After Life: Hayata nasıl devam edeceğiz?

After Life, Ricky Gervais'in en dokunaklı işlerinden biri. Dizi konusu itibariyle kederli ve kasvetli bir görünüm içinde olsa da, İngiliz komedyenin ince mizahı dizinin her anında kendini göstermeyi başarıyor.

Can Öktemer

Ünlü İngiliz komedyen Ricky Gervais’in yazıp yönettiği 6 bölümlük After Life, son zamanların en dikkat çeken dizilerinden. After Life, yerel bir gazetede çalışan Tony’nin çok sevdiği eşini kanserden kaybettikten sonraki yaşamını konu ediniyor özetle. Sevgilinin ya da eşin kaybından sonra hayatın devamı üzerine geçmişe dair bir çok hikaye anlatıldı. İndirgemeci bir yorumla söylersek; genelde bu hikayeler her şeye rağmen hayatın güzelliği ve mucizeleri üzerine olmuştur. Gervais ise bu meseleye biraz daha farklı bir şekilde bakmaya çalışıyor. İşin içerisine yas, travma ve depresyonu yerleştiriyor. Bu zorlu koşullardan çıkış yolları arıyor. Dizi boyunca Tony’nin ruh haline odaklanıyor ve hayatın mükemmeliyeti, zamanın iyileştiriciliği gibi klişelere yüz vermiyor. Bazen de hayat devam etmeyebilir, zaman olduğu yerde kalabilir. İşin özü o kadar kolay değildir. Hele ki, sevdiğin bir insanı kaybettiysen… Kaybettiğin kişiye dair anılar, hatıralar, yaşanmışlıkları bir kenara bırakıp, devam etmek çoğu zaman mümkün olamayabiliyor.

Gervais’in dizisi biraz da bu hissiyatların peşine düşüyor, hayatın devam etme olasılığı üzerine düşünüyor. After Life’in hikayesi Tony’nin etrafıyla kopan ilişkisi ve yaşamış olduğu ağır deneyimle nasıl yüzleştiği ya da yüzleşmekten kaçındığı hususlarıyla ilerliyor; en çok da kayıp ve yas süreciyle…

KAYIP VE YAS SÜRECİ 

Erdoğan Özmen, yas ve melankoliyi bir kayıp deneyiminin ardından, ruhsal dengenin yeniden kurulmasını sağlayan bir bilişsel süreç olarak tarif eder. Freud ise, yas sürecinin başarılı bir şekilde nihayete erebilmesi için kayıp nesnenin yerine bir başkasını koyabilmek olduğunu öne sürmektedir. Butler, yas süreciyle alakalı sevdiğimiz insanları kaybettiğimizde ya da bir mekandan yoksun kaldığımızda yaşadığımız üzüntünün geçici olduğunu, yasın nihayete ereceğini ve önceki düzenin yeniden kurulabileceği görüşündedir. Dolayısıyla yas sürecini esas olarak, kayıpla yüzleşme ve hayata devam etmek olarak tarif edebiliriz.

Bu noktada tekrar diziye dönecek olursak, Tony, Freud’un tarif ettiği durumdan bir noktada ayrılıyor. Tony, 23 yıllık hayat arkadaşı Lisa’nın kaybı sonrası, yas sürecini tamamlamak yerine gerçekliği reddediyor. Hayatına devam etmek istemiyor. Özmen, insanın belirli durumlarda yas sürecine direndiğini ve ona karşı bir isyan halinde olabileceğini aktarıyor ve böyle durumlarda, acıya sebep olabilecek her türlü etkinliklerden uzak durmak isteyebileceğimizi belirtiyor.

