Cazın Türkiye'deki talihsizliği!

20. yüzyılın başlarında formel hale getirilen cazı anlatan bir film gibi bugün de bazı filmler çekiliyor ama gösterime girmiyor çünkü bizzat yaşıyoruz; filmin adını koymak size kalmış, bir çok isim düşünülebilir; mesela “Cazın Türkiye’deki Talihsizliği”

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Türkiye’de çok sesli müzik, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana, çok sesli düşüncenin arayışları doğrultusunda bazen inişli çıkışlı, bazen hareketsiz, insan bedeninde ve doğada olduğu gibi doğal etkilerle ve tepkilerle devam ediyor. Elbette bu süreçler uzun ve zorlu süreçler, bugünden yarına değişecek ve evrilecek konular değil. Çok sesli müziğin ülkemizdeki gelişimi sistemli olmasa da ağır aksak, bir şekilde devam ediyor. Çok sesli müziğin gelişimi konusu açıldığında ülkemizde her zaman sözü edilen bir konu da “Türk Beşleri”dir. Türkiye'nin "Musiki İnkılâbı"nın üzerinden 90 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, dünya sahnelerinde ciddi bir şekilde kabul görmemiş “Türk Beşleri”nin dünya çapında kompozitör çıkartamamış olmasının sebebini tartışmak gerekiyor. Elbette bu yükü olduğu gibi klasik müziğe vermek çok adaletli bir durum olmaz. Aynı konuyu caz müziği için de söylemek gerekiyor. Türk Beşleri gibi abartılmış bir durum aynı şekilde Türkiye’deki caz müzisyenleri için de geçerli.

Bazı caz müzisyenlerinin Prag Filarmoni Orkestrası ve Londra Filarmoni Orkestrasıyla yaptığı albümler birçok müzik dinleyicisinin sandığı gibi Çekler ya da İngilizlerin daveti veya keşfetmesi ile değil ticari bir şekilde olmuştur. Kayıtlarım Amerika’dan, mastering’im Londra’dan, konserlerim AVM’lerden diyerek kasım kasım kasılan marka meraklılarına sorarlar; peki dinleyici nereden? Gazetelerde anlaşılmaz ve tuhaf sözler söylemekle, caz müziğini yanlış sözlerle anlatmakla, yaşamı sadece Amerikan tipi bir yaşam sanmakla ne yazık ki müziğe kötülük yapılıyor. Görebildiğim kadarıyla, bu yazdıklarımla, bazı kesimler üzerinde mesleki savunma uyandıracak derecede başarılı olmuşum. Dolayısıyla kusuru kendilerinde değil, bende aramışlar. Oturup, ellerini başının arasına alıp, "murakabe" yapmasalar bile (bu kelimenin ne olduğunu öğrenmek için sözlüğe bakmalılar), neden etrafımdaki 200-300 kişi dışında bizi kimse dinlemiyor diye kendilerine sormamışlar ve canhıraş savunmaya geçtiler.

'KAPİTALİST GİBİ YAŞAMAYI DA SEVERİM'

“Ben sosyal demokratım. Ben inançlıyım. Kapitalist gibi yaşamayı da severim. Caz müziği yapıyorum. ABD kültürünü seviyorum” dedikten sonra zaten söylenecek başka bir söz kalmıyor. Yani eskilerin tabiriyle; “şarkı da var türkü de var” gibi bir durum ortaya çıkıyor.

“Ben kendime tarz oluşturmak için özel bir şey yapmadım, bir mücadele vermedim. Ben cazı keşfetmeye çalışmıyorum. Bu Amerika'yı yeniden keşfetmek gibi bir şey olur. Benim çocukluğumdan bugüne kadar dinlediğim müzik tarzı zaten çaldığım müzik tarzıydı ve bu müzikler insanın beynine, hücrelerine gire gire başka bir şey düşünemez oluyor müzikte de. Yani hissettiklerin formunda bir şeyler çalmak istiyorsun” sözlerinin de arka planını görmek gerekiyor.

Çocukluğundan bugüne kadar dinlediğin müzik tarzı çaldığın müzik tarzıymış ve bu müzikler insanın beynine, hücrelerine gire gire başka bir şey düşünemez oluyormuş, peki “Misirlou” şarkısı da “basit bir yaşam” içinde bunlara dahil mi diye de sormak geliyor içimden.

Bu sözleri söyleyenlerin kendisine bir tarz oluşturmak için özel bir şey yapmadığına ya da bir mücadele vermediğine dair herhangi bir şüphem yok. Cazı keşfetmediği ortada çünkü “akustik caz” için “tahta müziği” diyebiliyorlar.

