Sona gelinmişken, Game of Thrones'ta yanlış 'kötü'ler ve yanlış 'kahraman'lar

Winterfell Savaşı demişken, beni o bölümde en çok üzen, ama kimsenin dillendirmediği hatta genelde beğenilen, Theon'un ölüm sahnesiydi. Onlarca adamı çok güzel dövüşüp savurduktan sonra manasızca Night King'in üzerine koşmasından bahsetmiyorum burada. Kastettiğim, “Theon evinde öldü, Bran da onu affetti, onurlandırdı ve huzurlu bir şekilde öldü” mesajı. Game of Thrones'ta yanlış insanlar sevildi, yanlış insanlardan nefret edildi diye boşuna demiyorum.

İdil Özkurşun

DİZİ HAKKINDA ‘SPOILER’ İÇERİR

Game of Thrones’un final bölümüne bu kadar yaklaşmışken, son sezonun bölümlerinin artık izlenmiş olduğunu varsayabilir, spoiler kaygısını bir kenara bırakarak yazıp çizebiliriz.

Güzel bir açılış yapmamasıyla hayal kırıklığı yaratan son sezon, üçüncü bölümdeki Winterfell Savaşı’nın ardından kitaplara ve hatta bugüne kadarki sezonlara hakaret etmekle dahi suçlanarak zaman zaman haklı, zaman zaman da Game of Thrones eleştirmenin dayanılmaz popülerliğine kurban giderek ağır eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Beşinci bölüm de bu furyadan nasibini aldı. Şimdi bu eleştirilerin ne kadarı haklı, asıl eleştirmemiz gereken şeyleri neden unuttuk, bu dizide kimleri yanlış sevdik, kimlerden yok yere nefret ettik onlara bir bakalım…

Öncelikle son bölümden başlayalım, bölümün eleştirisinden önce eleştirilerin eleştirisini yapmak gerekiyor. Baştan belirteyim, Jamie Lannister’a yazılan bir replik ve Euron Greyjoy’un ölüm sahnesi hariç bölümü son derece beğendim. Hikayeye ihanet edildiği, karakter gelişimlerinin çöpe atıldığı gibi eleştirilere katılmıyorum. Nasılsa başta haklı şekilde başlayan Game of Thrones “gömme” furyasına katılarak takipçi sayımı artırmak gibi dertlerim yok.

Savaş karşıtı bir yazarın elinden çıkan bir hikayenin ve Battle of Basterds gibi bir bölümle ve bugüne kadarki hikayenin altyapısıyla savaşın yakıcılığını ve yıkıcılığını sonuna kadar yansıtmış bir dizi, son bölümünde de Kralın Şehri’nin geldiği son halinde Suriye Savaşı’ndan geriye kalan şehirleri de hatırlatacak şekilde bunu gözler önüne serdi. Üçüncü bölümde Night King’in ölüm biçimi, daha doğrusu genel savaş stratejisi ve kışın adeta iki dakikalık bir meseleye indirgenmiş olması gerçekten hayalkırıklığıydı, buna katılıyorum. Valerian çeliği kılıçların varlığı bile havada kaldı. Fakat insanlığın akgezenler gibi bir tehdidi, ölümü bile yenip iktidar savaşları adına binlerce, milyonlarca insanın savaşlarda katledilmesi anlatısı, bu seri açısından hiç de anlamsız değil. Bunda garipsenecek bir şey olduğunu düşünmüyorum ve olayların gelişim biçimi farklı olsa da nihayetinde kitapta da fikrin buraya varacağını düşünüyorum.

