bizim resmi statüde karşılığını bulabileceğimiz bir muhatabımız yok. Bizim kamu veya yerel yönetimlere üretim yapabileceğimiz alanların açılması konusunda baskı oluşturmamız gerekiyor. Örneğin sadece Kadıköy’deki tiyatroları düşünürsek bir tiyatro belediyeden destek istediğinde diğerleri de bu talepte bulunacak.Ve neden kendilerinin de paydaş olmadıklarını sorgulayacaklar. Ödenek sağlamak için kıstaslar yok. Kıstaslar oluşmadığı için de bu ödenek sisteminin gerekçeleri oluşturulamıyor.

‘BELEDİYELERİN ÖDENEKLERİ SINIRLI’

Ama zaten getirilecek kapsamlı bir yasal bir düzenlemeyle ödenek sağlanacak bu kıstasların belirlenmesi çok daha pratik olmayacak mı?

Tabi ki. Ama kamusal alanda bu düzenlemeyi yapacak erkin böyle bir derdi yok. Ya da belediyelerin ödenekleri çok sınırlı. Yerel yönetimlerin bu sınırlı bütçelerinin içerisinde de bildikleri tek şey ki büyük çoğunluğu böyle, tanınmış oyuncuların oynadığı tiyatro oyunlarına destek vermek. Yani ne bir kültür politikaları ne de bir öngörüleri var. Özellikle kamusal alanda sanat ve sanatın işleyişiyle ilgili bir fikir geliştirilmesi şart. Diğer bütün sanat formlarını da kapsayan bir çalışma yapılması gerekiyor.

‘KÜLTÜR BAKANLIĞI SİYASALLAŞTI’

Sizin açıklamalarınız ve diğer tiyatrocuların söylemlerinden daha çok belediyelerden bir beklenti söz konusu olduğu… Tiyatrocuları, devletten değil de daha çok belediyelerden alınacak desteği konuşmaya, düşünmeye iten nedir?

Doğrudan ilişki kurabileceğimiz tek alan bu. Kültür bakanlığı zaten siyasallaşmış. Dolayısıyla siyasallaştığı için bu söylediklerimize kulak asmayacağını ve bunları umursamayacağını gayet iyi biliyoruz. Böyle bir siyasal iktidardan şu anda böyle bir şey beklemek de bence saftiriklik olur. Geziden beri mevcutları da kaybettik. Önceden öyle veya böyle küçük de olsa sakatlıkları da barındırsa içinde bir takım destekler vardı. Şimdi bunlar konuşulmuyor. Kimin aldığına bakılmıyor bile. Devlet yurttaşları için eşit demokratik uygulamalarda bulunmuyor ki biz de bir şeyler talep edelim.

Devlet bizi şuna zorluyor; şirket ya da benzer bir şekilde kurumsallaşın. Ama bizi Sabancı Holding ile aynı kefeye koyuyor. Aynı vergilendirme usulüyle, aynı sigortalanma, aynı çalışma koşullarıyla. Hangi tiyatro bu kurumsallaşmayı, sahnesi olan birçok tiyatro da dahil buna, bu şekilde yürütebilir ki? On kişi çalıştırdığınızda bunun sigortası, vergileri vs. kimsenin altından kalkacağı bir durum değil. Devletin sanatçıya bakışı kebapçıya bakışıyla aynı. Dolayısıyla biz buradan çıkış bulamayız.

‘HAYAL KURUP TİYATRO YAPMAK İSTİYORUM’

Mevcut iktidarla örgütlenmenin bir çözüm getirmeyeceğini mi düşünüyorsunuz?

Tiyatro Kooperatifi dahil sendikal çalışmalar ve bunların hepsi çok değerli işler. Bunlar daha önce de denendi mi denendi. Bir daha denenmesinde bir beis yok. Benim kişisel bakışım bunların hepsiyle omuz omuza olmak gerektiğidir. Ama kısacık bir ömrüm var. O ömrümün içerisinde hayal kurup tiyatro yapmak istiyorum. Mümkünse enerjimi ve zamanımı bunlara ayırmak istiyorum. Ama bunları değersiz bulduğumdan değil tam tersi örgütlü bir mücadelenin de çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz.

Tüm bunların içinde tiyatro yaparken sizi en çok  zorlayan, unutamadığınız bir anın var mı?

