Ağaçkakan: Boyunduruk altına almaktan vazgeçersek kelimeler her manaya gelebilir!

Şarkılarında insanın varoluş mücadelesiyle beraber dönemin sorunlarını da ele alan Ağaçkakan yerli hip hop sahnesinin bağımsız girişimi M4NM'nin kurucularından. "Her yerde yabancı gibi hissedebiliyor olmanın lanetlerinden yararlandığım kadar nimetlerinden de faydalanıyorum" diyen sanatçı ile müziğini, şarkı sözlerini ve rap müzikte oluşturduğu karakteri konuştuk.

Deniz Durukan  dendurukan@gmail.com

DUVAR – 1989 doğumlu Burkay Yalnız, sahne adıyla Ağaçkakan, 2008 yılından bu yana aktif şekilde hip-hop sahnesinde yer alıyor. Sahtekar (Beat- Farazi), RSPC, No Call Recently gibi projelerin yanı sıra; Gringo ve Gökkuşağı, Uyuyan Adam, A Naşkvit gibi albümleri, çeşitli single ve ep’leri de var. O, 2009 yılında kurulan bağımsız müzik kolektifi M4NM’in içinde de ilk günden beri yer alıyor. Ağaçkakan hip-hop sahnesinde farklı ve ayrıksı işler yapıyor. Şarkılarında yer yer metinler arası göndermelerle, bilinç akışı tekniği öne çıkıyor. Bu bağlamda bireyi parçalıyor, bölüyor, içeriye sızıyor. Oradaki iç kanamaya bakıyor. Belki de parçadan bütüne varmayı hedefliyor. Ama bu hedefte anarşizanca bir yıkım önerisi de yok değil. O nedenle, kaotik ve karanlık bir atmosfer hakim şarkılarına. Elbette şarkılarındaki parçalama, bölme anlayışı veya kullandığı cut-up tekniği, benliğe bölünmüşlük duygusuyla bakmasından kaynaklanıyor. Bu minvalde Ağaçkakan’ın postmodernist bir anlayışın izini sürdüğünü söylemek sanırım yanlış olmaz. Anlamın çoğaltıldığı ama içinin boşaldığı bu çağda, insanın varoluş mücadelesiyle beraber dönemin sorunlarını da ele alıyor. O halde sözün ustasına kulak verelim…

.

Rap müzik içerisinde deneysel işler yapıyorsun. Bu konuda seni ilk tetikleyen neydi? Bu süreçten söz edelim mi?

Alışılmışın dışında olduğuna katılıyorum ama deneysel konusunda emin değilim. Muhakkak üretim sürecinde kullandığım, uydurduğum tuhaf teknikler ve metin yazımında ya da prodüksiyon esnasında rastlantı sağlayan denemeler/ yanılmalar var ama bu metotlar ortaya çıkan şarkıyı deneysel yapmıyordur galiba. Sona eriyor zira, MP3 haline geliyor. Sürekli duyduğum ve artık biraz sıkılmaya başladığım anlatımı ve prodüksiyonu eğip bükmek istiyordum, elbette başlangıçta beceremedim bunu, bir keşke olarak aklımın bir ucunda nadasa bırakıp tarz ya da tür gözetmeksizin muadilleri dinlemeye başladım yurtdışından. Bu sürede hem kendimi biraz daha geliştirdim hem de yalnız başıma müzik yapmaktan kurtulup halen şu an beraber ürettiğim insanlarla tanıştım.

Rap müziğe ilgi arttıkça bu tarzın içindeki söylemler ve anlatım teknikleri de çeşitlendi. Senin anlatım tekniğin farklı. Rap müzikte salt şarkı söyleyip yazmak değil mesele, bir karakter oluşturmak da var sanki. Her rapper sadece yorumu, şarkılarıyla değil, oluşturduğu karakteriyle de öne çıkıyor. Öyle mi?