Son bölümde “Daenerys neden herkesi yaktı, hiçbir motivasyonu yoktu” şeklinde eleştiriler var. Daenerys’in sezonlardır karakter gelişiminin bu yönde olduğu ve dizide özellikle yedinci sezonda artık iyice George R. R. Martin’in “bir yerin kötüsü, başka bir yerin kahramanıdır” sözlerine parallellik yaratıldığı kısmına birazdan geçeceğim. Öncesinde Daenerys’nin neden şehri yaktığını anlamamış olanlara açıklama yapayım, kadın Tyrion’a güvenmediğinden ve ona çanlar çalarsa durmasını söyleyen Tyrion olduğundan, iki sezondur paranoyalara kapılan bir kraliçe portresi çizilmiş Daenerys, o noktada bir paranoyaya ve intikam arzusuna bürünüyor. Fakat asıl motivasyonuysa Westeros’a geldiğinden beri, özellikle de Winterfell Savaşı sonrası kutlama yemeğinde tahtın başka bir varisi de varken, Westeros’ta desteklenmeyeceğini iyiden iyiye fark etmesi üzerine, Cersei ve ordusu teslim olsa dahi, korku salmadan Westeros’u yönetemeyeceğini düşündüğü için bu hareketi yaptı. Yönetecek insan kalmadı diyenlere de Daenerys’in gözünden “Westeros Kings Landing’den ibaret değil” diyorum. Yani kadın bir anda delirdiği için değil, bir işgalci olarak bunu yaptı, dünya tarihinden birçok örnekte ve Buz ve Ateşin şarkısı evreninde hem kendi soyundan gelen kralların hem de diğerlerinin yaptığı gibi. Zaten bu seride de önemli olan da bunu gösterebilmek ve görebilmek. Her ne kadar mantık hatalarıyla dolu bir sahne olsa da bir önceki bölümde Jamie’nin “Yüksekbahçe bir katilin olmayacak” sözleri üzerine Bronn’un “Senin ataların kimdi? Aileni zengin edenler… Hepsi katildi. Bütün hanedanlar öyle kurulmadı mı? İnsanları öldürmekte usta bir herifle… Birkaç yüz kişi öldür, seni lord yapsınlar. Birkaç bin kişi öldür, seni kral yapsınlar” demesi zaten bunun özeti niteliğindeydi. Ve evet bu kitapları okuyan, bu diziyi izleyen onlarca insan bir noktada şunu bilmeli, bu taht savaşında tahtta hak iddia eden kim olursa olsun ondan yana taraf tutmanızın bir anlamı yok; çünkü kral olmak isteyen caniye dönüşmek zorundadır. Daenerys’in dönüşümü de bir katliamcı olarak gerçekleşti.

BABASI GİBİ DELİ DEĞİL, ‘KAHRAMAN’ ATALARI GİBİ İŞGALCİ 

Bana kalırsa İngiliz sömürgeciliğinin temsili olan Targaryen soyundan gelen bu kadın, zaten dizinin başından beri bu kadar sevilmesi garip olan bir karakterdi. Başka bir kıtada köleliğin bile sınırlarının zorlandığı bir yönetimle hükmeden ejderha efendilerinin kalkıp başka bir kıtayı ejderha alevleriyle fethetme çabasıydı tüm bu Targaryen hükümdarlığı meselesi. Ve bunu yaparken binlerce insan katledildi. Daenerys babası Deli Kral gibi olmadı aslında söylenenin aksine, dahası çok övülen Fatih Aegon ve kardeşleri gibi oldu, Zalim Maegor gibi oldu. Targaryenlerin Altın Çağı olarak gördükleri krallar gibi oldu. Essos’tan gelip koca bir kıtayı tepelerine alev yağdırarak diz çöktürmeye çalışan işgalci Aegon ve kardeşlerine döndü. Üstelik bana kalırsa buna dair şöyle göndermeler vardı son savaşta. Aegon yedi krallığın kralı olduğunda ona diz çökmeyen tek bölge Dorne’du ve yıllar sonra tekrar Dorne’a saldırdığında da kızkardeşlerinden birinin ejderhası balistalarla vurulmuş ve hem kızkardeşi hem de ejderhası bu şekilde ölmüştü. Bunun ardından Aegon ve diğer kızkardeşi iyice saldırganlaşmıştı. Daenerys’in de sürekli belirttiği gibi Targaryenler’in Westeros halkları tarafınndan hiç de sevilmemesi boşuna değil. Zorla bu topraklarda yıllarca hüküm sürmeleri bir yana, bir de Zalim Maegor ve diğerlerinin kendi aralarındaki taht kavgalarının sonucu ortaya çıkan savaşlarla ölümler ve açlıklar görerek yaşadılar yıllarca. Akgezenler ve duvarın ötesindeki tehtidin, insanlara, yaşlı kadınların anlattığı masallardan ibaret gelmesi de belki bu yüzdendi. Bu son sezonda yaşananların, belki gelişimi farklı olsa kitapta da benzer şekilde gerçekleşeceğini düşünebiliriz; zira birkaç sezon önce Bran’in Kralın Şehri üzerinde uçan tek ejderhayı gördüğü görüyü içeren bölümün yazarı da kitabın yazarı George R. R. Martin’di ne de olsa. Dediğim gibi, Daenerys’nin bu kadar sevilmiş olması anlamlı değildi; zira kölelikten kurtardığını iddia ettiği topraklardan “benim” dediği ordusunu taht savaşlarına sürükleyerek geldi Westeros’a ve Essos’ta mı kalmalı Westeros’a mı gitmeli aşamasında verdiği kararla da, onun da sadece iktidar hırsı içindeki biri olduğu daha da netleşmişti. Senaristler bu amaçla yazdı demiyorum ama Missandei’den geriye kalan tek şeyin köle boyunluğu olması da bence Daenerys’in ne kadar “mhysa” ne kadar köle efendisi olduğunun kanıtı gibiydi.