Hemen söyleyeyim; salon bulmakla ilgili mesela. Bundan birkaç yıl önce çekindiğim için değil fakat her yerde aynı olduğu için, birini suçlamanın doğru olmadığını düşündüğüm için adını vermek istemediğim bir belediyenin salonunda oyunumuzu oynamak için sözleşme imzaladık. Hazırlık yapmak için sözleşmede belirttiğim saatte; 13:00 de salona girip ışık dekor sahne hazırlığı yapmak istediğimizi belirttik. Fakat gittiğimde bana sahneye 17:00 de girebileceğimi söylediler. Ve oyun 20:30 da başlıyordu. Ben de hazırlığımın zaten beş saat sürdüğünü belirttim. Bunun karşılığında şu cevabı aldım: “Ali Poyrazoğlu bile 17:30 da giriyor salona. Siz niye 13:00 de giresiniz ki!” Böyle bir yanıt aldık mesela. Bir kültür merkezi yönetici, çalışanı, sorumlusunun tiyatroyla ilgili fikri bu kadar ne yazık ki. Senin nasıl ve hangi aksesuar, ışık, dekorla oynadığını bunun kurulmasının zaman alacağını ve tiyatrodan tiyatroya, oyundan oyuna bunun farklılık göstereceğini bilmiyor.Ya da bir diğerinin yüzünüze “hocam, tamam oynayın ama ünlü olsaydınız salon dolardı” demesi. Bunu söyleyen bir kültür müdürü. Tiyatro yapmak sosyal ve ekonomik olarak bu kadar zorken bir de bunun gibi insan onurunu yaralayıcı birçok anı biriktiriyoruz biz tiyatrocular.

Bu sezon yeni oyunlar var mı?

Tiyatroevinin bu sezon devam eden hem çocuk hem de yetişkin oyunları var. Yıllardır oynadığımız Çirkin oyunu bu sene de oynanmaya devam edecek. Howard Zinn’in 1999 yılında yazdığı “Marx in Soho” adlı oyununu, Semih “Marx İstanbul’da” olarak uyarlayıp yönetti. Oyunun prömiyerini, Karl Marx’ın 201. doğum yıl dönümünde 5 Mayıs’ta yaptık.Yeni sezonda Caddebostan Kültür Merkezi’nde 14 Ekim’de oyunun galasını yaparak sezona başlayacağız.

Oyunda Semih, Marx’ı İstanbul’a getiriyor. Marx, ölümünden sonra kendisi hakkında yapılan spekülasyonları ve yanlış anlamaları düzeltmek için kısa bir süreliğine de olsa bu dünyaya geri dönmek üzere dilekçe veriyor. Öte dünya bürokrasisi tarafından yanlış anlaşılan dilekçesi nedeniyle ölmeden önce yaşadığı yer olan Londra Soho yerine İstanbul Beyoğlu’nda aynı adlı bir eğlence mekanına gönderiliyor. Oyunda Marx, bugünün Türkiye’sinden ekonomi politiğe, işsizliğe, yoksulluğa, küreselleşmeye bakıyor. Kendi ağzından kendi güncellemesini İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde kalabalığa oynayarak yapıyor.

Bu oyunla, dünyada ezilenlerin sesi ve temsilcisi olan Marx’ın büyük insanlık mücadelesinden bahsetmek ve bunu insanlarla buluşturmak istedik. İnsanlığın ortak derdi, kapitalizmin ve emperyal politikaların uygulanış şekilleri ve buradaki sömürü biçimleri. Şu anda yaşanan bunalımlar hepsi aslında sistemin bunalımları ama bedeli halka ödetiliyor. Bizler ise bu büyük oyunun tamamını göremeyip bunu mutlak kabul ediyoruz. Biz de bunu gözler önüne seren bu büyük filozofun çözümlemelerinden insanların bu hikayeyi görerek kurduğu o ilişki biçimini biraz değiştirmesini arzuluyoruz.

“Marx İstanbul’da” Oyun Tarihleri:

14 Ekim 2019 Caddebostan Kültür Merkezi Kadıköy/İstanbul Saat: 20:30
19 Ekim 2019 Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesi Çankaya/Ankara Saat: 20:00
24 Ekim 2019 Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu İZMİR Saat: 20:30