'KÜÇÜK BAŞARILAR'

Avrupa ve Amerika’da pazarlanmaya çalışılan Türkiyeli caz müzisyenlerinin “anglosakson” ve Amerikan müziği ağırlıklı albümleri bu bakımdan bir kara mizah olarak düşünüldüğünde Batı’ya açılan pencereden kafa üstü çakılmak gibi. Bu zihniyeti değiştirmek için caz müzisyenlerinin kendilerini dinleyicilere ve özellikle işi bilen müzik çevrelerine nasıl daha iyi anlatırız sorusunun cevabını biraz düşünmelerinden yanayım. Caz müziği başta olmak üzere bütün müziklerin sponsorluk ve PR desteğine bağlı olarak ilerlemeye çalışması size sadece yurtiçinde “küçük başarılar” ve küçük bir hayran kitlesi sağlamaktan öteye gitmez. 1950’li yıllarda olduğu gibi söz konusu müzisyenlerin, sorumluluk bilinciyle hem etik olarak hem de kalite olarak bu sabun köpüğü dünyadan kurtulmaları gerektiğine inanıyorum. Yaptığınız bir müziğin halkın her kesimine ulaşması günümüz koşullarında çok zor bir durum, peki hal böyleyken niçin caz müziği için böyle bir sponsorluk ve elitist tavır gösteriliyor derseniz bu sorunun cevabını yine o sanatçılarda aramak gerekiyor. Çünkü bu tavırlar caz müziğini daha da küçük bir alana hapsediyor. O kadar küçük bir alana hapsediyor ki bu alanı metrekare ile ölçebiliyorsunuz. AVM’lerin içinde yapılan konserler(konserlerin konser salonlarında yapılmasından yanayım, AVM’de olan müzik faailyetleri ancak panayır olarak değerlendirilebilir) caz müziğinin ileriye gitmesinden ziyade bu müziği belirli bir alana hapsetmiştir. Eğer bu sanatçılar AVM’de konser yapmalarının nedenini halka inmenin bir yolu olarak görüyorlarsa bu daha facia bir durum. İnsanlar hem alışveriş yapacaklar hem de sizin müziğinize kulak kabartacaklar yani bir nevi fon müziği görevi göreceksiniz. ABD kültürünü ve kapitalist gibi yaşamayı sevmekten dem vuran müzisyenlerin zaten asli görevinin AVM’lerde konser yapmaktan öteye geçeceğini düşünmüyorum. Tabii bir de maddi imkanlarını kullanıp, bunu da açıkça söylemeyip masalsı hikayelerle süsleyip müthiş bir başarı gibi anlatmaları da işin ambalaj kısmı.

ELİTİST SANATÇILAR... 

Eğer bu elitist sanatçılar halkla tamamen bütünleşmiş olsalardı hiçbiri böyle bir işe girişmezdi. Bu noktada caz müzisyenlerinin sözünü ettiğim müzisyenlerin çok büyük bir vizyon eksikliği olduğunu düşünüyorum; hayat John Coltrane, Duke Ellington ya da Bill Evans değildir. Her fırsatta caza Bill Evans ile başladığını anlatmak hiç değildir. Bu öyküler sadece daha önce de söylediğim gibi konuya kısmen hakim olan ve caz müziğine merakı olan kesimi cezbeden bir söylemden öteye gitmez. Hatta o kesim caz müziğini bazı Türk cazcılarının bulduğunu bile söyleyebilirler.

Kendi tanıtımlarını çok doğru yöntemlerle yapan caz müzisyenlerimiz yok mu? Elbette var, hem de “domestic” başarılar yerine yurtdışında önemli başarılar elde ediyorlar. Aydın Esen, Burak Bedikyan ve Burak Beşir ilk aklıma gelen isimler. Bazılarının adını duyduğunda “Salieri Sendromu”na girdikleri Aydın Esen’e ayrıca bir parantez açmak gerekiyor; Dünyanın en saygın müzisyenlerinden bir olan piyanist Aydın Esen, 1980'lerin başında piyano, bestecilik ve orkestra şefliği konularında çalışmalar yapması için Oslo'daki Norveç Eyalet Müzik Akademisi'ne davet edildi. 1983'te Berklee Müzik Okulu'nu 'Sanatçı Diploması' adı verilen en yüksek dereceyle bir yılda tamamladı. New England Conservatory of Music'te piyano ve bestecilik üzerine yüksek lisans yaptı. 25 yaşındayken, 1987 yılında Downbeat ve Keyboard dergilerinde “yılın en başarılı müzikçileri” arasında gösterilmiş, 1989 yılında Fransa’da Martial Solal Uluslararası Piyano Yarışması’nda birincilik ödülü almış bir isim.

