Beyti Engin: Kamu spotu gibi insanlara dönüştük

Ulan İstanbul, Avrupa Yakası, Neden Tarkovski Olamıyorum gibi dizi ve film projeleriyle tanınan Beyti Engin, 30 Kasım'da vizyona girecek olan ödüllü film Borç ile izleyiciyle buluşacak. Gazete Duvar'a konuşan Engin, “Kamu spotu gibi insanlara dönüştük. 'Yağmur yağdı sokak hayvanlarını içeri alalım' , 'Sokağa sakız atmayalım, kuşlar yiyor' Bunlar klişelere dönüşüp aslında sosyal medyada popüler bir malzeme oldular ve özlerinden uzaklaştılar” diye konuştu.

Işıl Çalışkan  esmaisilcaliskan@gmail.com

DUVAR – Oyuncu, seslendirme sanatçısı Beyti Engin, Vuslat Saraçoğlu imzalı festival filmi Borç ile 30 Kasım’da izleyici karşısına çıkacak. 37’nci İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi Film Ödülü’ alan filmde Engin’e Serdar Orçin, İpek Türktan Kaynak, Rüçhan Çalışkur, Ozan Çelik, Feridun Koç, Öykü Sevinç ve Ülkü Aybala Sunat eşlik ediyor. Geçim sıkıntısı yaşayan mağdur bir babayı canlandıran oyuncu, ülkemizde bunun pek çok örneği olduğu fikrine katıldığını belirterek “Biz bu filmi çektikten sonra zaten herkes Adil’e dönüştü. Sıkıntı çekmeyenler de artık çekmeye başladı” dedi. Engin ile filmi, seslendirme sanatını ve Türkiye’deki oyunculuk koşullarını konuştuk.

Beyti Engin

Borç İstanbul Film Festivali’nden ‘En İyi Film Ödülü’ aldı. Sizce bu filmi ayrıcalıklı kılan nedir?

Filmi benim adıma ayrıcalıklı kılan en öncelikli şey, bağımsız sinemanın içinde çok fazla yer bulabilen bir oyuncu olmadığım için Vuslat’ın aklına gelmiş olmaktı. Bu benim için çok değerli. Biz daha önce ‘Neden Tarkovski Olamıyorum’da çalışmıştık birlikte. İşini severek yapıyor olması ve belki senaryonun kendisine ait olmasının etkisiyle, tüm karakterler hakkında derinlemesine bilgi sahibi olması da beni çok etkiledi. Her karakter için ayrı ayrı yazdığı uzun karakter analizlerini bizlerle paylaştı. Bu filmin temel meselesini oluşturan ‘İyilik, altı çizilmeye başlandığında hala iyilik midir?’ durumu üzerine çok düşünmüş ve durumu çok sorgulamıştı. Bu benim de hayatta birçok zaman sorguladığım bir şey.

İyilik kavramına dair ne söylemek istersiniz?

İyilik zaten özünüzde varsa, içinizden geliyorsa iyiliktir. Yapmaya çalışıyorsanız mutlaka sahte durur ve inandırıcı olmaz. Günümüz toplumunda yaptığı iyiliğin altını çizen veya sürekli karşılık bekleyerek iyilik yapan insan sayısı giderek fazlalaştı. Bir insanın hiç derdi, tasası, hesabı olmadan, sahiden içinden geldiği için iyilik yapıyor olması çok kıymetli.

Ama filmde de olduğu gibi eğer bu, uzun süreli ve meşakatli bir iyilikse sonrasında iyilikten çıkıp vefaya dönüşüyor gibi. O zaman da giderek karşılık beklemeyi hak görmeye başlıyor ve bulamadığınızda yaptığınız büyüyü kendiniz bozuyorsunuz.