Hükmetmek için insanları zaten gözden çıkarmış Daenerys’in hikayesinin de böyle sonlanması o sebeple güzel bağlandı diyebiliriz. Taht kavgasını başından beri Westeros halkının bir kesiminden bile daha geri şekilde izleyenler için savaşın yıkıcılığını bu kadar çarpıcı ortaya koyan bir bölüm çekilmiş olması bence son derece güzel. Bu bölüme dair “O kadar sıkıldım ki bir yerden sonra bitse diye bekledim, kalktım şunu şunu yaptım vs” diyenler, bilgisayar başında savaş oyunu oynamakla çok vakit geçirdiklerinden mi savaş sahnelerine bu kadar kayıtsız hale geldiler, bu diziyi hiç mi anlamadılar ya da bugüne kadar ne beklediler bilmiyorum. Ancak değerlendirmeleri yaparken, bunun nihayetinde bir dizi olduğunu ve sinematografinin işin zaten en önemli unsurlarından biri olduğunu unutmadan eleştirmek gerekiyor. Savaşın ortasında askerin bir kadına neden tecavüz etmeye çalıştığını dahi dizide mantık hatası var diyerek sorgulayanlara ise bunun bir savaş ve oradakilerin asker olduğunu tekrar hatırlatmak ve dünya tarihine ve hatta günümüze tekrar bakmalarını söylemek gerekiyor sanırım.

 

Üçüncü bölümde savaşın daha önce bu dizide gösterilen yakıcılığıyla verilemediğinden şikayet edilmişti. Evet Winterfell savaşı mantık ve kurgu hatalarıyla doluydu; ancak yine de üçüncü ve beşinci bölümler arasında yönetmenin bu kadar farklı duygular yaratacak şekilde savaş sahneleri çekmiş olması benim hoşuma gitti. Winterfell’de son bölümde gördüğümüz hissi bize geçirecek bir savaş verilemezdi; çünkü o savaş insanlığın hayatta kalması adına verilen, ölüme karşı gerçekleştirilen bir savaştı. Zorunlu bir savaştı. Oysa son bölümde taht kavgası adına halkın katledildiği bir savaş izledik; iktidar hırsları adına olan bir savaş. Tıpkı daha önceki sezonlarda izlediklerimiz gibi. Aynı şekilde Winterfell’de ejderhalar hiçbir işe yaramazken burada ortalığı yakıp yıkarak savaşın seyrini değiştirmesi de bu açıdan anlamlı; zira her ne kadar Targaryenler kendi güçlerini öne çıkarmak için “Bir ejderha köle değildir” dese de bu seride ejderhalar, ejderha efendileriyle birlikte taht adına ortalığı yakıp yıkan ya da madenlerde ölümüne çalıştırılmaları için insanları ölümle tehdit etmekte işlerine yarayan fantastik yaratıklardı.

Yine son bölümde diziyi içeriden izler gibi davranmakta uzun süredir ısrarcı olan Jon’la birlikte insanın tarihsel rolünü oynaması gerektiği anda bunu reddedip kayıtsız kaldığında ne gibi sonuçlar doğurduğunu da bir kez daha gördük, Jon da içeriden gördü bunu tabii. Winterfell Savaşı’nda da benzer bir tavır takınmıştı.

