Aç sınıfın 'laneti' biter mi?

Tiyatro Hemhal’in Hakan Emre Ünal yönetmenliğinde sahneye koyduğu ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’; Jean Genet’nin ‘Hizmetçiler’ metninden yola çıkarak 1933 Fransa’sında sonu cinayetle biten bir hanımefendi-hizmetçi ilişkisinin günümüzle bağını, iki kadının ‘yaşama uğraşısı’ üzerinden kuruyor. Ezen ve ezilenin bu ‘tekinsiz’ ve ‘dehşetli’ münasebetinin ‘şimdi’sine odaklanan Tiyatro Hemhal, ‘aç sınıfın lanetli tarafını’ açık ediyor.

Özlem Ergun

DUVAR – Jean Genet’nin 1947 yılında yayınlanan ‘Hizmetçiler’, konusunu 1933 yılında yaşanan ve kamuoyunda ‘Papin Kardeşler Olayı’ diye bilinen gerçek bir cinayetten alır. 28 ve 22 yaşlarındaki iki kız kardeş Chiristine ve Lea Papin, yedi yıldır hizmetçi olarak çalıştıkları evin sahibesini ve kız kardeşini vahşice öldürmüşlerdir. Her hafta kiliseye giden, kendi halinde bu iki kız kardeşin görünürde hiçbir sebep yokken işlediği bu cinayet; kamuoyunda büyük ilgiyle izlenirken, entelektüel çevrenin de dikkatini tez zamanda cezbedecektir.

Döneminin pek çok hukuki, tıbbi, sosyo-politik tartışmasına zemin oluşturan ‘Papin Kardeşler Cinayeti’; Jean Genet’nin ‘Hizmetçiler’i gibi Sarte, Lacan, Austin’in çalışmalarına kaynaklık edebilecek kadar sıra dışı ve çarpıcıdır. Aynı zamanda insanın ‘karanlık’ taraflarına bakabilmek için ‘prototip’ olacak kadar da kapsayıcı. Yöneten ile yönetilenin ‘suistimal’ üzerine kurulu bu ‘tekinsiz’ ilişkisi nelere gebedir?

EZEN VE EZİLENİN DEHŞETLİ MÜNASEBETİ

Zenginlik ve güzellik temsili hanımefendi ile hizmet etmek dışında başkaca bir varlık göstermesi mümkün kılınmayan yoksulluğun temsili hizmetçiler üzerinden ezen-ezilen, efendi-köle ilişkisini izleriz.
Zamlarının tamamını çalıştıkları evde hizmetçi olarak geçiren bu iki kız kardeş, sahnede görmediğimiz ama varlığını da hiç unutmadığımız hanımefendilerine ‘layık’ olmak için çalışıp, didinirler.

Mülk ve para ile birlikte itibar ve saygınlığın da sahibi olan yönetici sınıflar ile kendinden başka hiçbir şeyin sahibi olmadığı gibi ‘kollektif aşağılanmanın da nesnesi’ kabul edilen hizmetçilerin varlığında, ‘toplumsal sınıfların hiyerarşisi’ sorgulanır.

Oyunun yönetmeni Hakan Emre Ünal ve dramaturgu Ayşe Draz ile ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’i ve ‘lanetlenmiş’ taraflarımızı konuştuk.

.
Ve o ilişkinin nasıl derin yarıklar barındırdığı… Nasıl büyük çatışmalar içerdiği… Ve aslında nasıl dehşetli sonlara gebe olduğu da…

Hizmette yarış halinde oldukları evin hanımına bir çeşit hayranlıkla birlikte öykünme de biriktiren Claire ve Solange’ın, ‘el-pençe divan’ durdukları kaprisli buyruklara içten içe büyüyen nefretle karışık bir kıskançlık geliştirmeleri de şaşırtıcı değildir.

AÇ SINIFIN LANETİ: YA ROLLER DEĞİŞİRSE?

