Jehan Barbur: Türkülere saygımdan bir adım geride durdum

Kent ozanı Jehan Barbur, yedinci solo albümü 'Ürkerek Söylerim' ile dinleyici karşısında. Bu kez “çocukluğunda yüreğine dokunmuş” türküleri seçtiğini belirten Barbur, “Ayrıca söyleyebileceklerimi tercih ettim. Altından kalkamayacağım türküleri söylemek biraz ayıp olurdu herhalde...” diyor.

Işıl Çalışkan  esmaisilcaliskan@gmail.com

DUVAR – Sanatçı kelimesinin özüne inebilen isimlerden biri Jehan Barbur. Müzisyen, yazar, şair, oyuncu kimliğiyle ‘On parmağında on marifet’ deyimi onun için geçerli. Geçtiğimiz ay ‘Düğüm Ağacı’ isimli bir şiir kitabıyla beğeni toplayan Barbur, şimdiyse yedinci solo albümü ‘Ürkerek Söylerim’i Ada Müzik’ten çıkardı. Müzisyen, bu albümde ilk kez tamamı kendine ait olmayan şarkılar seslendiriyor ve bu kez yorumcu kimliğiyle ön plana çıkıyor. Sanatçı, 10 şarkılık albümde Keklik İdim Vurdular, Dağlara Küstüm Ali, Sen Bir Aysın-O Yar Gelir, Şu Karşıki Dağda Kar Var, Gesi Bağları, Ey Şahin Bakışlım, Manastırın Ortasında, Altın Yüzüğüm Kırıldı, Bir Ay Doğar ve Hış Hışı Hançer türkülerini yorumluyor. Barbur’a albümde Çağrı Sertel, Eylül Biçer, Emir Altuğ Karakaya, Cenk Erdoğan, Evrim Tüzün, Onur Başkurt ve Kemal Evrim Aslan gibi isimler eşlik etti. Şarkıları yorumlarken ‘Aman bir hata yapmayayım’ diye kaygılandığını belirten Barbur, “Birilerini kırmak, o geleneğe saygısızlık etmek istemediğim için bu ismi verdim” diyor. Barbur ile bir araya gelip yeni albümünü ve sanat serüvenini konuştuk.

İlk kez tamamı kendinize ait olmayan şarkılardan oluşan bir albüm çıkardınız. ‘Ürkerek Söylerim’ demenizin sebebi bu türküler mi?

Tabii. Bir de bunlar herkese mal olmuş, herkesin algısında başka şekillerde yer etmiş bir geleneğin ezgileri. Bir usulü, adabı var. Ben hakkını verememekten çekindim ve onlara duyduğum saygıdan dolayı bir adım geride durdum. Ürkerek, ‘Aman bir hata yapmayayım’ diye kaygılandım. Çünkü onları kendi hissime göre değiştirip dönüştürüyorum illa ki. Ama birilerini kırmak, o geleneğe saygısızlık etmek istemediğim için bu ismi verdim.

Türküleri hangi kriterlere göre seçtiniz?

Bana gerçekten dokunmuş, çocukluğumdan beri duyduğum ve o ‘Allah’ım bu nasıl bir his?’ dedirtip beni eski zamanlara, çocukluğuma götüren türküler bunlar. Bir de dinleyicime sordum. Yaklaşık 200-250 türkü dinledim, aralarından 20’sini seçtim. Önce 2 CD olacaktı sonra 1 CD’de karar kıldım. Belki ilerleyen zamanlarda tekrar böyle bir şey yaparsam o seçtiğim, geriye kalan 10-12 türküyü eklerim. Ayrıca söyleyebileceklerimi tercih ettim. Altından kalkamayacağım türküleri söylemek biraz ayıp olurdu herhalde…

“HER ŞEYDEN BİRAZ…”

Alevi deyişleri son dönemde birçok müzisyen tarafından yorumlanıyor. Sizin tercih etme sebebiniz neydi?