THEON GERÇEKTEN HAİN MİYDİ Kİ?

Winterfell Savaşı demişken, beni o bölümde en çok üzen, ama kimsenin dillendirmediği hatta genelde beğenilen, Theon’un ölüm sahnesiydi. Onlarca adamı çok güzel dövüşüp savurduktan sonra manasızca Night King’in üzerine koşmasından bahsetmiyorum burada. Kastettiğim, “Theon evinde öldü, Bran da onu affetti, onurlandırdı ve huzurlu bir şekilde öldü” mesajı. Game of Thrones’ta yanlış insanlar sevildi, yanlış insanlardan nefret edildi diye boşuna demiyorum. Kitaplarda belki birçok şey ana hatlarıyla bu sezon olduğu gibi bağlanacak ama Theon’un hikayesinin böyle kapanabileceğine asla inanmıyorum. Theon sezonlarca izleyici tarafından “pis, yediği kaba pisleyen, şerefsiz adam” şeklinde görüldü. Oysa bu hikayede suçlanması gereken Ned Stark’tı, Kral Robert’tı… Deli Kralın ölmesi ve Robert Baratheon’un tahta geçmesinin ardından bağımsızlığını ilan eden Demir Adalar’a karşı Robert ve yaveri Ned Stark savaş açtı. Greyjoyların kalesini, ordusunu, Demir Adalar halkını savaşta telef edip, Theon’un tüm erkek kardeşlerini öldürdüler. Ve Theon, babasının tekrar krala isyan etmemesini sağlamak amacıyla Ned Stark’ın yanına verildi. Theon ekmeğini yediği denen o evde, Ned Stark’ın, babasının tek yanlışında kendisinin kellesini alacağını bilerek büyüdü. Ve dizide ve kitaplarda başından beri gördüğümüz üzere evin çocukları tarafından da pek de öyle aileden görülmemiş olan bu adama, şimdi kalkıp evinde ölüyorsun, seni affettik denilmesi esas saçmalık. Bu dizide okuyucu ve izleyici tarafından belki de en çok haksızlığa uğrayan karakter Theon. Ve onun ölümü de izleyecilerin büyük çoğunluğunu ne üzdü ne de sevindirdi, bu bile bunun göstergesi. Ayrıca bu karakteri bu kadar güzel canlandıran Alfie Allen’ı da takdir etmeden geçmeyelim.

NIGHT KING’İ ARYA STARK ÖLDÜRMEDİ

Night King’in ölümüne değinmişken Arya meselesine gelelim. Evet Night King’in 3 saniyede ölmesi büyük bir hayalkırıklığıydı. Ancak burada şöyle bir nokta var, Night King’i Arya öldürmedi, Night King’i “Noone” olmayı başarabilen biri öldürdü. Bu fikri gerçekten beğendim. Arya’nın Night King’İ öldürebileceğinin alt yapısının kurulmadığı gibi eleştirilere de pek katılmıyorum. Arya, öğrendiklerini sadece intikam duygusunu tatmin etmek adına kullanmayacağını bir noktada anlayacaktı. Bravoos’taki hikaye bunun üzerine kuruluydu. Son bölümde de benzer bir şeye şahit olduk. İntikam yerine ölüme karşı durmanın ön plana çıktığı bir ana. Herhangi bir hane, varis, vadedilen bilmem kim vs vs yerine “hiç kimse” olabilen, kendi çıkarlarından arınan birisinin ancak insanlığı kurtarabilmesi fikri anlamlıydı. Bu noktada “Yapa yapa ‘bacak kadar kız Arya’ mı yaptı bunu” şeklinde sığ eleştiriler getirenlerin bir önceki bölüm Arya’nın sevişme sahnesini de kaldıramaması ve “o bizim bacımızdı” şeklinde yorumlar yapması, dizinin 8 sezonluk güçlü kadın anlatılarının da ne kadar karşılık bulabildiğini gösterir nitelikte. Daenerys’e hayran olanlar da belli ki ejderhaların erilliğine hayran kalmış bunca zaman. Kitaplardaki gibi değilse de Azor Ahai teorisi dizide de işlendi. Birkaç sezon önce Melisandre alevlerde Azor Ahai’yi gördüğünden ve bu kahramanın izinden gittiğinden bahsetmiş, önce bunun Stannis, ardından da Jon olduğunu düşünmüştü. Şimdi son sezonda Melisandre geliyor, Arya’ya açıkça benim aradığım kişi senmişsin, bak Beric de bunca zaman sen yaşayasın diye yaşamıştı diyor. Bölüm sonunda Arya Night King’i öldürüyor ve herkes yine de, Azor Ahai teorisi çöp oldu, dizide kullanılmadı diyor. Azor Ahai meselesi çok kötü işlendi ya da kitaplarla hiç uyumlu gitmedi, efsanedeki olaylarla örtüşmedi vb yorumlar yapılsa anlarım ve haklı da bulurum; ama “bacak kadar kız” Azor Ahai olamaz refleksi eleştirilmeyecek gibi değil.