Tony’nin de yaşadığı kayba karşı gösterdiği bu abartılı durum, Özmen’in tarifiyle açıklanabilir. Tony’nin yasa karşı direnci ve gerçeklikten kopuşu, onu öfkeli ve saldırgan bir kişi haline getiriyor. En yakınındakilere ve çevresindeki herkese olumsuz davranışlarda bulunuyor. Tony, Özmen’in işaret ettiği kayıp sonrası ruhsal dengenin yeniden inşası sürecinin yerine onun tam zıttı bir yere savruluyor. Üstelik, geçmişe ve hatıralarına takıntılı bir şekilde saplanıp kalıyor. Her sabah, her dakika, Lisa’nın hastanede tedavi sürecinde “Benden sonra da hayatına devam etmelisin” temalı Tony için hazırlamış olduğu video kayıtlarını izliyor. Lisa’nın kendisinden sonra Tony’nin yaşayacağı yas sürecine dair öğütlerde bulunduğu video kayıtları onun için bir şey ifade etmiyor. O kayıtlar Tony’nin Lisa’yla kurmaya çalıştığı bağlardan biri oluyor. Daha doğrusu Tony, Lisa’nın kaybıyla nasıl baş edebileceğini tam olarak bilemiyor. Bu noktada Butler’ın şu ifadesi onun ruh halini tarif daha iyi açıklayabilir:

“Sensiz ben kimim? bizi oluşturan bağların bazılarını kaybettiğimizde kim olduğumuzu ya da ne yapacağımızı bilemeyiz. bir düzeyde “sen”i kaybettiğimi düşünürken beklenmedik bir şekilde “ben”im de kaybolduğumu keşfederim. bir başka düzeyde, belki de “sende” kaybettiğim, hakkında hali hazırda kelime dağarcığım olmayan şey, münhasıran ne benden ne de senden oluşan, ama bu terimleri farklılaştıran ve ilişkilendiren bağ olarak kavranması gereken ilişkiselliktir.”

Tony, yaşadığı durumla baş edemediği ve Lisa’yı her daim çok özlediği için de aklının bir köşesinde intihar fikrini de sıcak tutmaya çalışıyor, lakin bu trajik eylem girişimi köpeğini besleme ve dolaştırma zorunluluğu sebebiyle sürekli erteleniyor. Üstelik, alzheimer olan ve bakımevinde olan babasıyla da ilgilenmek zorunda. Tüm bu zorunluluklar onun bir şekilde hayata devam etmesini sağlıyor.

Tony’nin geçmişe bu denli saplı kalması, psikolojide Ziegarnik etkisi olarak da yorumlanabilir. 1927 yılında Rus psikolog Bluma Zeigarnik’in keşfettiği Ziergarnik etkisi, bölünmüş ya da yarım kalmış hikayelerin, görevlerin tamamlanmış olanlara göre çok daha iyi hatırlanmasıdır. Bu etkide, yeni bir işe başlayabilmek ya da hayata devam edebilmek için öncelikle yarım kalan sürecin tamamlanması gerekmektedir. Beynimiz ve belleğimiz bu noktada bize yarım kalan süreci sürekli hatırlattığından, yeni bir başlangıç yapabilmemiz de giderek zorlaşır. Yarım kalan aşklar da bu anlamda Zeigarnik etkisine iyi bir örnek teşkil edebilir. Tam olarak nihayete ermemiş hikayeler, belleğimizin bir köşesinde ihtimal olarak durur ve yeni başlangıçlar yapmamıza da olanak tanımaz. Özellikle, en güzel hikayemizin ölüm gibi travmatik olaylarla yarım kalması bizi bu noktada daha da çaresiz kılabilir. Tony’nin içerisine düştüğü girdap da bu şekilde tarif edilebilir. Güzel giden bir birlikteliğin trajik bir şekilde yarıda kalması; Tony’nin zamanın belirli bir yerinde hapsolmasına sebep olmuştur. Yukarıda tarif ettiğimiz gibi yas sürecinin en önemli aşaması olan kayıp nesneyle yüzleşip, yerine başka nesneyi koyabilme durumu Tony için imkansız hale gelmiştir. Bu sebeple yakın arkadaşlarının desteklerini geri çevirir. Dizinin can alıcı sorusu da burada başlar peki Tony hayatına nasıl devam edecektir?