Her birinin başka bir yeri var. Anonim ezgiler, Alevi deyişleri… Aslında özel olarak tercih ettiğim bir şey değil. Benim için güzel ve söylemek istiyorum. Ben ona bir deyiş olarak bakıyorum. Mesela Zülfü Livaneli’nin ‘Dağlara Küstüm Ali’si bir çağdaş türkü. Eskilere dayanmayan, kendi kaleminden, ezgisinden çıkmış bir beste ve söz aitliği belli olan günümüzden bir türkü. Kafamdaki yelpaze böyleydi. Bir taraf tutmak veya bir şeyi ön plana çıkarmak değil, her şeyden biraz…

Türküleri söylerken nelere dikkat ettiniz? Bu türküler Jehan Barbur yorumuyla bütünleşince nasıl bir şey ortaya çıktı?

Bu benim yedinci solo albümüm. Albümü alan bir kişi, 6 albümdür beni takip ediyorsa, kitaplarımı okuyorsa nasıl bir kafaya ve yaratım hissine sahip olduğumu az çok biliyordur ve o beklenti illa ki vardır. Diğer albümlerimin dışında çok farklı bir şey yaptığımı düşünmüyorum burada. Ben yine sanki kendi bestelerimi düzenliyormuşum gibi, daha önce hangi aranjörlere çalıştıysam yine yakın isimlerle çalıştım. Sanki bunların her biri benim yazdığım, benim içimde yer etmiş şarkılar. Düzenleyen arkadaşlar da ‘Jehan bunu nasıl söyler?’, ‘Jehan’a nasıl yakışır?’ düşüncesiyle başına oturduğumuz bir işti. İkincisi hiçbir şekilde şive ve ağız yapmamaya dikkat ettim. Çünkü o hakikatten bende durmazdı. Öyle bir yerden, bir adaptan gelmiyorum. Gündelik Türkçe kullanmaya dikkat ettim. Ve en doğru, en özgün haliyle ona ihanet etmeden, en temiz şekilde söylemek için çok çalıştım. Birçok yerde farklı olan sözleri de onlar arasından seçtim, bana uyabilecek en doğru haline getirmeye çok özen gösterdim. Birçok insan taşlayabilir bunu. Çok gelenekselci insanlar vardır. ‘Ne yapmışsın sen?,’ diyebilirler, anlarım. 2-3 parça tamamen geleneksel; Hış Hışı Hançer, Sen Bir Aysın- O yar Gelir, Gesi Bağları gibi… Her ne kadar Gesi Bağları’nı akustik gitarla çalmış olsak da o geleneğe çok uzak durmadan yaptığımızı düşünüyorum. Diğerleri de zaten başka bir yorum…


‘BAZEN ANLATACAĞINIZ HİKAYE KALMAYABİLİR’

Bu albüme dair eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bir tedirginliğim yok aslında ama ‘Ay ne gerek vardı şimdi türkü albümü yaptı’ gibi bir soru işareti olursa… Ben sadece bir şarkı yazarı değilim aynı zamanda şarkıcıyım da. Ve bunca senedir sahnemde cover yapmayı ekseriyetle reddetmişimdir. Niye şarkı yazdık? Bunları söylemek için. Ama yedinci albüme geldiği noktada altı albümdür kendime kendimi bir şarkı yazarı olarak bir anlamda ispat ettiğimi düşünüyorum. Evet ben şarkılarla kendimi anlatabiliyorum anlamında elimi omzuma koyup ‘Tamam Jehan altı albümdür bunu yapabildin. Bu sende var ve bunun bir menbası var’ Ama bazen anlatabileceğiniz hikaye kalmayabiliyor ve yaşamaya yüz çevirmek durumunda kalabiliyorsunuz. Ailevi, kişisel problemleriniz, ruhsal sıkıntılarınız olabiliyor ve üretemeyebiliyorsunuz. Dolayısıyla her sene 10 şarkılık hikaye anlatıp kendimi tekrar edeceğime bir şarkıcı, bir yorumcu olarak böyle bir şey yapmak istedim. Bunlara cover diyemeyiz. Bunlar hepimizin miras olarak aldığı şeyler. O nedenle bu türküleri söylemek istedim.

Çağdaş kadın halk ozanlığının üzerinizde nasıl bir sorumluluğu var?

