Feministim dersem kısmetim kapanır mı anne?

Geçtiğimiz günlerde "Feminists: What were they thinking? (Feministler: Ne düşünüyorlardı?)" belgeseli ile karşılaştım. 1970’lerdeki ikinci dalga feminist hareketinin Jane Fonda, Lily Tomlin, Cheryl Swannack, Judy Chicago ve Kate Millett gibi öncüleri, 40 yıl sonra bu çekimde bir araya gelmiş; yaşananlar, tanımlar ve mücadele ile ilgili konuşmuşlar. Belgeselde, feminist olarak tanımlanmanın sadece burada değil, tüm dünyadaki kadınlar için bir çekince olabileceğine tanık oluyorsunuz...
Feminist mücadelenin önemli isimlerinden Gloria Steinem ve Angela Davis.

Irmak Özer

DUVAR – Geçen gün yelkenlide yarış antrenmanı yapıyoruz, hava artık hafifçe soğuk, bir hafta sonra donarak yağmur altında yarış yapma ihtimalimizden bahsediyoruz. Teknenin içinde oradan oraya atlıyor, vinçle halat çekiyoruz. Tekne rüzgarı almış giderken tekneyi dengede tutmak için teknenin eğildiği tarafın tersine ağırlık yaparak uzun süre yol alıyoruz. Bu süre içinde başlarımız denize doğru eğik muhabbet ediyoruz.

Son dönemdeki filmlerden bahsediyoruz. ‘Müslüm filminde kadına şiddet olduğunu duyduğum için izlerken rahatsız olup olmayacağımı tahmin edemediğimi, bu konularda hassas olduğumu’ söylüyorum. Takım arkadaşım olan genç kadın, ‘kendisinin de hassas olduğunu’ söylüyor, sonra o teknede atlayıp zıplayan, çekinmeyen, böyle bir spor yapan o dayanıklı kadın, durup “Tabii kendime feminist diyemem,” diye bir açıklama yapıveriyor. Açıklamaya şaşırıp “Ben derim,” diyorum. Tekrar duraklıyor… “Belki de derim ama ‘öyle’ feministlerden değil!”

BİR ‘ÖCÜ’ OLARAK FEMİNİST

Türkiye’de herkesin pek bir güldüğü sokak röportajları yapıldı son dönemde “Feminist kime denir? Feminizm nedir?” konulu. Çok güze cevaplar verildiği gibi, “erkek düşmanlığı”, “lezbiyenlik” (ama bu kelime açık açık söylenmiyor pek, çünkü belli ki ayıba giriyor), “erkeksi kadınlar” gibi cevaplar veriliyor.

“Feminists: What Were They Thinking?” belgesel afişi.

Teknedeki bu açıklamanın ardından bu röportajları düşünerek eve gittiğimde, bir şans olarak dijital film ve dizi platformlarından birinde tam da konuya dokunan “Feminists: What were they thinking? (Feministler: Ne düşünüyorlardı?)” belgeseli ile karşılaştım. Belgeselde 1970’lerdeki ikinci dalga feminist hareketinin Jane Fonda, Lily Tomlin, Cheryl Swannack, Judy Chicago ve Kate Millett gibi öncüleri, 40 yıl sonra bu çekimde bir araya gelmiş; yaşananlar, tanımlar ve mücadele ile ilgili konuşmuşlar.

Belgeselde, feminist olarak tanımlanmanın sadece burada değil, tüm dünyadaki kadınlar için bir çekince olabileceğine tanık oluyorsunuz. Feminizm, Amerika’da en iyi tanınan ikinci dalga feminist aktivistlerden yazar ve sanatçı Kate Millet’in tanımıyla, “cinsiyetlerin sosyal, politik ve ekonomik eşitliğidir.” Tabii iki her konunun olduğu gibi detaylarda farklı yorumlamalar, yaklaşımlar ve aksiyon kararları olabilir ama feminizm, özünde bir eşit hak talebidir. “Öyle” feminist, “böyle” feministin ötesinde hak arayışı vardır. Ve kim eşit haklar istemez??? Gel gör ki, eşit haklar istemenin bir adı ve tanımı olduğunda, erkeksi oluyorsun, cadı oluyorsun, asi oluyorsun, bu coğrafyada zaten %100 evde kalacak olmalısın, yoksa sana “bahşedilenden” fazlasını mı istiyorsun! O yüzden de çekiniyorsun…