HAYATIN DEVAMI VE YAS KÜLTÜRÜ

Her şeye rağmen hayat devam ediyor sözü, bu hayatta insanın karşısına en az bir kere çıkar. Kayıpların, ölümlerin ya da yarım kalan hikayelerin ardından, etraftan bir teselli olarak söylenen ve çoğu zamanda pek işe yaramayan bir söz öbeğidir “her şeye rağmen hayat eder”. Pek işe yaramaz çünkü, kaybı ve acıyı yaşayan bireyin üstesinden gelmesi gereken ağır bir süreç vardır karşısında. Üstelik travmatik belleği, o kişiye kaybını sürekli hatırlatır. Objeler, hatıralar, birlikte gidilmiş mekanlar… Tüm bunlar kişiye yarım kalmış hikayesini sürekli hatırlatır, hayata devam edebilme dürtüsünü zedeler. Butler böyle durumları şöyle tarif eder: “Bence acı dalga dalga çarpar, insan güne bir hedefle, projeyle, bir planla başlar ve bir bakar bozguna uğramış. Bir bakar yığılıvermiş. Bitkin düşer ama neden bilinmez. Bir şey insanın kendi etraflıca düşünülmüş planlarından, kendi projesinden, kendi bildiğinden ve seçtiğinden daha kuvvetlidir”.

Bununla beraber etrafında ne kadar yakın arkadaşı, dostu olursa olsun, insan her durumda kayıp duygusunu tek başına yaşamak durumundadır. Böyle deneyimler bir noktada ancak yaşayanın bilebileceği şeylerdir. Peki böyle durumlarda hayat nasıl devam eder? Ya da böyle durumlarda devam etme olasılığı var mıdır? After Life bu sorunun peşine düşüyor. Tony’nin Lisa olmadan nasıl hayata tutunacağı hususunun yanıtını arıyor. Nermi Uygur, Bunalımdan Yaşama Kültürü adlı kitabında, kaosun ya da düzensizliğin de bir noktadan sonra düzen yaratabileceğini ve buradan bir yaşama kültürü çıkartılabileceğini söylüyordu. Johann Harri de, modern hayatın insanı yalnızlaştırdığını bu yalnızlık hissiyatının da bireye depresyon ve kaygı olarak döndüğünü söylüyordu. Harri, bu ruh halinden çıkabilmek için tekrardan toplumla bir bağ kurmamız gerektiğini, birbirimize ihtiyacımızın olduğunu belirtiyordu. Harri, zorlu zamanları birbirimizin yanında durarak, konuşarak atlatabileceğimiz inancını taşıyordu. Tony de, dizide bir süre sonra tekrardan hayata devam edebilmek için yas sürecini tamamlama kararı alıyor. Butler, insanın kayıp nedeniyle bir noktadan sonra değişebileceğini kabul ettiğinde ve önceden kestirilemeyecek bir dönüşüm geçirmeye razı olmakla yas tutabileceğini söylemişti. Tony de, Butler’ın tarifine uygun bir dönüşüme razı oluyor bir süreden sonra. Kendisinin de toplumun bir parçası olduğunu ve sadece kendisi için değil başkaları için de yaşanabileceğini inancını geliştiriyordu. Neden intihar edemediğini şu sözlerle açıklıyordu: “önemsediğin şeyleri önemsemekten vazgeçemiyorsun” Lisa’nın mezarını ziyaret ettiğinde, bir başka mezarın önünde yıllar önce kaybettiği eşini ziyaret eden Anne’le konuşması onu düzlüğe çıkmasına yardımcı oluyor bir yerde. Anne, ona mutluluğun şahane bir şey olduğunu ve daha önemlisi kişisel mutluluktan ziyade başlarını sevindirmenin çok daha kıymetli olduğunu hatırlatıyordu.

‘MUTLULUĞU SEÇİN VE BEDELİNİ ÖDEYİN’

Alain Badiou Gerçek Mutluluğun Metafiziği‘nde şöyle diyordu:

“Bizler bütün evrenin ancak çok küçük bir bölümünü, önemsiz bir parçasını oluştururuz. Ama zavallı dünyamızın ötesinde yaşam belirtileri ararız ve belki de ebedi mutluluğun hiç bilinmeyen tamamen farklı biçimleriyle karşılarız bir gün Bu görüş kuşkusuz daha genel bir seviyede yorumlanabilir: Mutluluk her bir kişinin tatminine ilişkin bir olanak değildir. Mutluluk herkesin tatmin olduğu iyi bir topluma dair soyut bir fikir değildir. Mutluluk, zorlu bir görevin öznelliğidir: Bir olayın sonuçlarıyla baş etmek ve dünyamızdaki yavan ve kasvetli varoluşun altında, olumlayıcı gerçek -ki bu dünyanın yasası bu olumlayıcı gerçeğin gizli olumsuzlanmasıdır- tarafından sunulan aydınlık olanakları keşfetmektir. Mutluluk, dünyanın bakış açısından imkânsız olan bir şeyin güçlü ve yaratıcı varoluşundan zevk almaktır. Dünyayı nasıl değiştirmeli? Yanıt aslında zevk verici: Mutlu olarak. Ama bunun, zaman zaman gerçekten tatmin olmamak olan bedelini de ödemek zorundayız. Bu bir seçimdir, hayatlarımızın hakiki seçimi. Hakiki yaşama ilişkin hakiki seçimdir. Fransız şair Arthur Rimbaud: “Hakiki yaşam yoktur.” Burada olumlamaya çalıştığım her şey şöyle özetlenebilir: Hakiki yaşamın mevcut olmasına karar verecek olan sizsiniz. Bu yeni mutluluğu seçin ve bedelini ödeyin.”