Zaman içinde hanımefendinin evdeki yokluğunu da fırsat bilerek kendi aralarında bir oyun icat eden Claire ve Solange’ın, ev halinin bir çeşit tekrarı olan bu oyunlarının ‘gerçek’ten farkı, artık ‘rollerin değişmiş’ olmasıdır.

Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği bu oyunlarda, birbirleri ve evin hanımı ile yer değiştiren karakterlerin, ‘toplumsal rollerini’ üst sınıf ile takas ettiklerini görürüz.  Adorno’nun “Burjuvazi hoşgörülüdür, insanları oldukları gibi kabul eder; çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir” demesindeki gibi oyun içindeki oyunun bundan sonrası, yoksulun ‘kontrolünü’, burjuvazinin de ‘hoşgörüsünü’ kaybetmesiyle ilgilidir.

‘Dünya, birinin refahı diğerinin cefası üzerine kurulalı beri’ değişmeyen tek şey olan bu ezen-ezilen ilişkisine, ‘aç sınıfın lanet cephesi’ tarafından bakan Genet’nin ‘Hizmetçiler’i, aynı zamanda güçlü bir ‘burjuva’ eleştirisidir de.

TIRNAK İÇİNDE HİZMETÇİLER

İlk kez 1949 yılında Paris’te sahnelendiğinde büyük ilgi gören; pek çok sosyolojik, psikolojik tartışmaya kaynaklık eden ‘Hizmetçiler’den Tiyatro Hemhal’in bugün sahnelediği ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’e geldiğimizde, Genet ile bağlarını koparmamış ama meselenin günümüzdeki izdüşümlerine ilişkin yeni şeyler söylemeye de cesaret edebilmiş özgün bir metinle karşılaşıyoruz.

Kiralarını bile ödeyemedikleri evlerinin salonunda Genet’in ‘Hizmetçiler’ini çalışırken bulduğumuz iki tiyatrocu/oyuncu kadının ‘yaşama uğraşısı’ içinden izlediğimiz ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’in İpek ve Bahar’ına Nezaket Erden ve Pınar Güntürkün hayat veriyor.

“Bugünün insanı, kibarca herkes ‘eşit’ gibi davransa da, herkes kimin daha üstte kimin daha altta olduğunun farkında ve bu farkı çok güçlü bir şekilde hissediyor. Bu durum özellikle kendini altta gören insanlarda farkında olarak ya da olmayarak bastırmak zorunda kaldıkları büyük bir öfke yaratıyor” diyen oyunun yazarı aynı zamanda yönetmeni Hakan Emre Ünal ve dramaturgu Ayşe Draz ile ‘Tırnak İçinde Hizmetçiler’i ve ‘lanetlenmiş’ taraflarımızı konuştuk.

Oyun asistanları Buse Uzun, Hacer Cirit ve Güray Doğru ile birlikte Tiyatro Hemhal

 

Jean Genet’in ‘Hizmetçiler’ metni; toplumun sınıflarına, aralarındaki gerilime, uzlaşmaz çelişkilerine günlük hayatın ‘olağan kabul edilen’ işleyişi içinden ayna tutan, insanın yapıp-etmelerini merkeze alarak bu alana ilişkin çarpıcı tespitlerde bulunan güçlü bir metin. İnsan psikolojisi ve onun karanlıklarıyla ilgili başka türlü okumalara da olanak tanıyan çok yönlü bir içerik aynı zamanda. Genet’in ‘Hizmetçiler’i sizin hikayenizin neresinde?

Biz Genet’nin Hizmetçiler’inden ve oradaki temalardan ilham alarak harekete geçmiş olsak da, sonunda ortaya bir uyarlama değil, özgün bir metin çıktı. Özellikle ilgimizi çeken tema iki hizmetçi, Claire ve Solange’ın birbirlerine benzerlikleri, öfkeleri ve sürekli oyunlar oynayarak var olmaya çalışma halleriydi. Bir yandan Hizmetçiler’in dramaturjisini çözümlemeye çalışırken, öte yandan günümüz Türkiye’sinde maddi sıkıntılar yaşayan, kendini çok değersiz hisseden, yaptıkları işle kendilerini var etmeye çalışan iki kadın oyuncu, kiralarını ödemek için başkalarına muhtaç oldukları bir evin salonunda bu metni çalışsalar, bu metnin onları nereye sürükleyeceğini hayal ederek yola koyulduk. Bu da bizi aslında meta-teatral olarak da tanımlayabileceğimiz bir araştırmaya itti.