Çeşitlendiği kanaatinde değilim söylemlerin, hatta buna paralel olarak giyilen karakterler, gerçek olduğu iddia edilen kurgular dahi birbirlerine benzeyebiliyorlar. Zaten seri üretim, satım koşulları düşünülünce günümüzde böyle olması kaçınılmaz, şaşıracak değilim buna. Karakter mi öne çıkıyor yoksa öne çıktığı için sen o karaktere mi dönüşmeye başlıyorsun, o çizgiyi bazen kaybedebiliyorum. Bunun sebep olduğunu düşünüyorum anlatımda seçtiğim yolların biraz abuk subuk olmasına, hangisi olduğumu sık sık karıştırıyorum.

Ankara doğumlusun, Eskişehir’de okudun, yanılmıyorsam 4-5 yıl önce de İstanbul’a yerleştin. “Bu şehre yakışmadım” diyorsun şarkında. Sözünü ettiğin İstanbul mu, yoksa şehir üzerinden ‘öteki olma’ meselesine bir gönderme mi yapıyorsun?

Hayır, orada bir metafor olarak şehirden bahsediyorum, gösterinin dik alasının sahnelendiği olağan yerlerden. Benim de henüz bunların arasından kök salmak istediğim, kendimi ait hissettiğim bir yer olmadı. Dolayısıyla, her yerde yabancı gibi hissedebiliyor olmanın lanetlerinden yararlandığım kadar nimetlerinden de faydalanıyorum.

Şehir demişken, şarkılarında çokça geçen ‘kalabalık’ vurgusunu da konuşmak isterim. Bu önemli bir imge senin şarkılarında. Azlık, çokluk, karışıklık, sakinlik bu kalabalığa dahil sanki…

Kalabalığa ahalinin hepsi dahil, azınlığı da çoğunluğu da. Bütün bu kargaşada da artık kendi sesinin tonunu bile unutmuş insan. Benimki onu bulmaya çalışmak.

Ziyanı yok, her neyse… gibi söylemlerle oluruna bıraktığın çok şey varmış gibi davranıyorsun. Ama özünde pek de öyle değil sanki. Rap müziğin içindeki isyanı, eleştirel tavrı sen daha farklı bir anlatımla, ters köşe yaparak anlatıyorsun. Mesela “dilerim apartman yıkılmasın üstüme” sözünün ironik bir açılımı var. Normal şartlarda olmayacak bir şey bu. Ama şartlar pek normal değil… Yıkılabilir her şey, değil mi?

‘TERSTEN ANLATMAYI TERCİH EDİYORUM’

Keşke yıkılsaydı, o zaman yeniden inşa edilebilirdi. Maalesef çürümeye başladı her şey. Mekânı, yani Türkiye’yi ve zamanı, yani günümüzü kullanıyorum şarkılardaki karakterler için. Akıl sağlığını korumak için boş vermek veya akışına bırakmak dışında seçeneği olmayan insanlar bunlar. Değişimi isteyen ama eyleme dökemeyen paralize bir açmazdalar. Beyazı siyahla, iyiyi kötüyle anlamlandırabilirsin ya ben de o yüzden tersten anlatmayı tercih ediyorum genelde.

‘KENDİ KUYRUĞUNU YUTAN BİR SENARYO’

Müziğinin dilinde cut-up tekniği var. Cut-up’ı kullanmanın sanırım bilinç akışı tekniğini pekiştirmeye de faydası var. Çoğu zaman sayıklamalar şeklinde ilerliyor şarkıların. Bazen araya giren görüntüler, kesik kesik konuşmalar da oluyor. Bu çapraz kurgu mu?

Aklıma gelen her şeyi düşünmeye çalışıyorum yazarken. Herhangi bir bariyer koymadan, filtrelemeden içimden ne geliyorsa, şimdiki zaman hangi kelimeleri çağırıyorsa onları yazmaya gayret gösteriyorum. Dışarıdan duyulan iç seslere dönüşüyor bu sayede cümleler, başkasının duymasını çok da istemeyeceğin mırıldanmalara… Kurgu bütün bu akış tamamlandıktan sonra başlıyor. Hikayenin başlangıçtan sona doğru gittiği izlenimini veren ne varsa yerini değiştiriyorum, kendini kuyruğunu yutan bir senaryoya dönüşüyor böylelikle.