Özellikle kavram değişiminin sorgulandığı bu dönemde iyilik kavramının da sorgulanıyor ve izleyiciye de sorgulatıyor olması çok kıymetli…

Orta yaş ve üzeri kişiler artık Facebook üzerinde sosyalleşmeye başladı. Ve artık “o benim gönderimi beğendi, ben de onunkini beğeneyim” durumuna dönüştü. Teknolojinin hakim olduğu bir yerde bile “iyilik” karşılıklı bir şeye dönüşmeye başladı. Giderek farkındalıklarımızdan uzaklaşıp anın akışın içinde yer almaya çalışıyoruz. Bütün spiritüel öğretiler de bunu söylüyor. ‘An’da ol. Ama aslında zannettiğimiz an o değil. Sanal ortamda aslında başka birilerinin senin için oluşturduğu bir an içinde bulunuyorsunuz. Sosyal medyada nasılsak dışarıda da hep birlikte belirli gruplar halinde belirli şeyleri savunup diğerlerini tamamen reddeder bir hale geçtik. O durumlar içinde de kendi grubumuza ait şeyleri yaparsak onlar bize ve bizim gibilere “iyi” olarak görünüyor. Kamu spotu gibi insanlara dönüştük. ‘Yağmur yağdı sokak hayvanlarını içeri alalım.’ ‘Sokağa sakız atmayalım, kuşlar yiyor.’ Bunlar klişelere dönüşüp aslında sosyal medyada popüler bir malzeme oldular ve özlerinden uzaklaştılar.

‘SİNEMA DA TİYATRO DA TİCARETE DÖNÜŞTÜ’

Sanatta ‘yarışma’ fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Size sanatsal yaratımınızla ilgili bir ödül verildiğinde bu yeni kapılar da açabiliyor. Ama aslında artık sinema da, tiyatro da tamamen bir ticarete dönüştü ve sizin buralara bir şey sunabilmeniz için maddi bir güce ihtiyacınız var. Eğer böyle bir gücünüz yoksa sizi destekleyecek birine ihtiyacınız var ve kendi yaptığınız küçük ölçekli bir şeylerin yarışmalara katılıp oralardan maddi destek alabiliyor olması adına yarışmaların olması bence iyi. Orada ne kadar adil olduğu çok önemli. İşinin ehli insanlar tarafından değerlendirildiğinde ve adil bir ödül dağıtımı yapıldığında kıymetli bir şeye dönüşebilir. Ama oralarda da küçük lobilerin olduğu ve herkesin kendi tarafından birilerini desteklediği gibi problemlerle karşılaşılabiliyor. Keşke adil bir şekilde her şey kendi içinde yarışabiliyor olsa.

Adil, geçim sıkıntısı yaşayan mağdur bir baba. Aslında şu an ülkemizde bunun birçok örneği var.

Evet aslında toplumumuzda herhangi bir bireyi temsil ediyor. Biz bu filmi çektikten sonra zaten herkes Adil’e dönüştü ve geçen yıl sıkıntı çekmeyenler de artık bugün çekmeye başladı. Bu sıkıntının da ne kadar adil olduğu tartışılır tabii.

‘BAĞIMLI SİNEMA BAĞIMLILIKLARINDAN KURTULMALI’

Bağımsız filmlerin izleyicide yeterli ilgiyi gördüğünü düşünüyor musunuz?

Birçok bağımsız film ticari olarak yüzlerce kopyayla girebilecek durumda değil ne yazık ki.

İlk önce şuna bakmak lazım, siz sinema seyircisine sinema diye ne sunuyorsunuz? Bu çok önemli. Türk sinemasının sanatsal kalitesi gittikçe düşüyor. Toplumun Eğitimsel ve ahlaki kalitesi de giderek düştüğü için, belki de sinema da sanata ihtiyaç kalmıyor zaten. Bu ayrı bir tartışma konusu.

Eğer doğru kullanılırsa sinema çok etkili bir biçimde bir toplumu değiştirip düzenleyebilir. Tiyatro da öyle… Ama bilinçli bir tercihle olmamış, olamamış sinema filmleri ile dolu her yer. Ve bu olmamış filmlerle bile oldukça iyi para kazandırıyor yapımcılara.

Bağımsız film çekerken güncel sinema normlarına alternatif bir sinema yapıyor olursunuz ve eğer bu sinemaya alternatif sinema değil de bağımsız sinema diyorsak o zaman diğerine de bağımlı sinema diyebilmeliyiz. İşte o zaman da bağımlı sinema neye bağımlı ona bakmalıyız. Bağımlılık çok tehlikeli bir şey. Bağımlılıklarımızdan kurtulmaya çalıştığımız ve kişisel gelişime odaklanmaya uğraştığımız bir çağdayız artık. Yaşam koçlarıyla gezmeye başladı herkes. Bağımlı Sinema da o bağımlılıklardan kurtulsa Türk Sinemasında yeni bir dönem açılacak bence.