Hizmetçiler metninde var olan katmanlı yapının verdiği ilhamla daha da katmanlı bir yapı kurmaya karar verdik. Bu katmanlar arasındaki geçişleri ve de Genet’nin Hizmetçileri ile günümüz dünyasında kurguladığımız Tırnak İçinde Hizmetçiler arasında ne tür paralellikler kuracağımızı çalışma sürecinin kendisi belirledi.

Ortaya çıkan yeni metnin kendi bütünlüğü ve tutarlılığı için toplumsal sınıflar arasındaki çelişkiyi olduğu gibi bugüne tercüme etmedik, bir izdüşümünü aldık. Günümüzde Genet’nin metnindeki gibi bir sınıf farkı olmasa da, insanlar kendi zihinlerinde çok kuvvetli bir sınıflandırma yapıyorlar. Bugünün insanı, kibarca herkes eşit gibi davransa da, herkes kimin daha üstte kimin daha altta olduğunun farkında ve bu farkı çok güçlü bir şekilde hissediyor. Bu durum özellikle kendini altta gören insanlarda farkına olarak ya da olmayarak bastırmak zorunda kaldıkları büyük bir öfke yaratıyor. Bu öfkeyle nasıl baş ettiği insanın hayattaki varoluşunu belirliyor.

İpek ve Bahar’ın içindeki öfke ve kötücüllükle nasıl baş ettikleri, bu sürecin onları sürüklediği çıkmazla ilgilendik. Genet’nin Hizmetçiler metnindeki sınıf farkı ile ilgili kurduğumuz paralellik bu türden bir izdüşüm. Bir yandan da karakterlerimizi Genet ‘deki gibi daha alt bir sosyo-ekonomik sınıftan, belli bir sektörün (tiyatro) içinde kendilerini ‘hizmetçi’ gibi hissedenlerden seçtik.

.

1900’lerin Fransa’sında cinayetle sonlanmış bir hizmetçi-hanımefendi hikayesinin günümüz ile bağı nedir ve siz bu bağların en çok nerelerini görünür kılmak istediniz?

Genet bizim odağımıza aldığımız öfke, kıskançlık temalarını en uca götürüyor. Ve o günün Fransa’sında, bugün o denli belirgin olmayan, aşılamaz bir sınıfsal fark ekseninde. Biz bugün, yaptıkları iş ile varolmaya çalışan iki kadın üzerinden insanın içindeki büyük öfke ve kötülükle nasıl baş ettiğini/baş edemediğini göstermek istedik. Bizim oyunumuz bir cinayetle sonlanmıyor ama İpek ve Bahar’ın öfke ve kötücüllüklerini uca götürdüklerinde, düştükleri durumdan kurtulma, dönüşme ihtimalleri beliriyor.

O dönemin Hanımefendisi bizim dönemimizde birçok farklı kişiye karşılık geliyor. Yıldız’a, alt kattaki komşuya, anneye, iş verme ihtimali olan kişilere… Bazen duydukları minnet altında eziliyor İpek ve Bahar, bazen ailelerinin duygusal şiddeti altında, bazen umutsuzca cevap bekledikleri iş görüşmelerinin stresi ve duydukları yetersizlik hissi altında…. Hanımefendiyi öldürme arzusu da bir metafor olarak İpek ve Bahar’ın hayatında aslında. Hizmetçiler metniyle haşır neşir oldukça kendi kötücüllükleriyle de yüzleşmeye başlıyorlar. Hizmetçiler metnini sahnelemek konusunda başarılı olamasalar da, kendileriyle derin bir yüzleşmeye sürükleniyorlar. Fakat maalesef her ikisi de bunun farkında değil. Çoğumuz gibi. Sızlanmaktan, başkalarını suçlayıp öfke duymaktan vazgeçip yapıp edebilirliklerinin sınırlarını zorlamadıkları sürece, potansiyellerinin altında bir hayat sürüp gidecekler. İçlerindeki derin mutsuzluk ve öfke duygusuyla…