KRALDAN ÇOK KRALCI ‘ONURLU’ ADAMLAR

Bir Stark çocuğundan bahsetmişken, Ned Stark’a geçelim. Ned Stark da kendisine ilk sezon veda ettiysek de hala çok sevilen ve özlenen bir karakter. Bu sezon wight olarak mezardan çıkmasını bile özlemle bekleyenler vardı. Ned Stark da yanlış yere çok sevilen karakterlerden biriydi oysa. Onurlu Ned Stark! Bana kalırsa, daha ziyade kraldan çok kralcı bir adamdır kendisi. İstemediği halde Robert’ın taht kavgası için savaştan savaşa sürüklenen, en önde kılıç sallayan, yine istemediği halde Kralın Şehri’ne gidip kralın eli olan ve karşı olduğu şeyleri söylemekten çoğunlukla geri duran ya da mücadele etmektense görevinden azledilmeyi isteyen bir adam. Serinin açılışında bu adamı akgezenlerden kaçtığı için bir gece nöbetçisinin kafasını keserken gördük ilk kez ve “Hükmü veren kılıcı indirir” dediği için aslında onurlu sayıldı kendisi. Yani Ned Stark’ın diğerlerinden farkı işte bu kadardı. Ancak “hükmü veren kılıcı indirir” yaklaşımıyla kararlar veren Jamie Lannister gibilerini de nefretle andı Ned Stark. Yıllarca bu adamı onursuz olmakla suçladı, kralkatili diyerek. Evet Ned Stark’ın ne kadar kraldan çok kralcı bir adam olduğunu özetleyen de bu tutumu bence. Tamam Ned, Jamie’nin kralın tüm şehri yakmasını engellemek için onu öldürdüğünü bilmiyordu. Fakat bahsi geçen kral Aerys’in Stark ailesiyle olan hikayesi şuydu: Ned Stark’ın babası kaçırılan kızı Lyanna’nın akıbetini öğrenmek için Kralın Şehri’ne gidiyor ve Aerys onu zindana atıyor. Bunu öğrenen Brandon Stark, yani Ned’in erkek kardeşi babasını almak için gidip kralla konuşuyor. Aerys babasını zindandan getiriyor ve dövüşle yargılanma yapacağını söylüyor, senin şampiyonuna karşı benim şampiyonum yarışacak diyor ve şampiyonum diyerek çılgın ateşi gösteriyor. Ned Stark’ın babası alevler içinde yanıp çığlıklar atarken Aerys kahkalarla gülüyor ve Brandon Stark da babasının yanmasını izlerken muhafızlar tarafından boğazı sıkılarak öldürülüyor. İşte Ned Stark’ın, öldürdüğü için Jamie’yi onursuzlukla suçladığı adam bu! Jamie böyle bir adama yemin etmiş olmasının anlamsızlığını sorgulayıp buna karşı hamle yapmış bir adamken, Ned Stark ise kralın kim olduğundan da bağımsız, kraldan çok kralcı bir adam olmaya devam ediyor. Tüm bunlardan dizide de bahsedildi. Ned’in bu karakteri dizide çok vurgulanmadıysa da aslında George R. R. Martin’in de Ned’le ilgili bunu bize göstermeye çalıştığı, dizide Bran’in Tower of Joy’da aslında babasının kendilerine anlattığı Arthur Dayne’le dövüş hikayesinin doğru olmadığını görmesiyle belli oldu.