İşte bu belgeselde, yönetmen olan genç bir kadın, “Kadınlar olarak eşit hakları savunuyoruz, eşit ücreti savunuyoruz diyoruz ama feminist kelimesini çok fazla kullanmıyoruz. Bugün Amerika’da erkekler feminist olduklarını açıkça söyleyebiliyorlar çünkü bu ‘havalı’ bir şey olarak algılanıyor. Ama bizler söylediğimizde negatif bir algısı var,” diye anlatıyor. Bir başka sahnede, siyahi hareketin önemli bir parçası olan kadınlardan biri, feminizmi savunduğunda hareketteki erkek yoldaşlarının hareketi bozduğu suçlaması ile karşılaşmış. Sanki feminizm bir anti-erkek hareketi ve feminist olduğumda bizim beraber içinde bulunduğumuz harekete ihanet ediyormuşum gibi algılıyorlar diyor.

Bugün TIME dergisinin 100 En Etkili İnsan listesinde yer alan sanatçı Judy Chicago, “Öğrenciyken derste profesör bana söz vermiyordu ve ben de bunun kadın olduğum için olduğunu düşünüyordum; ama bunu söylersem bana “Ne yani suffragette (süfrajet-kadınların seçme hakkını savunan kadın) misin?!” diyeceklerdi ve süfrajet insanların kafasında o yaşlı, çılgın, kızgın kadınlardı…” diye anlatarak etiketlenmektense susmayı tercih ettiği ve bunun için kendini rahatsız hissettiği dönemi anlatıyor.

‘İYİ BİR KIZ OLMALISIN’

Jane Fonda, “Hep iyi bir kız olmamız gerektiği söyleniyor. Bu da demek oluyor ki, doğal halimiz ‘iyi’ kabul edilmiyor,” diyor. Fikirlerine çok saygı duyduğum, güçlü bir kadınla kadın hakları ile ilgili konuşurken çok sevdiğim, arkaik hikayeleri yorumlayarak kadın doğasını analiz eden feminist kitaplardan Kurtlarla Koşan Kadınlar’dan bahsettiğimde, karşımdaki kişi kitabı okumadığını çünkü negatif duyulduğunu söylemişti. Bazen toplumun işine geldiğinde doğal olanı vahşi kabul ederek onu dışladığını ve bunu fark ettirmeden kabul ettirdiğini düşünmüştüm ben de. İyi kız ol, edepli ol; çünkü ne iyisin ne edeplisin. Doğandan, kurtlardan hoşlanmıyorum. Kurtlar onlara zulüm gösterdiğinde tepki verip beni alt edebilirler. Sen de öyle…

Yayımlandığı zaman büyük ses getiren, 1972 tarihli “Women and Madness” kitabının yazarı Phyllis Chesler, bu iyi olup olmama meselesinin üzerine giderek 1970’lerde kadınların yanlış tedavi edildiklerini yaptığı analizler ile ortaya çıkararak American Pschological Association’dan milyonlarca dolar talep etmiş. Şiddet gördükleri, istismara uğradıkları için ilişkilerini bitiren, psikolojileri bozulan kadınlara “tekrar iyi bir kadın olmaları” için tedavi uygulanıyormuş o dönemde ve Chesler “iyi” olma tanım ve tabularını yıkarak kadınları kurtarmış. Yıl 2018’de bu hikayeler tanıdık geldi mi? Dayak yediyse sebebi vardır, erkeği kızdırmıştır, kusur işlemiştir, ahlaksızlık yapmıştır, önce kendine çeki düzen versin diyeni duydunuz mu hiç? Hâşâ!

SANATLA YÜZLEŞME VE TERAPİ

Belgeselde en sevdiğim cümlelerden biri, “Feminizm, erkek gibi olma, anti-erkek olmak falan değil; kadın olmanın hissiyatının tamamıyla farkına varmak ve bunu kabul etmektir,” oldu. “Feministim” diyen erkek, erkeksi veya erkeksiz bir dünyada olmak istemiyor. Kadın olarak bugün burada var olmak, ayaklarım üstünde durmak ve insani haklarıma sahip olmak istiyorum. Bir Hıdrellez gecesinde deli deli dans edip ateşlerden atladığımız sırada karşılaştığım üniversiteden bir arkadaşım o arada bana Kadının İnsan Hakları Derneği’nde çalışmaya başladığını söylemişti. Yanımdaki “havalı” feministlerden bir erkek ☺ ve kız arkadaşımla ateşlere bakarak, ne şahane isim demiştik! Tabii ya, kadın hakları değil, kadının insan hakları!

