KÜLTÜR-SANAT

Ayşe Tütüncü: Biz zorluklarla baş eden çocuklarız!

1980 ve 90'ların kült grubu Mozaik, tam 25 yıl sonra Ada Müzik'in festivali ile dinleyici karşısına çıkacak. Grup üyesi piyanist Ayşe Tütüncü konser öncesi Gazete Duvar'a konuştu. 12 Eylül darbesinin henüz yeni yaşandığı bir dönemde kurulan grubun yaşadığı zorlukları anlatan Tütüncü, “O dönem çok zordu ama bence şimdi de zor... Hatta belki bazı açılardan daha da zor. Biz zorluklarla baş eden çocuklar silsilesi olarak bu hayattan geçeceğiz herhalde” dedi.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - O yıllarda kurulan en 'kararlı ve cesur' müzik topluluklarından biri Mozaik. 80 darbesi sonrası kapalı toplum atmosferinde hem müziğin özgünlüğü, hem de karanlık dönemin umut ışığı olan genç müzisyenleri ile... Şimdi kuruluşundan tam 35 yıl sonra tekrar bir araya geliyorlar. 1992'den sonra ilk kez "BurAda Müzik Var" Festivali'nde çalacak olan grubun kadrosunda ise Ayşe Tütüncü, Saruhan Erim, Mehmet Taygun, Timuçin Gürer, Serdar Ateşer, Mehmet Tütüncü, Sumru Ağıryürüyen, Levon Balıkçıoğlu, Ezel Akay ve Yağız Üresin'in yanı sıra, Gevende'den tanınan Gökçe Gürçay var.

Bu önemli müzik olayını kendisini “Mozaik'in caz şubesi” olarak tanımlayan grup üyesi piyanist Ayşe Tütüncü ile konuştuk. Aynı zamanda kendisinin müzik serüvenini de tabii... Tütüncü bu festivalde aynı zamanda 30 Eylül'de 'Ayşe Tütüncü Dörtlüsü' ile de sahne alacak.

Mozaik 25 yıl sonra tekrar bir araya geliyor ve sizin için heyecan verici olsa gerek... Neler hissediyorsunuz?

Öncelikle birlikte çalışmayı, prova yapmayı özlediğimizi fark ediyoruz tabi ki. Dolaysıyla provalar bizim için çok şenlikli oluyor. Biz bu arada 18-19 yaşlarımızdan beri tanışıyoruz. Hep görüşmesek de çoğumuz kopmadık bu süreçte. Bir kısmımız birlikte müzik yapmaya da devam ettik. Dolayısıyla hem özlemek, hem de eskiden birbirini tanımanın getirdiği bir kardeşlik duygusu var. Kardeşlerinle yeniden bir arada sık sık görüşmek gibi bir his bu.

Mozaik ilk kurulduğunda Türkiye için çok ağır bir dönemmiş ve darbe henüz olmuş. Konser yapmanın bile yasak olduğu bir dönemde Mozaik nasıl süreçlerden geçti?

En basiti şu: Konser için üç kez evraklarımızı teslim ettik, üçüncüden sonra ancak izin çıktı. O dönem çok sessiz. İnsanlar arası güven az. Herkes sanki ayağını basabildiği kadar bir toprak parçasında yaşıyor. Zaten dışarıdan bir plak gelmesi bile olay olurdu. O dönem çok zordu ama bence şimdi de zor... Belki bazı açılardan daha da zor. Biz zorluklarla baş eden çocuklar silsilesi olarak bu hayattan geçeceğiz herhalde.

'İNSANLARIN İÇİ ALEV ALEV OLDU'

Türkiye'de en ufak bir olayda kültür sanat duruyor. O dönem de öyleymiş ne yazık ki. Ama siz dönemin dinleyicilerine bir umut olmuşsunuz aslında.

Bu çok güzel bir şey. 'Ölümden Önce Bir Hayat Vardır' repertuvarıyla ilk çıkışımızın konser bitiminde dinleyiciler müthiş bir coşkuyla 'Bis bis!' diye bağırıyorlardı. Biz de konserdeki en şenlikli şarkımızı çalalım dedik, Macar halk şarkısı “Faj a szivem”. Onu çaldık ve salonun üstümüze bir sel gibi gelişi vardı. Onu hiç unutmuyorum. Hani çalılarla dolu bir ortama kibrit atsanız bir anda alev alır ya. Sanki insanların içi ateş gibi yandı ve alev alev oldu. Varlığımız iyi gelmişse ne kadar mutlu edici bir şey bizim için.

Dinleyicilerden nasıl dönüşler alıyordunuz? Mutlaka destek oluyorlardır size...

O zaman dönüşler şimdiki gibi değil. Şimdi daha siz çalarken canlı videonuz çekiliyor. Anında beğeniler, yorumlar geliyor. O zaman böyle şeyleri anlamak çok daha uzun zamana yayılıyordu. Mesela bir mektup gelirdi. Biz hiç böyle bir şey ummazken. Lise sonda Van'da öğrenci olan birinden “Sizin kasediniz elime geçti, 6 aydır her gün dinliyorum” diye duygularını paylaşan ve tüm parçalarla ilgili duygularının, fikirlerinin yazıldığı mektuplar...