Şarkılarında pek bağlam kaygısı yok. Kopuk kopuk bir çok şeyden söz ediyorsun. Çağrışımlar çok fazla. Bu özellikle yapılmış gibi duruyor. Bunu, dönemin diline ve hızına bir gönderme olarak okumak da mümkün. Belki de parçalanma, yabancılaşma, delirme gibi bir çok göndermesi vardır bunun. Sen söyle…

Evet, bağlam içinde tıkılıp kalmak hareket kabiliyetimi kısıtlıyor. Bir bütün olarak bakmak yerine ufak parçaları dikkate alıyorum yazarken. Nihayetinde, ortaya çıkan resimde karşıma ne çıkacağını ben de kestiremiyorum bundan sebep. Bir kelime ya da ses benzerliği aklıma bambaşka bir şey getiriyorsa derhal o rotaya doğru evriltiyorum ve nereye gideceğini gözlemliyorum bir nevi. Zamanımızın hızına ben ancak böyle adapte olabiliyorum. Metni yazan kişi olmama rağmen, benim de keşfe çıkabileceğim, bittiğinde benim de yeni anlamlar bulabileceğim bulanık şiirlere dönüşmesini istiyorum; delilikten değil delirmekten, parçalanmaktan değil tamamlanmaktan korkan biri olarak.

Lirikler deneysel şiir tadında. Müzikler de deneysel olandan yana. Anlamsal kırılmalar da var yazdıklarında. Anlamla ilgili bir meselen var gibi geliyor bana. Bunu konuşalım mı?

Yorumlanan şekliyle anlamın abartıldığı kanaatindeyim, bir anlam ihtiva etmesi için zorlanan kelimelerin içi boşalıyor. Keza boyunduruk altına almaktan vazgeçersek kelimeler her manaya gelebilir, bizim onlara yüklediklerimizden çok daha fazlasını yapabilirler. Yeter ki içkin bir coşkuyla söylensinler. Kastettiğim anlamsızlaştırmak değil burada yanlış ‘anlaşılmasın’, yeni manalar bulup çıkarmak.

“Gösterişsiz hayatın fragmanı “diyorsun bir şarkında. Buna benzer çok söylem var. Bu senin gerçeklikle ilgili meselen gibi geldi bana. Sanki görünen ve görünmeyenle ilişkili. Belki de hangi gerçeklik diye sormak gerek?

Ben kafamı çevirdiğimde bile çekip gitmeyen, daima kendine has taşlaşmışlığıyla orada çakılı kalan, ne kadar yukarı tırmansan da, ne kadar aşağı insen de basamakların hep ona çıktığı, adeta mecbur olduğun ama olmak istemediğin göz kamaştırıcı olduğu için yanıltıcı, Zelter’in deyimiyle ‘bir yalancının icadı’ olan gerçeklik.

Bir eve ait olmak bir gerçeğe ait olmak mı? Öyle algıladım…

Öyle de denebilir, ev kendinden kaçamadığın yerdir zira. Bir eve ait olmak yalnızca bu yönüyle zordur.

Şarkında “uyumsuzların komplosu”ndan söz ediyorsun. Bu hikayedeki uyumsuzların komplosunu bilmek isterim…

Tabii bu benim değil, öncelikle onu belirtmek isterim, Szukalski’nin. Anlattığım kurmacalarda anti kahramanlar başroldedir daima, topluma hatta kimi zaman kendilerine bile uyumsuz olanlar. Yapabildikleri tek nihai plan kendi özyıkımları olan, saplantılarından başka kaçacak yerleri olmayan insanlar. Komplo sürüden ayrılmak ama sürgün de çoğu zaman kendi isteğinle değil. İronik şekilde, bu en nihayetinde kimliklerinin özüne dönüşmesidir.