Doç. Dr. Murat Türkteki: Küllüoba şehircilikle ilgili ipuçları sunuyor

Küllüoba, MÖ. 3550-1900 yılları arasında 1600 yıl boyunca kesintisiz iskanın yaşandığı bir Tunç Çağı yerleşimi. 1996 yılından bu yana Profesör Dr. Turan Efe başkanlığındaki bir ekip tarafından yapılan höyük kazıları, 2019 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Türkteki tarafından yürütülüyor. 5 bin yıl önce şehirciliğin ilk adımlarının atıldığı Küllüoba hakkında merak ettiklerimizi Kazı Başkanı Doç. Dr. Murat Türkteki’ye sorduk.

Nuray Pehlivan  npehlivan@gazeteduvar.com.tr

İZMİR – Yukarı Sakarya ovalarının batısında verimli bir ovada yer alan Küllüoba Höyüğü, Orta Anadolu’yu Marmara Bölgesi, Kuzey Ege ve Balkanlar’a bağlayan çok önemli bir doğal ulaşım yolu üzerinde bulunuyor. 150’nin üzerinde höyüğün bulunduğu Eskişehir bölgesinde, bugüne kadar sadece dört höyükte kazı yapılabilmiş olması bölgenin tarih öncesi araştırmaları konusunda Küllüoba’nın önemini de öne çıkarıyor.

Küllüoba, MÖ. 3550-1900 yılları arasında 1600 yıl boyunca kesintisiz iskanın yaşandığı bir Tunç Çağı yerleşimi. 1996 yılından bu yana Profesör Dr. Turan Efe başkanlığındaki bir ekip tarafından yapılan höyük kazıları, 2019 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Türkteki tarafından yürütülüyor. 5 bin yıl önce şehirciliğin ilk adımlarının atıldığı Küllüoba hakkında merak ettiklerimizi Kazı Başkanı Doç. Dr. Murat Türkteki’ye sorduk.

‘KÜLLÜOBA ŞEHİRCİLİKLE İLGİLİ İPUÇLARI SUNUYOR’

Bize Küllüoba kazı çalışmalarından kısaca bahseder misiniz?

Küllüoba’da hocamız Turan Efe ile birlikte 22 yıl boyunca bazen 70-80 gün süren kazı sezonlarında zor koşullarda çalıştık. Bırakın bilgisayarın kullanılmasını çektiğimiz fotoğrafın nasıl çıktığını bile ancak İstanbul’a döndüğümüzde görebildiğimiz bir dönemde sürdürülen çalışmalardan bahsediyoruz. Burada geçirdiğimiz 22 yılda öncelikli hedeflerimiz özellikle İlk Tunç Çağı dediğimiz ve yaklaşık olarak M.Ö 3200-2000 yılları arasındaki döneme ilişkin bilgiler elde etmek oldu. Elde ettiğimiz sonuçlara göre höyükte Geç Kalkolitik sonlarından M.Ö 1900 yıllarına kadar kesintisiz yerleşildiği anlaşılıyor. Bunun dışında höyüğün yakın çevresinde ve Güneybatıya doğru olan tarlalarda Geç Hellenistik dönem kalıntıları da mevcut.

Peki, Küllüobayı çağdaşı olan diğer yerleşimlerden farklı kılan nedir?

Öncelikle şunu söylemek isterim ki Batı Anadolu’da uzun süreli kronoloji veren ve kronolojisi iyi saptanmış kazılar az sayıda. Tabi ki geçmişte yapılmış ve bölge hakkında bilgi veren önemli kazıların olduğu yadsınamaz. Ancak bu kazılar, hem dar alanlarda sınırlı şekilde yapılmaları hem de yöntemsel bazı sorunlar nedeniyle tam anlamıyla bilgi veremiyor. Dolayısıyla Küllüoba’nın çağdaşı olanlardan en önemli farklarından biri uzun ve sağlam bir kronolojik temele oturtulmuş olması. Dolayısıyla kronolojideki eksikliklerin giderilmesi ile ilgili önemli bir veri sağlıyor.

