Sina Koloğlu: Yaşadıklarımız distopyayı ifade etmiyor mu?

Gazeteci, müzisyen Sina Koloğlu, 'Geceden Sabaha' isimli ilk solo albümüyle dinleyici karşısında. Gazete Duvar'a konuşan Koloğlu, enstrümantal albümdeki Distopya isimli parçayı anlatıyor: "Distopya aslında çağın resmi geçidi. Şu yaşadıklarımız bunu ifade etmiyor mu? Bazen sözcüklerin yerini notalar alıyor yaşamda isyanları onlar dile getiriyor."

Işıl Çalışkan  esmaisilcaliskan@gmail.com

DUVAR – Çocuk yaşta piyano ile tanışan Sina Koloğlu, 1986’dan beri Türkçe rock tarihinin en önemli gruplarından Bulutsuzluk Özlemi’nin klavyecisi olarak tanınıyor. Yılların birikimini bir albümde toplamaya karar veren müzisyen, şimdi ilk solo albümü ‘Geceden Sabaha’ ile dinleyici karşısında. Koloğlu, tamamı enstrümantal şarkılardan oluşan albüm için “Şimdi, bu şarkıların hayata not düşülmesinin zamanı ” diyor. Rock tınıları ile yerel enstrümanların iç içe geçtiği şarkıların arasında, klasik müzik düzenlemeleri olan eserler de yer alıyor. Albümde Bulutsuzluk Özlemi’nin gitaristi Akın Eldes iki şarkıda Koloğlu’ya eşlik ediyor. Yine aynı grubun bas gitaristlerinden Demirhan Baylan şarkıların alt yapılarında yerini alıyor. Albümde Koloğlu’ya Durul Varol, Demirhan Baylan, Gökhan Özden, Orçun Aktaşlı, Gürhan Yüksel gibi isimler de eşlik ediyor. Koloğlu ile yeni albümünü ve müzik serüvenini konuştuk.

Sina Koloğlu

Solo albüm için neden bu kadar beklediniz?

Gruptan ayrı olarak belgesel müzikleri ile ilgili çalışmalarım oldu. Bu sırada evde yaptığım çalışmalara devam ediyordum. Gece oturup sabaha kadar yaptıklarımı kaydediyordum. Arasında çok iyi işlerin olduğunu daha sonra gördüm. Ama albüm yapma fikri o zamanlar hiç olmadı. ‘Her şeyin zamanı vardır’ sözü galiba geçerli oldu. Bu şarkıların hayata not düşülmesinin zamanı belki de şimdi oldu.

‘Geceden Sabaha’ ismi albümdeki parçalarla nasıl karşılık buluyor?

Ben Bulutsuzluk Özlemi’nde tuşlu çalgılar çalıyorum. Enstrümanım piyano. Belki albüm dendiğinde akla benim içinde olduğum bir solo çalışma olacağı düşünülmüş olabilir. Ama benim bir de new age tarzı çalışmalarım var. Ben uzun bir süre içinde yaptığım benzer eserlerimi evde hazırladığım ve değişik enstrümanlar için düşündüğüm bir formatta icra edilmiş hallerini sunmak istedim.

Albümün hazırlık aşamasından bahseder misiniz?

Öncelikle ham halleri temizlendi. Farklı enstrümanların çalacağı bir temize çekme çalışmasıydı. Parçaların büyük bölümü İstanbul’da gerçekleşmişti. Özellikle senfonik olanlar İzmir’deki yeni dönem çalışmalardan, onlar için daha farklı bir çalışma yapıldı.

‘Distopya’ albümde öne çıkan parçalardan. O ruhun tam karşılığı diyebiliriz. Bu şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

Bir İzmir dönemi parçası. Çağdaş klasik müzik tınıları var. Özellikle bu eserde Alban Berg, Arnold Schönberg, İlhan Mimaroğlu gibi bestecilerin etkisi oldu. Biraz modern bale ile bütünleşmiş bir klip hayal ettim. Bakalım olabilecek mi? Distopya aslında çağın resmi geçidi. Şu yaşadıklarımız bunu ifade etmiyor mu? Bazen sözcüklerin yerini notalar alıyor yaşamda isyanları onlar dile getiriyor.