Ben hiçbir tabire çok fazla anlam yüklemek gerektiğini düşünmüyorum. Aşık Veysel’e, Erzurumlu Emrah’a duyduğum saygıyı azaltmıyor bu. Ya da ‘Onların titrini şimdi biz aldık’ demek değil bu, bunu öyle algılıyorlar. Bu bir gelenektir, ben ve benim gibi yüzlerce genç müzisyen o geleneği sürdürmeye çabalıyoruz. Hepsi aynı şeyi yapıyor ve iyi ki de! Ben ilk albümü çıkardığımda yoktu böyle bir cesaret. Sonra ne güzel bir sürü genç müzisyen çıktı. Şu an aramızda 20 yaş farkı olan müzisyenler var. Onlar da bunun içine bir şekilde doğmuşlar. Ben ve benimle akran müzisyenler ‘Buyurun, biz pop camiasına değil de başka bir camiaya hayat verdik’ dedik. Bu müthiş bir şey…

Düğüm Ağacı, Jehan Barbur, 88 syf, İnkılap Kitapevi, 2019.

Yeni kitabınız ‘Düğüm Ağacı’ da çıktı. Bu kitaptaki şiirlerin ana izleği nedir?

Aslında insana ödül ve ceza gibi verilmiş o duyumsama hissinin bedende ve ruhta kendi adıma oluşturduğu yaşla birlikte de artan o düğümleri çözme arzusu. Düğümden ve ıstıraptan bir ağaç olmak mı yoksa o düğüm ağacının her gün bir çaputunu çözüp iki kelam edip lafügüzaf da olsa yüreğe su serpmek mi? Tabii ki içinde aşk, hayat, sorgu, sual, aramak var. Arada o mutlulukla devam ediyoruz ama bedenen ve zihnen kendimizi var olmaya yatırdığımız endişeden çıkarak dışarıdan bakıp ‘Neyim ben? Ne yapıyorum?’ sorusunu ve beşeriyet içeren bir şiir kitabı bu.

Şiir ve şarkı arasında nasıl ayrım yapıyorsunuz? Şiir mi şarkı, şarkı mı şiir oluyor?

Benim şarkılarım hep müziğiyle birlikte geliyor. Şiir hiç bitmiyor bende. Hep kafamda var. Gündüz, öğlen, akşam, uykumda hep bir şeyler dönüyor. Onları sürekli yazıyorum. Onlar hiçbir zaman müzikle gelmiyor. Kendi müzikleri, kendi söylence ritimleri var. Şarkılarda cümleler müzikle geliyor. Aralarında çok kesif bir fark var. Şiir ya da şarkı olduğunu biliyorum onun. İkisi çok ayrı ama rahmi aynı.

‘ONA ‘İKİNCİ YENİ GELİNİ’ DENMESİ ÇOK RAHATSIZ ETTİ’

Tomris Uyar’la ilgili de bir kitap hazırlığındasınız. Onu kaleme almanın zorlukları neler? Okuyucuyu bu kitapta neler bekliyor?

Bu bir tuğla kitap değil. ‘Baba Öyküler’ gibi 350 sayfa olmayacak. Zorluğu Tomris Uyar’a halel getirmekten, yanlış bir şey yazmaktan, söylemekten korkuyor olmam. Çünkü bugün hayatta olmayan bir insanın üstüne, arkasından, yamacından ses ederek bir şey yazıyorum. Belki o bugün hayatta olsaydı ‘Ne yapıyorsun sen!’ der, kızardı bilemem. Ama ben bende uyandırdığı şeyleri yazmak istiyorum. Bir biyografi. Ama şecere gibi giden bir biyografi değil. Dostları, oğlu, yakınlarıyla yapılan röportajlarla onu anlamak üzerine kurulu bir ayağı var kitabın. Bir diğer ayağı, gündökümlerinde, söyleşilerinde, öykülerinde yazdığı bir sürü tespite benim gündökümlerine karşılık yazdığım iç dökümleri. Bende uyandırdığı şeyleri Tomris’e cevaben sanki benim bir yakınımmış, sanki Tomris Uyar’dan öte gönlüne, yüreğine minnet duyduğum biri. Ve yine bir yazar, bir sanatçı olarak içinde hissettiği iç huzursuzluğu bakayım, anlayayım belki biraz merhem olur ya da eş bulurum onu kendime niyetiyle üzerine 2 yıldır çalıştığım bir kitap. Bitmesine 5 sayfa kaldı. Oturamıyorum başına. Bitirmek istemiyorum herhalde. Çünkü onunla konuşuyorum ya sanki o konuşma da bitecekmiş gibi. Bir Tomris Uyar kitabı da meşakkat istiyor. Ama bunu yaptığıma memnunum. Çünkü onun ‘İkinci Yeni’nin gelini gibi adlandırılması bir okur ve sanatla uğraşan bir insan olarak beni çok rahatsız etti. O yüzden bu kitabı yazmaya karar verdim.