Sahnede hiç görmediğimiz ama sahip olduğu olanaklardan üst-orta sınıfa dahil olduğunu anladığımız Yıldız karakteri ‘hep anlayışlı, son derece nazik ve neşeliyken’, aynı evi paylaşmalarına rağmen Yıldız’ın koşullarının hiçbirine sahip olmayan alt-orta sınıfa dahil esas karakterlerimiz İpek ve Bahar’da böylesi kişisel ‘hasletler’ göremiyoruz.

Oyunumuzda görünür olan iki karakter var. Bahar ve İpek. Metni okuyanlar veya oyunu izleyenler onların bakışından yaşadıkları olaylara tanıklık ediyor. Görünmeyen fakat en az onlar kadar önemli bir karakter olan Yıldız da çok önemli bir konumda oyunda. Alt kattaki komşu da, aileleri de… İzleyen sahnede görünür olmayan karakterleri ne kadar boyutlu hayal edebilirse metin/oyun o denli kuvvetli oluyor. Metinden Yıldız’ın aslında bugüne kadar kızlara sadece iyilik yapmış olduğu yorumlanabilir. Seyirci Ipek ve Bahar’la her ne kadar özdeşleşse de onların özellikle Yıldız’a dair bazı tespitlerinin kendi kötücüllüklerinden kaynaklandığını göz ardı edemiyor ve aslında onların yorumlarının sorgulanmadan kabullenilemeyeceğini fark ediyor. Ancak zihninde, tam da İpek ve Bahar’in yönlendirdiği şekilde ‘şımarık’ bir Yıldız karakteri beliriyorsa da, iste tam o anda biz seyircinin kendi içindeki o kötücüllüğe de ayna tutmak istiyoruz. Bu arada bahsettiğimiz kötücüllük sakın yanlış anlaşılmasın, günlük hayatın olağan işleyişini mümkün kılan ve hepimizin içinde var olan bir kötücüllük.

Seyirci İpek ve Bahar’la özdeşleşmese bile onlara empati duymamazlık da edemiyor. Gerçekten de alt-orta sınıf dahil olduğunu anladığımız bu karakterler, içinde bulundukları koşulların, insani nasıl bazı ‘hasletlere’ sahip olmaktan mahrum bıraktıklarını ya da bu ‘hasletlere’ sahip olmak için nasıl ekstradan bir caba sarf edilmesi gerektiğini de örneklendiriyor. Onların payına düşen sadece minnet duymak çünkü imkanları daha fazlasına olanak vermiyor.

.

Tüm uğraş ve çabaları sonuçsuz kalan İpek, ‘sinir krizinin eşiğinde’ gezerken “Ben de ayda 40 bin lira kazansam, hoşgörülü olurum tabi” deyiverir mesela. Ruh hallerimizin ait olduğumuz sınıfla yani aslında olanaklarımızla/olanaksızlıklarımızla ne tür bir ilişkisi var?

Bazı verili imkanlarla yetişmiş/yaşamış biri bunların birer ‘imkan’ olduğunun bile farkına varmadan hareket edebiliyor ve iyilik edeyim derken o imkanlara sahip olmayanları altında ezdikçe ezebiliyor. Sınıfsal olarak nerede durduğumuz, ne gördüğümüzü, nasıl gördüğümüzü, uzun lafın kısası bakış açımızı kaçınılmaz olarak belirliyor. Öte yandan bazen hiç ilişkisi olmayabilir de. Günlük ihtiyaçlarını karşılayabilen ama çok da zengin olmayan kimseler bir şekilde daha zengin, üst sınıf insanlardan daha mutlu olmayı, ruhsal olarak daha sağlıklı olmayı başarabilir.