Kayıplar, ani ölümler, yarım kalan hikayeler… Bu tip olaylar asla önceden kestirilemez ve hepimizin başına gelebilir. Böyle durumlarda, “hayat devam ediyor” klişesine sırtımızı yaslamadan, kaybımızla yüzleşerek, beraber biriktirilmiş anılara sahip çıkılarak, yas sürecimizi tamamlamaya çalışmalıyız.

Her birimizin toplumun bir parçasını olduğumuzu, kendimizi hapsettiğimiz mutsuzluğu başkalarına boca etmek yerine, hayatımıza anlamlı şeyler katarak yola devam etmemiz gerektiğini unutmamalıyız bence. Sevdiğimiz birisini mutlu etmek belki de, onun gözlerine yansıyan mutluluğu paylaşmak bize iyi gelebilir. Ya da sıkıntıda olan arkadaşımızın, sevdiğimiz kişinin yanında olmak, onun derdine ortak olmak, hakkını vererek dinlemek ve kelimelere ihtiyaç duymadan anlamlı sessizliği paylaşmak gerek. Sonra, kendi küçük krallıklarımızı anlamlı kılmak, hikayemizi istikametini hep evimize yani sevdiğimizin yanına doğru kırmak gerek belki de… Tony’nin de dizi boyunca tüm kariyer planlarını boş verip, her gün mesainin bitmesini bekleyip, eşinin yanına dönme hayalleri kurması da bu yüzden.

‘YAŞAMAK, TANIMI GEREĞİ, ÖĞRENİLEMEZ’

Dolayısıyla bir yerde ya bir hayata yeniden başlayabilmek için önce iç huzurun sağlanması lazım. Hayata ancak gerçek anlamda hazır olduğunda, kayıplarla, travmalarla yüzleşebildiğin zaman devam edersin. Aksi taktirde geçmişi de beraberinde her yere götürürsün… Bayat bir klişe olacak ama birbirimizden başka kimsemiz yok. Zaten yola tek başına devam etmek bir süre sonra imkansız hale gelecektir. Hayat bana sorarsın, birlikte biriktirilen anlamlı zamanlar, hatıralardan ibaret, her birimizin yarım kalan hikayesinin nerede sonlanacağı belli… Derrida, hayatın ancak bir kayıpla öğrenebileceğini belirterek şöyle söylüyordu: “Yaşamak, tanımı gereği, öğrenilemez. Kendi kendinden öğrenilemez, yaşam yoluyla yaşamdan öğrenilemez. Bir tek başkasından ve ölüm yoluyla öğrenilebilir. Ne olursa olsun, yaşamın kıyısındaki başkasından öğrenilebilir. İç kıyısındaki ya da dış kıyısındaki, yaşamla ölüm arasında yer alan bir ötekinden-öğrenme karşısındayız.”

Zamanımız kısıtlı, birbirimize ihtiyacımız var. Modern hayat rasyonalitesiyle, hesapçılığıyla bizi birbirimizden kopardı; şimdi o kopan bağları yeniden tesis etmeliyiz. Anlamlı bir hayatın yolu ancak böyle sağlanabilir. Dolayısıyla hayatı anlamlı kılabilmek için, gerçekten anlamlı bir şeylerle uğraşmamız gerek.

After Life, Ricky Gervais’in en dokunaklı işlerinden biri. Dizi konusu itibariyle kederli ve kasvetli bir görünüm içinde olsa da, İngiliz komedyenin ince mizahı dizinin her anında kendini göstermeyi başarıyor.