‘KAYBETTİĞİM HUZURUMU BULMAK İSTERİM’

Kitap bittikten sonra önümüzdeki projeleriniz neler olacak?

Biraz nefes almak istiyorum. Böyle ukalaca görünüyor belki ama geçen gün bir fotoğraf çektim. 2009’dan 2019’a kadar çıkardığım oyuncaklarım. 7 albüm, 5 kitap; toplam 12 adet çocuk. Biraz ruhumu beslemeye ihtiyaç duyuyorum. Var oldukça üretmek devam edecek ama bir projem yok. Tekrar kendime şarkılar üretmek isteyeceğim. Şiirler yazmaya devam edeceğim. Kendi hayatımla ilgili kaleme almak isteyeceğim şeyler var ama henüz çok erken olduğunu düşünüyorum. O huzursuz ruhu her gün telkin edip ona her gün iki kadeh rakı içirip, hayatı yaşamayı sarih bir şekilde sağlamak istiyorum. Çünkü benim eşim, çoluğum çocuğum yok. Babam vefat edeli yıllar oldu. Annem uzakta yaşıyor. Aile hayatım dostlarımdan menkul. Baktığınızda inanılmaz bağımsız görünen ama bir o kadar da tuhaf bir tek başınalık içinde dostlarıyla hayat bulan biriyim. Onun da bana huzur sağlamasını istiyorum. Heves ve nefes yettiğince üretmeye, yazmaya, söylemeye devam edeceğim. Benim hiç hırslarım olmadı. Yeri gelir beş gün bir kelime söylemez insan. Söylemiştir söyleyeceğini. İnsan ürettikleriyle var olmaz. Var olduğu ve var olmaya devam ettiği halle yaşamayı ancak becerebilir. Bu da büyük bir meziyettir bence. Ben daha ziyade ruhumu ve aklımı beslemek isterim. Kaybettiğim huzurumu tekrar bulmak isterim.

Jehan Barbur ve Işıl Çalışkan

Uzun yıllardır Bodrum’da yaşıyorsunuz. Bunda siyasi iklimin ve çarpık kentleşmenin ne kadar etkisi oldu? Bu sizin yaşantınızı nasıl etkiledi?

Nerede yaşadığınız çok önemli değil. Ben şimdi orada iyi hissediyorum. Nefes alıyorum, dostlarım yanımda. Her yere iki adımda gidiyorum. Ağaç, su, toprak, deniz insanın istediği şeyler… Kaybettiğim huzur artık beni işimden de etmeye başladı. Gidip aklımı toprağa yatırmak istedim belki. Belki bir gün başka bir yere giderim. Sonuçta ben şatoda yaşamıyorum. Nerede yaşadığımın çok önemi yok. Küçük sıcak bir yer bulduğumda orada bir ev kurabilirim bana yuva olur orası. Her gün başka bir şehirdeyim. Dönüp dolaşıp evimin kapısını açtığımda mutlu oluyorum. Arkadaşlarımla Gümüşlük’te buluşup, dertleşip, gülüp, eğlenip, başarılarımızı birlikte kutladıkça sahip olamadığım o çekirdek aileyi yeniden oluşturmuş oldum. Kendimi orada tek başıma hissetmiyorum.