Bağımsız Sinemanın şu ana göre çok daha fazla talep görmesi gerekliliğine katılıyorum. Ama öyle olmayacağını da adım gibi biliyorum. Çünkü zaten olmamasını istiyorlar.

‘AYDINLANMANIZI İSTEMİYORLAR’

Bu bilinçli bir algı yönetimi mi sizce?

Mesela bizim filmimiz Borç 5 milyon izlense neler olur? O kadar insan tarafından “İyilik nedir? Nasıl yapılır? İyiliğin altı çizildiğinde iyilik artık iyilik midir?” gibi şeyler sorgular ve bu tarz sorgulamalar yapmak günümüz toplumları için tehlikeli olarak algılanıyor bence dünyayı yöneten güçler tarafından. Düşünsene tüm bunları sorgular ve o sırada aydınlanırsan, sonra etrafındakileri aydınlatmaya başlarsan aydın bir topluma dönüşebilirsin ve bu çok tehlikeli görülüyor, peki ama neden? Çünkü beyaz perdede ya da ekranda abidik gubidik şeyler yapıp küfürler eden karakterlere gülüyor olmanız tercih ediliyor belli bir yer tarafından. Tüm dünya aynı şekilde. Çünkü düşünmemizi, sorgulamamızı, aydınlanmamızı istemiyorlar. Çünkü kamera bir silah gibidir ve doğru kullanırsan sinema tetiği çekip toplumu şekillendirebilir. Algı yönetimi aslında son beş yıl içinde ya da Gezi’den sonra çıkan bir şey değil. Bu televizyonun hayatımıza girmesiyle başlayan bir şey. Bağımlı sinema da buraya bağımlı. Sizin algınızı yönetmeye çalışanlara bağımlı. Onlar çok aydınlanmamanız, fikir sahibi olmamanız ve sorgulamamanızı istiyor.

Bir röportajınızda “Rollerin hepsini birbirinden ayrı tutuyorum. O nedenle çok akılda kalıcı olmuyorum” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Kamera karşısında ya da sahnede bir karakter tasarlarken benim temel derdim ne Beyti’ye, ne de daha önce oynadığım herhangi bir karaktere benzesin. Ve bir çok kez ‘Aa o da mı sizdiniz?’ gibi sorularla karşılaşıyorum. Çünkü mesela oynadığım karakterlerin her biri diğerlerinden faklı bir aksağanla ya da ritimle konuşuyor. Ve ben oyunculukta fiziki değişikliklere de özen gösteriyorum. Belki de bu yüzden bu tarz bir geri bildirimle karşılaşıyorum. Bu aslında bugünün oyuncusu için riskli bir şey çünkü eğer çok popüler olan işinizdeki fiziki durumunuzu korursanız, sizi dışarıda tanıma olasılıkları çok daha yüksek ve ne kadar tanınırsanız o kadar popüler oluyorsunuz. Ben popüler oyuncu olmaktansa iyi oyuncu olarak anılmak isterim. Bu sebeple kendime değil karaktere odaklanmayı tercih ediyorum. Bence bir oyuncunun gerektiğinde fiziksel şartlarını değiştirerek oynaması kadar doğal bir şey yok. Oyunculuk benim keyif aldığım için yaptığım bir iş. Ve Türkiye’de sevdiğin işi yapabiliyor olmak kadar kıymetli bir şey de yok.

Aynı zamanda seslendirme sanatçısısınız. Özellikle dizilerde dil kullanımına ne kadar önem veriliyor sizce?

Bence Türkiye’de oyunculuktaki algıda seslendirme o kadar kıymetli ve önemli bir yerde ki…

Mesela 2000’lerin başında ‘Mankenler neden oyunculuk yapıyor?’ diye tartışıyorduk. Şu anda da ‘Instagram takipçisi çok olan kişiler neden oyunculuk yapmaya başladı?’ tartışmaları sürüyor. Popüler oyuncu musun yoksa oyuncu musun? Türkiye’de sesli film çekilmesinin yaygınlaşması 10-15 sene öncesine dayanıyor. Neredeyse 2000’lerin ortalarına kadar yerli diziler seslendiriyorduk.