Trompetçi Muvaffak Falay, tromboncu ve piyanist Elvan Aracı ve perküsyon ve vurmalı çalgılar sanatçısı Okay Temiz ise 70’lerden bu yana yurtdışında başarılı olmuş müzisyenlerimiz. PR veya sponsorlukların olmadığı hatta terminolojik olarak bile bu kavramların bilinmediği yıllardı o yıllar. Menajerlik faaliyetleri ve iyi niyetli kişisel çabalarla yazılmış başarı hikayeleridir. Üstelik bu değerli isimler yurtdışında verdikleri konserlerde oralarda yaşayan Türk izleyiciden daha ziyade Avrupalı müzik severlerin dikkatini çekiyorlardı.

Özdemir Erdoğan, 1970’li yıllarda “The Color Of My Country In Jazz” albümüyle ünlü caz programcısı Willis Conover’ın “Voice Of America” radyo istasyonunda yaptığı “Jazz Today” programına konuk olmuştu. İki gün boyunca şarkıları bu programda yayınlandı. O yıllarda bu kayıtlar Türkiye’de telif sorunları nedeniyle yayın izni alamamıştı. Türkiye’de bu şarkıların yayınlanması ancak 1980’li yıllarda mümkün olmuştu. Okay Temiz’in ise bir çok albümü Avrupa “label” yani etiketiyle basılmıştı. 1970’li ve 1980’li yıllarda dönemin en önemli müzik dergisi olan “Hey” dergisinde boy boy haberleri çıkıyordu. Muvaffak Falay ise 1960 yılında Almanya'da, Avrupa’nın o dönemde kurulmuş en önemli “big band” orkestralarından Kurt Edelhagen Orkestrası ile çalmıştı. Falay, daha sonra Quincy Jones, Bernt Rosengren ve Don Cherry gibi sanatçılarla çalışma imkanı bulduğu ve "Swedish Radio Jazz Group"'a kabul edildi. 1970 yılında Dizzy Gillespie Reunion Orchestra' ya katılan sanatçı, Okay Temiz ve grubu Sevda ile geleneksel Türk müziğini caz müziği ile birleştirmişti. Kısa bir zaman önce kaybettiğimiz Elvan Aracı da Muvaffak Falay ile aynı orkestrada yıllarca çalışmıştı. Bunun dışında bir çok Avrupalı caz müzisyeniyle sahne ve albüm çalışmaları yapmıştı. Bugün ne yazık ki bir avuç insan dışında kendilerinden söz eden yok.

FİLMİN YENİ ADI!

Özetle o yıllarda bu çalışmaların hepsi “salt müzik”le olmuştu. Bugün yalnızca adını az önce saydığım müzisyenler gibi unutulmaması gereken çok az kişi kaldı. Aradan 50 yıl geçse bile bugün kendilerinin caz müziğine verdiği hizmetleri saygı ile anıyoruz. Geçmiş yıllara ait kayıtlar çıktığında heyecanlanıyoruz. Türkiye’nin yakın müzik tarihi elbette bir gün yazılacak, belki 30 yıl belki de 40 yıl sonra. O günler geldiğinde bu elitist tavırda olan müzisyenleri nasıl hatırlayacağız ve anacağız acaba. Çok güzel bir laf vardır; “çayın taşı ile çayın kuşunu vurmak”. İşte tam da bunun gibi sözlerle anacağımızı düşünüyorum.

Ülkemiz ne yazık ki yabancı ülkelerin sanatçılarının pazarı haline geldi. Bundan daha güzel bir pazar olamaz. Türkiye’de 20 yılı aşkın bir zamandır caz festivalleri yapılıyor. Ne yazık ki bu caz festivallerini düzenleyen kurulların başında caz ile uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar var. Basın toplantılarında, çok önemli bir vakıf tarafından düzenlenen caz festivalinin direktörü caz müziğini tanımlarken bile zorlanıyor. Söz konusu festivalin her yıl verdiği onur ödülleri ise ancak çok değerli eski kuşak müzisyenlerin bazılarına ancak öldükten sonra gıyabında verildi. Bu daha da acı bir durum.

Müzik tarihinin cazı anlattığı kısmı yazılırken umarım 1948 tarihli Howard Hawks’ın yönettiği “A Song Is Born” filmindeki gibi anlatılır ve yazılır. Danny Kaye filmde, Professor Hobart Frisbee karakterini canlandırıyordu ve caz müziğinin ortaya çıkışını çok açık ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatıyordu.

20. yüzyılın başlarında formel hale getirilen cazı anlatan bir film gibi bugün de bazı filmler çekiliyor ama gösterime girmiyor çünkü bizzat yaşıyoruz; filmin adını koymak size kalmış, bir çok isim düşünülebilir; mesela “Cazın Türkiye’deki Talihsizliği”.