Diğer bir özelliği İlk Tunç Çağı’nın başlarından itibaren planlı bir mimarinin örneklerini sergilemesi. İlk Tunç Çağı II döneminden itibaren planlı bir şekilde oluşturulmuş düzen, bize Batı Anadolu’da şehirciliğe doğru giden gelişmeler hakkında ipuçları sunuyor. Bugüne kadar bu kadar geniş alanda, evre evre içerdiği değişiklikleri ile hem mimari olarak hem çanak çömlek üzerinde takip edebildiğimiz yerleşme sayısı oldukça az. Dolayısıyla Küllüoba bu yönüyle de önemli.

Yerleşmenin diğer bir özelliği de uzak bölgeler arası ilişkilere ve bu ilişkilerin ne şekilde gerçekleştiğiyle ilgili bilgiler sunması. Geç İTÇ II’den itibaren Suriye ve Kilikya ile Kuzey Ege arasında İç Kuzeybatı Anadolu üzerinden ticari bir ilişkinin kurulduğuna dair önemli kanıtlar bulundu. Bu durum Mezopotamya-Kilikya ve Kuzey Ege İlk Tunç Çağı kronolojilerinin karşılaştırılması açısından büyük önem taşıyor. Bütün bunların dışında Küllüoba’yı öne çıkaran noktalardan birisi de tüm bu verilerin yayınlanmış olması diyebiliriz.

‘İŞ BÖLÜMÜ VE SINIFSAL AYRIMLARI ORTAYA KOYMAKTA ZORLANIYORUZ’

Küllüoba’yı 5 bin yıl önce şehirciliğin ilk başladığı yerlerden birisi olarak nitelendirdiniz. Bir yerleşime şehir demek için hangi kriterlere sahip olması gerekir?

Öncelikle tabi ki şehirlerin veya şehirleşmenin bir günde ortaya çıkmadığını ve bunun çok kesin ve herkes tarafından kabul edilen kriterlerinin de olmadığını söylemek gerekir. Burada hem bölgesel hem de zamansal farklılıklar bu kriterlerin belirlenmesinde önemli rol oynuyor. Örneğin biz burada boyut anlamında çağdaşı bir Mezopotamya yerleşimi kadar büyük bir yerleşmeden bahsetmiyoruz. Yine çok açıkça yazı ile de takip edebildiğimiz geniş çaplı bir organizasyon, iş bölümü ve sınıfsal ayrımları da aynı şekilde ortaya koymakta zorlanıyoruz.

Küllüoba’daki gelişimi bizim şehirciliğin ilk aşamaları olarak nitelendirmemizin ana nedenlerinden birisi en azından İlk Tunç Çağı II’nin başından itibaren planlanan bir Aşağı ve Yukarı Şehir yapılanmasının bulunması. Bunu hem yapıların konumlandırılmasından hem de aradaki güçlü duvar sisteminin varlığından anlıyoruz. Dolayısıyla iki alan arasında bir sınırlandırma söz konusu ki bu iki kesim arasında da girişler bulunuyor. Bazılarında girişi zorlaştırma amaçlı yapılmış uygulamalar ve güvenlikle ilgili kişilere ait olabilecek odalar da var. Ancak bugüne kadar ki strateji içerisinde yerleşmenin planının anlaşılması en temel hedefti. Dolayısıyla yapıların iç kısımları yeteri kadar kazılamadı. Güncellediğimiz hedeflerimizden birisi de bu yapıların işlevlerinin de saptanması. Yani konutların, atölye olabilecek yapıların veya kamusal yapıların ya da özel işlevli yapıların açık bir şekilde ortaya çıkarılması.

Peki, tespit ettiğiniz şehir yapılanmasında sınıfsal bir farklılaşmanın olduğuna dair ipuçlarına rastladınız mı?