‘HADDİNDEN FAZLA ENSTRÜMANTAL ÜRETİM VAR’

Enstrümantal müziğin Türkiye’deki karşılığından bahsedecek olsanız neler söylersiniz? Avantaj ve dezavantajları neler?

Özellikle diziler ile birlikte çok hızlı bir enstrümantal müzik dalgası oluştu diyebilirim. Haddinden fazla bir üretim var. Bir çok dizinin sound track albümü çıktı. ‘Kurtlar Vadisi’ müzikleri mesela… Benzeri yapılmamış kendine özgü bir çalışmaydı. Gökhan Kırdar’ı bu tarz müziğin önemli ismi olarak görüyorum. Elektronik müzik yapan çok sayıda isim var. Bunların arasında ‘Geceden Sabaha’ farklı bir çalışma olarak yerini alır düşüncesindeyim.

Bir röportajınızda notayı sevmediğinizi söylemişsiniz. Bu durumun beste ve doğaçlamalarda nasıl etkisi oluyor? Teknik ne kadar önemli sizin için?

Klasik müzik dersleri aldım. Bana “Beste yapacaksan konservatuara gitmen gerekiyor” dendi. Açıkçası bu disipline gelemedim. Ama içimde durdurak bilmeyen bir üretme isteği vardı. Mesela yazın evde piyanonun tellerine tokalar takıp değişik tınılar elde ederim, bunları teyp aracılığı ile üst üste kayıt yapıp bir orkestra yaratmak için uğraşırım. Evdeki dikiş kutularından, koltuklardan ve çatallardan bir davul seti oluşturmak ya da teyp mikrofonunu döndüre döndüre reverbe elde etmek gibi içgüdüsel bir adanmışlık diyeyim müziğe karşı. Bunlar 70 ‘li yıllarda yapılmış çalışmalardı. Eksiklikler olmaz mı? Hem de çok. Ama geriye dönüp baktığımda böyle bir tablonun özeti çıkıyor. Ve bunu bugün değiştirmem mümkün değil.

‘BULUTSUZLUK ÖZLEMİ’NE HİSSİM, AİT OLMAK’

1986’dan beri Bulutsuzluk Özlemi üyesisiniz. Dönüp geriye baktığınızda neler hissediyorsunuz?

En kısa özeti galiba ait olmak.

Konserlerdeki enerjik duruşunuz dinleyicinin gözünden kaçmıyor. Normal hayatta çekingen olduğunuz söyleniyor. Buna müziğin gücü demek doğru olur mu?

Sahnenin üstünde olmak diyelim. Çıkmak ve inmek arasında belki beş basamak vardır. Hislerin basamakları öyle değil.

‘ANNE TARAFI MÜZİK, BABA TARAFI GAZETECİ’

Gazetecilikle müzisyenlik arasındaki etkileşimi nasıl anlatırsınız?

Her iki meslekte yaratmak, hayal etmek, sezgi, insanı tanımak var. Tabii aslında ailenin her iki tarafının etkisinin ortak noktası diyeyim. Anne tarafından müzik, baba tarafından gazetecilik.

Önümüzdeki projelerinizi de bizimle paylaşır mısınız?

Artık CD devri bitti. Ben elimde tutacağım bir belge olsun niyetinde yaptım bu albümü. Bundan böyle dijital ortam için çalışmaları sürdüreceğim. Bir elektronik müzik denemesi çalışmam var. 25 dakikalık bir elektronik senfoni diyelim. İlhan Mimaroğlu’nun ‘Tract’ eseri beni hep çok etkilemiştir. Bir de piyano, bas, davul için çalışmalarım var. Bunların eskizlerini çıkarttım. İzmir’ de sakin bir hayat var. Hani derler ya kendi küçük dünyasının hikayesi. Bu üretme anlamında da çok yararlı oluyor. Eşimin özellikle albüm ile ilgili desteği ve evde yaptığım çalışmalarda bana ciddi katkıları oldu. İnanmak gibi bir şey diyebilirim, en güzel böyle tarif edilir.