 

Kraldan çok kralcı demişken, Tyrion uzun süredir izleyiciler tarafından eleştirilerin odağında olan ve “iyice içini boşalttınız güzelim karakterin” denilenlerden biriydi. Eleştirilerin haklılık payı var tabii, özellikle senaristlerin kendisine sadece belden aşağı fıkralar, espriler yazmaya başlamasıyla birlikte, ikinci bir Euron Greyjoy faciasına dönüşmüşe benziyordu. Fakat misyon edinilen garip mizah anlayışı bir yana Tyrion’ın etkisiz hale gelmesi bir açıdan anlamlıydı. Çünkü evet Tyrion çok akıllı, çok vicdanlı ve fikirlerinin arkasında duran bir karakterdi. Dizinin ilk sezonunda “Piçler, Cüceler ve Sakatlar” bölümünden sonra sadece bu üçünün liderliğinin bir anlamının olacağı çok açıktı. Ancak Tyrion aslında kraldan çok kralcı olmaya başladığı noktada bitti. Joffrey’e tokadı çakan Tyrion, kraliçenin eli olmaktan da ziyade kraliçenin parmağında oynamaya başladığı noktadan beri etkisiz bir karakterdi. Bu da bence serinin genel fikirleriyle örtüşen bir durumdu. Dürüstlük ve vicdanını Varys’in kraliçeyi zehirlemeye teşebbüs ettiğini ifşa etmek gibi şeylerden çok daha fazla kullanabileceği birçok fırsatı değerlendirseydi, Winterfell Savaşı’nda “Burada durmak yerine yukarıda olup strateji yapmalıydım” diye hayıflanan bir karaktere dönüşmüş olmazdı.

Tam bu noktada yine son bölüme dönersek, bu bölümde sevmediğim yegane şeylerden biri olan Jamie Lannister repliği de, “Ben hiçbir zaman halkı umursamadım, masum olsun ya da olmasın” repliğiydi. Bunu neden yazdıklarını gerçekten anlamış değilim. Tamam, Jamie neden kral katili olduğunu yıllardır ısrarla pek açıklamak istemiyor ve bu şekilde anılması yer yer işine geliyordu, belli ki Tyrion’ın bile durumdan haberi yok; ama yine de o replik çok yersiz ve gereksizdi.

Son olarak, iyisiyle kötüsüyle Game of Thrones güzel bir diziydi ve sinematografik olarak da güzel izler bıraktı. Üzerinden çok paralar kazanıldı, aynı evrenin başka hikayelerinin yer aldığı yeni dizilerle de bu süreç devam edecek belli ki. Bu sezon havada kalan birçok sorunun cevabı da bu spin-off’larda açıklanmaya çalışılacak. Özetle evet dizinin son sezonu, 5. bölüm hariç, önceki sezonlara kıyasla kötüydü; fakat artık gelinen noktada eleştiriler diziden de kötü.

Son olarak, Night King geri döner mi, dönmez mi soruları bile boşa düştü ve akgezenlerin asıl amacı neydi gibi sorular da havada kaldı belli ki; ama Winterfell Savaşı’ndaki bir sahne çarpıcıydı. Wightların hendekleri geçtiği sahnede, Spartaküs liderliğindeki isyancı köle ordusunun kullandığı taktiğe doğrudan gönderme yapılmıştı. Spartaküs ordusu, Kilikyalı korsanlarla Sicilya’ya götürülmek üzere buluşmak için ilerledikleri yarımadada, korsanların da anlaşmayı bozmaları üzerine, Romalı komutan Crassus’un orduyu sıkıştırmak için kazdırdığı çok uzun ve geniş hendekle deniz arasındaki bölgede kalmışlardı. Ve buradan, savaşta kaybettiklerinin cesetlerini hendeklere doldurarak çıkabilmişlerdi. Bu taktiğin Winterfell Savaşı’nda da akgezenler tarafından kullanılması, senaristlerin fikri beğenip de uygulamak istemesine mi dayanıyor sadece yoksa akgezenlerin mücadelesinin haklılığına gizli bir gönderme mi bilinmez. Ancak her halükarda Westeros’un taht savaşlarıyla paramparça olmuş hali karşısında, yedinci sezondan beri gördüğümüz örgütlü hareket biçimiyle ölüler ordusunun örnek alınacak çok tarafı olmalı.