Bu anlamda bugüne kadar ortaya çıkardığımız yapılardan en azından ikisini kesin olarak diğerlerinden ayırıyoruz. Biz bunları kompleks I ve kompleks II olmak üzere isimlendirdik. Bunlardan ikincisi o dönem için oldukça anıtsal sayılabilecek bir boyutta. Bu kompleksin güneyinde yapıyı boydan boya kat eden ve uzunluğu 31 m’yi bulan bir megaron yer alıyor. Bu şekilde geniş bir alana yayılan bu kompleks, yerleşmenin ortasında yer alan ve büyük avlu olarak nitelendirdiğimiz boş alanın güney tarafında bağımsız olarak inşa edilmiş. Dolayısıyla hem ürünün toplandığı ve belki dağıtıldığı ve bu dağıtımı yapan kişinin de barındığı bir yapıdan bahsediyoruz. Müştemilat olarak adlandırdığımız kısım ise bu yapıya hizmet eden mutfakları ve belki yatak odalarını da içeren bir kısım. Bahsettiğim büyük salon ise muhtemelen önemli toplantıların yapıldığı bir alandı. Dolayısıyla tüm bunlar bize yerleşmede sınıfsal bir farklılaşmanın işaretlerini de sunuyor.

.

‘KASAPLIK İZLERİ KÖPEĞİN DE TÜKETİLDİĞİNİ GÖSTERİYOR’

Küllüoba’da sosyal, siyasal veya dinsel yaşama ilişkin bir takım sonuçlara ulaştınız mı?

Önemli sonuçlar var tabi ki… İlk Tunç Çağı’nın ikinci yarısına kadar tarımın buranın ana geçim kaynağını oluşturduğunu söylememiz mümkün. Kazı çalışmalarında buğday ve arpanın, baklagillerin yoğun olarak saptandığı alanlar ortaya çıkarıldı. Hatta bunlar içerisinde yapılan bir istatiksel çalışmanın sonuçlarına göre İlk Tunç Çağı II’de özellikle karaburçak bitkisinde belli bir aşamadan sonra önemli bir artışın olduğu ortaya çıktı. Kuraklığa dayanıklı bu bitkinin diğerleri içerisinde öne çıkması aynı zamanda insanın doğaya uyum çabasının da bir göstergesi. Diğer yandan bir kap içerisinde bulunan 2.5 milyona yakın zarifeotu tohumu ve bunun özellikle saklanmış olması, bugün tıp alanında ve aromatik olarak da kullanılan bu bitkinin üretimi için bir planlama yapıldığını gösteriyor. Sosyal yaşama ilişkin olarak hayvancılık alanında da sığır ve koyun ana tüketim grubunu oluşturuyor. Bunun dışında Arkeozooloji çalışmalarında köpekler üzerinde saptanan kasaplık izleri köpeğin de tüketildiğini bize gösteriyor. Tabi ki bunlar günlük hayatla ilgili henüz oldukça sınırlı bilgiler.

Siyasal açıdan bakacak olursak, bu değerlendirmeyi kazılarda en çok bulduğumuz çanak çömlek üzerinden ve bölgenin tamamındaki verilerle yapmak gerekir. Bu çanak çömlek grupları bize aynı zamanda belli siyasal yapılanmaların da sınırını veriyor diyebiliriz. Küllüoba “Yukarı Sakarya Grubu” olarak adlandırdığımız bir grup içerisinde yer alıyor. Bunları küçük beylikler ve bu beyliklerin oluşturduğu daha geniş krallıklar olarak düşünebiliriz. Ve belki de bu kültür bölgeleri daha sonra yazılı kaynaklardan bildiğimiz krallıklarla da eşleşiyor. Aslında bu konuda bir doktora tezi var ve burada bahsedemeyeceğim kadar detaylı ve ilginç bir konu bu.

Dini yaşamda ise birtakım inançlara yönelik bulgular var. Ancak bu dönem için henüz bir tapınak ya da dini bir sınıftan bahsetmek zor görünüyor. Bu tip buluntulardan örneğin insan heykelcikleri basit konut yapılarda ele geçti. Dolayısıyla merkezi bir yapıdan çok evlerde kutsal alanların bulunabileceğini düşünüyoruz. Bununla birlikte içerisine özellikle bazı eşyaların bırakıldığı adak çukurları burada bazı ritüellerin gerçekleştirildiğini bize gösteriyor.