Ama öfkelendiğimizde, haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde bunu sadece ve sadece ait olduğumuz sınıf farkına bağlamaya meylederiz. İpek ayda 40 bin lira kazansa belki de Yıldız kadar iyi niyetli, hoş görülü olmayı beceremeyebilir. İnsan gücü ele geçirdiğinde, o gücü kötüye kullanma ihtimali de yüksek. Biz İpek ve Bahar’daki bu tekinsizliği de göstermek istiyoruz. Bu kızlar için bir çıkış yolu var ama bu ruh hali içinde o çıkışı bulmaları çok zor. Ait oldukları sınıf değil, hayatı algılayış biçimleri değişirse ancak potansiyellerini keşfedip mutlu olabilirler. Bu keşif için ise insanın kendiyle yüzleşmesi gerekiyor.

Tüm uğraşlarına rağmen ev kiralarını bile ödeyemeyecek bir ekonomik açmaz tablosunda gördüğümüz Bahar ve İpek’i yine tüm öfke ve çaresizliklerini birbirlerine yöneltirken izliyoruz. Toplumsal ve politik olanı salt kendi başımıza gelmiş bir ‘felaket’ olarak algılamak ve sorunun kaynaklarına bakmaktan uzaklara düşmek neden böylesine yaygın bir insanlık durumudur?

Bunun bir sebebi de mağdur edebiyatını ve mağdur rolünü oynamayı seviyor olmamızdan kaynaklanıyor olabilir. Aslında tam da bu nedenle bazı şeyleri değiştirebilecekken değiştiremiyoruz. Ancak İpek ve Bahar’ın çaresizlik ve öfkelerini birbirlerine yöneltmelerinin bir sebebi de kendilerini mağdur konumuna yerleştirerek aslında kendi tembelliklerini meşrulaştırmaya çalışmaları. Değiştiremeyecekleri şeylere duydukları öfkenin yani sıra aslında değiştirebilecekleri şeyler varken gerçekten bir şeyler yapmıyor olmalarından ötürü kısır döngüsüne girmiş ve kendilerine duydukları bir öfke de var. Öfkelerini birbirlerine yönelterek bu durum ve kendileri ile yüzleşmekten kaçınıyorlar.

Bir üst sınıfa dahil olan Yıldız’la ilişkilerse ‘gerçek düşünceyi saklamaya’ yönelik daha çok. ‘Makul olmayı-nezaketi korumayı’ zorlayan bir çeşit diplomasi zemininde hayranlıkla/nefret arasında gidip gelen bu güçlü savrulmalardan insana dair ne anlamalıyız?

Her şey içinde zıttını barındırır ve her şeyin fazlası bir anda zıttına dönüşme tehlikesini açığa çıkarır. Fazla hayranlık duyduğumuz kişiden aslında biz o olamadığımız için nefret ederiz, nefret ettiğimiz kişi de zihnimizi bu kadar meşgul ettiği için aslında bir anlamda hayranızdır ona…

İpek ve Bahar’ın böyle davranmalarının birincil sebebi, Yıldız’a duydukları minnet. Yıldız’ın onlara yaptığı somut bir kötülük yok, iyilik var. Bir insanı kıskandığını kendine ve bir başkasına itiraf etmek güçtür. İnsan genellikle kıskandığını kabul etmek yerine kıskançlığının nesnesini antagonize ederek kendi içinde biriken nefreti gerekçelendirmeyi tercih eder. Bir çoğumuzun yaptığı gibi…

Yazan- Yöneten: Hakan Emre Ünal
Dramaturg: Ayşe Draz
Reji Asistanı: Buse Uzun
Sahne Tasarımı: Nursev Demirbaş
Işık Tasarımı: İsmail Sağır
Hareket Tasarımı: Gizem Bilgen
Kostüm Tasarımı: Sanem Gençalp
Dekor Uygulama: Güray Doğru
Afiş Çizim: Perim İşisağ
Oynayanlar: Nezaket Erden, Pınar Güntürkü