Womanhouse’un yaratıcıları Judy Chicago ve Miriam Schapiro’nun 1972’de çekilmiş bir fotoğrafı. / Fotoğraf: Schlesinger Library

Bunun bizden çok daha önce farkına varan sanatçı Judy Chicago, “Erkeklerle eşit haklara sahip olmak istiyorum ama bunun için bir erkek gibi davranmak zorunda olmak istemiyorum,” diyerek derdini anlatabilmek için Miriam Schapiro ile bir plan yapmış. İkili, o dönem için çok radikal bir hareket olarak ilk feminist sanat pratiğini ortaya koymaya karar vermişler. 1972’de Hollywood’da harabeye dönmüş bir evi topladıkları kadın sanatçılarla sıfırdan tamir eden Chicago ve Schapiro (ki bu hareket bile mahalleliler tarafından radikal bulunmuş), ilk feminist enstalasyon olan Womanhouse’u kurarak içine evin restorasyonuna katkıda bulanan tüm kadınların eserlerini yerleştirmişler.

Bu eserler ile, evi gezen kadın ve erkek izleyiciler için toplumun kadına biçtiği kısıtlı rol ve görevler ve toplumun kadından beklentilerini yansıtılmış. Örneğin; “Ayakkabı Dolabı” isimli yerleştirme, topuklu ayakkabılarla tıka basa dolu bir dolap ile kadının ev içinde erkeğini mutlu etmek için sürekli kostüm değiştiren bir varlık olarak, kadının gün içinde iş yapan edilgen bir ev kadınından “seksi bir objeye” dönüşümünü konu almış. Evde oda oda gezerek kendi yollarını bulan ziyaretçiler, hem toplum beklentilerinin sorgulandığı, parodiye çevrildiği eserler ile karşılaşmışlar hem de rollerin ve beklentilerin olmadığı bir dünyanın hayalini izlemişler kadın sanatçıların yarattıkları bu evde.

Womanhouse o kadar ses getirmiş ki; sesi bugünlerde hala duyuluyor. Bugün Washington D.C.’den Paris’e geleneği devam ediyor ve bu yapılanmayı referans alan kadın hakları, eşitliği odaklı sergiler yine Womanhouse adıyla ünlü müzelerde yer alıyor.

40 YIL SONRA… BURADAYIZ, DEVAM EDİYORUZ!

Hak mücadelesi uzun ve çetrefilli bir yol. Bu belgeselden ne çıkaracağız diye sorguladığınızda, ana cevaplardan biri bu. 2017’de çekilen belgesel, Cynthia MacAdams’ın 1977 tarihli Emergence isimli fotoğraf kitabının sayfalarının çevrilmesiyle başlıyor. Belgesel boyunca o sayfalar çevriliyor ve o sayfalardaki kadınlar ve daha genç temsilciler, 40 yıl sonra, halen devam eden hak mücadelesini anlatıyorlar…

Sadece bu belgeselde çıkıp konuşan kadınlar değil, her kuşaktan sağduyulu kadın, kendi döneminde başlayan mücadeleye devam ediyor. Bir bölümde, Donal Trump’ı ve onun kadınlara, kadın haklarına olan tavrını protesto etmek için organize edilen ve oldukça da ses getiren 2017’deki Women’s March (Kadınlar Yürüyüşü) gününden sahneler var. Sokakta röportaj yapılan bir anne ilk kadın yürüyüşlerine 1993’te başladığını ve 2017’de artık genç bir kadın olmuş kızıyla geldiğini anlatırken ağlamaya başlıyor ve “Hala bu noktada olduğumuza inanamıyorum,” diyor.

Aktris Jane Fonda, uzun zamandır hak arayışının bir parçası olsa da “Hayır” ın tam bir cümle olduğunu bir kadın olarak ancak son 10 yıldır biliyorum diyor. Küçükken oradan oraya koşan, ağaçlara tırmanan, kendine güvenen, korkusuz bir küçük kızdım. Zaman o küçük kızı derinlere gömüyor; kadınlar olarak kendimize görevimiz, o korkusuz küçük kızları gömüldükleri yerden, içimizdeki bir yerlerden geri çıkarmak olmalı diyor.

Feminizm, koca dalları farklı yerlere yayılan, uzun bir hikaye. Hikayenin bir yerinden yakalayarak konuya giriş yapmak, sanatla hareketin nasıl beslendiğini görmek ve küçük korkusuz kızları tanımak isterseniz bu belgesele bir göz atın…