İKİLİ GÖMÜ OLDUKÇA İLGİNÇ BİR ÖRNEK

Kazısını yaptığınız mezarlarda daha önce karşılaşmadığınız ilginç bir veri elde ettiniz mi?

Mezarlık alanını ilk defa bu yıl tespit ettik. Daha önceki stratejimizin odak noktası daha farklıydı. Zaten bir yerleşmenin kronolojisini anlamadan mezarlığı kazmak çok da doğru olmazdı. Şu ana kadar ki bulgular bu mezarlığın daha çok höyüğün ilk yerleşimcilerine ait olduğunu yani İlk Tunç Çağı başına tarihlendiğini gösteriyor. Büyük oranda çömlek mezarların yanısıra kerpiç sanduka ve taş sanduka mezarlar da var.
Özellikle bu yıl ilk saptadığımız taş sanduka mezar içerisindeki ikili gömü oldukça ilginç bir örnek. Burada 35-40 yaşlarında bir erkek ve 13-14 yaşlarında bir çocuğa ait iki iskelet ortaya çıktı. Çocuğun kafasında küt bir cisimle vurularak öldürüldüğüne dair bir iz var. Büyük olasılıkla diğer bireyde de benzer bir durum olabilir. Buna dair incelemeler Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü Öğr. Üyesi Yılmaz Selim Erdal başkanlığında bir ekip tarafından gerçekleştirilecek. Önümüzdeki yıllarda bu konuyla ilgili daha detaylı çalışmalar olacak diyebiliriz.

HÖYÜK BEREKETLİ BİR OVADA VE 6 HEKTAR BÜYÜKLÜĞÜNDE

Höyüğün bu alanda olmasının bir sebebi var mı, yer seçimi bilinçli mi yapılmış sizce?

Muhakkak ki bilinçli bir seçim. Höyük bereketli bir ovada ve 6 hektar büyüklüğünde. Ovanın bereketini ve çevresindeki alanlardan daha zengin olduğunu bugün bile görebilirsiniz. Höyüğün güneyinden bir dere geçiyor ve hafif bir sırt üzerinde. Yani hem su baskınlarından korunaklı hem de akarsuya yakın ki Anadolu’daki genel yerleşim prensibine de uygun.

Diğer taraftan Turan Efe’nin bölgede gerçekleştirdiği yüzey araştırmaları ve şimdi bölgede devam eden bir yüzey araştırmasından anladığımıza göre höyüğün çevresindeki diğer yerleşmelerin en yakını 6 km mesafede. 2-3 hektarlık bu küçük yerleşmeler höyüğün etrafında bir daire oluşturacak şekilde sıralanıyor. Dolayısıyla Küllüoba bu ovanın merkez yerleşmesi ve diğer küçük yerleşmeler aslında buraya odaklanıyor.

Bir sonraki kazı sezonunda neler hedefliyorsunuz?

Hedeflerimiz konusunda iki etken önemli. Bunlardan bir tanesi mali sebepler diğeri ise insan kaynakları ile ilişkili. Bu ikisini en verimli şekilde kullanabilmek için daha geniş alanlarda çalışmak yerine amacımız önceden sınırlarını belirlemiş olduğumuz yapıların niteliklerinin anlamak. Diğeri ise yerleşmenin mezarlığının kazmak. Her ikisi de bize sosyal hayatla ilgili daha fazla bilgi verebilir diye düşünüyoruz. Bu bağlamda tabi ki mezarlığın sınırlarının saptanması ana hedeflerimizden birisi. Aynı zamanda İlk Tunç Çağı’nın geç evrelerine ait mezarları da bulmayı amaçlıyoruz. Diğer hedefimiz ise Aşağı Şehir’de olası atölye ve konut yapılarının araştırılması olacak gibi görünüyor.