Bu bir varsayım tabii ki ama bence birileri 70’lerde “Aa bunu başkası seslendirirse bu oynayabilir!’ dedi güzel ya da yakışıklı biri için ve baktılar, denediler oluyor. Sonrasında çeşitli dergilerin yaptığı yarışmalar ya da güzellik yarışmalarında derece alan insanlar -kamera önünde de güzel durduğu için- oyunculuk yapıp yapmadığına bakılmadan kamera önüne atılmaya başlandı. Seslendirme sanatçıları tarafından seslendirince oynuyor gibi görünüyorlardı. Ve onlar oyunculuk yapamadığı halde filmleri çok iş yaptığı için iyi oynuyorlar algısı oluştu. Ve oyuncular da onlar gibi oynamaya ve bunun adına da doğal oyunculuk denmeye başlandı. Ses teknolojisinin değişimi ile 2000’lerin başlarında seslendirme sektörüne çok da ihtiyaç kalmadı ve avantaj yine gerçek oyunculara geçti ama gerçek oyuncuların çoğu da artık popüler oyuncular gibi oynadığı için bu avantajı hiç fark edemediler. Diziler ve filmler sesli çekilmeye başlayınca kendisini seslendiremeyen birçok oyuncu da, oyunculuğu unutup kendini seslendirmeye adayan bir çok seslendirme sanatçısı da sektörden elendi ya da eski popülerliğini yitirdi.

Ama o kadar yerleşmiş ki “Kamera önüne popüler, güzel ve yakışıklıları atalım yanına da gerçek oyunculardan biraz koyalım” düşüncesi hala değişmedi. Ve popüler oyuncular arasında da hatta birçok senaryo yazarında da doğru Türkçe kullanan sayısı oldukça az!

.

‘İYİ VE KALİTELİ SESLENDİRME SANATÇISI OLDUKÇA AZ’

Sizce sesiniz en çok kime yakışır?

Seslendirme yaparken duygu ve anlatılmak istenen mesele neyse ona odaklanıyorum. Ben Adam Sandler’i Click filminde çok severek seslendirdim. Matt Damon’ı da Yetenekli Bay Ripley’de. Arka arkaya ikisini de izleseniz iki farklı kişi seslendirmiş zannedebilirsiniz. Orada da temel mesele oyuncuya, oynadığı karakteri nasıl yorumladığına ve tabii ki ne anlattığına odaklanmak zaten. O oyuncunun performansını engellemeden ve onun da altında kalmadan söylenmeli her replik. Ama seslendirme sektöründeki tüm şirketler daha ucuza iş yapmaya çalıştığı ve çalışanlarına sürümden kazanacaksınız mantığını yerleştirmeye çalıştığı için iyi ve işini kaliteli yapan insanların sayısı stüdyolarda da giderek azalmaya başladı.

Ödenekli tiyatroları havuz medyasına benzetiyorsunuz. Neden?

Belirli bir düşüncenin elindeki iplerle oynattığı kurumlar diyebiliriz aslında ödenekli tiyatrolara. Ödenekli kurum size zaten iplerinizi sıkı tutup, onun söyledikleri dışında bir şey yapmadığınız için maaş ödüyor. Bağımlı tiyatro da diyebiliriz ödenekli kurumlara. Bu kurumlarda ödeneği sağlayanların fikrine çok tezat gelebilecek bir oyun sahnelemek isterseniz muhtemelen ‘Hayır’ derler. Ya da örneğin oyununuzun içinde kendi fikirlerine uymayan bir bölüm varsa o kısmı atmanızı isteyebilirler. Havuz medyasında da durum böyle değil mi zaten…

Şu an başka neler yapıyorsunuz?

Kendime ait bir atölyem var. Oyunculuk dersleri veriyorum. Psikolog Filiz Kaya ile birlikte 2015 yılında kurduk bu atölyeyi. Psikoloji ve oyunculuk disiplinleri ile harmanladığımız ve yıllardır geliştiriyor olduğumuz bir yöntem var. Bunun üzerinde çalışıyoruz.

Oyunculuk eğitimi o kadar problemli bir yerde ki Türkiye’de… Sürekli negatiften beslenen ve “yapamıyorsun, beceremiyorsun” algısıyla yönetilen eskiden kalma bir sisteme sahibiz ne yazık ki. Adını Pozitif Atölye koymamın sebebi de bu. Daha pozitif algıdan yürüyen, sağlam bir şekilde performansı geliştirmeye odaklanan ve kişiye özel tasarladığımız eğitim sistemleri ile özgün performans peşinde koşan oyuncular yetiştirmeye çalıştığımız bir yer Pozitif Atölye.