İnanılmaz mutlu olurduk. Bizim kasedimizin hangi yollarla Van'a gittiğine şaşardık. Çünkü biz hiç orada konser veremedik. Ama o kaset bir şekilde Van'a gitmiş ve o insanın kalbine, ruhuna yerleşmiş. O, 6 aydır albümü dinliyor ve 6 ay sonra bize mektup geliyor. Düşünün...

'ALKIŞ SESLERİNİN FARKI ÇOK ŞEY ANLATIYOR'

O dönemden bugüne neler değişti peki? Bunu yaşayan bir müzisyen olarak neler söylersiniz?

Eski konser kayıtlarımızı dinlediğimizde bizi çok çarpan bir şey oldu: Parça bitiyor ve alkış geliyor ya, eskiden Küçük Sahne'ydi ismi, Ferhan Şensoy'un tiyatrosu. O sahnenin kapasitesi 500 kişiyi geçmiyordur. Bir alkış sesi geliyor ki muazzam! Sesin kalitesi, yoğunluğu, doluluğu, sessizlikten o alkışın fışkırarak gelmesi. O zamanlar insanlar konserlere toplu biçimde gidermiş demek ki.

Şimdi bir barda çaldığınızda 50 kişi geldiyse “Ne güzel, insanlar tercih etmiş gelmiş” diyorsunuz. Halbuki o zaman 300-500 kişi geliyordu ve inanılmaz bir coşku vardı. Ben bunu sadece biz o zaman çok seviliyorduk gibi bir şeyle açıklayamam. İnsanların bir konsere kendilerini taşıyışları, adaptasyonları, o konserden olan umutları, beklentileri, o konsere olan ihtiyaçları o kadar yüksek bir seviyeden seyrediyormuş ki parça bittiğinde tüfek gibi bir alkış giriyordu. Alkış seslerinin farkı çok şey anlatıyor.

Şu an dinleyicide doymuşluk mu var sizce?

Şüphesiz... O zamanlar birçok festival ve şenlik henüz yok. Aslında bir şeyden ne kadar az olursa onun kıymeti daha bir yüksek oluyor. Çok olunca “Amaan bundan var, biz bunu gördük” gibi bir şeye dönüşüyor. İstanbul'un büyük şehirleşme sürecine ilişkin de bir şey anlatıyor bu.

'ÖĞRENCİLER BİLE 'MÜŞTERİYİM HAKLIYIM!' DİYOR'

O dönemde müzisyenliğin yanı sıra öğretmenlik ve diğer her şeye daha fazla kıymet verilirmiş. İnsanlar saygılarını zaman geçtikçe yitirmiş belki. Ne dersiniz?

Mozaik 4 Ekim Moda Kayıkhane'de sahne alacak.

Çok doğru. Kavramlar farklıydı. Ben okullarda ders verdiğim için biliyorum aslında. Bunu başka okullarda ders veren benim yaşlarımda insanlarla da karşılaştırıyoruz. 2001’de bir sanat okulundayım, bir ders başı, zil çalıyor, öğrencilerle sınıfa giriyoruz. Ben dersin açılışını yapıyorum ve 5 dakika olmuş, lafımın ortasında kapı çat diye açılıyor ve gecikmiş bir öğrenci, arkadaşıyla cep telefonundan bağıra çağıra konuşarak, gülerek sınıfa giriyor ve o şekilde istifini hiç bozmadan sınıfta yürümeye devam ediyor. Ben beş saniye kadar dondum kaldım.

Sonra çocuğu çok hafif bir şekilde iterek dışarı çıkardım: “Sen hemen çıkıyorsun!” dedim. Birazdan konuşması biten çocuk kafasını yine kapıdan uzattı, “Hoca ya amma sinirlisin” dedi. Ben 30 yıl önce böyle bir şeyin olabileceği bir toplumda yaşadığımızı düşünmüyordum. Öğrencilerde ve velilerde şöyle bir dönüşüm oldu. "Ben müşteriyim haklıyım. Paramı veriyorum. Bana verilecek olan eğitim hizmetini de söke söke alırım. Derste de hiç şunu ya da bunu yapmak zorunda değilim" gibi Amerikanize bir kafa. Ama bu da kapitalizmin ülkemizde yeni bir evreye geçtiğiyle ilgili bir fikir veriyor bence. Tabi bunların her biri yoruma açık görüntüler.

Mozaik için uzun zamandır çalışıyorsunuz diye biliyorum. Nasıl bir sahne performansı hazırladınız?

Ağırlıklı olarak 'Ölümden Önce Bir Hayat Vardır' repertuvarından şarkı çalacağız, 8 parça. 4 parça da beste albümlerinden çalacağız. Külliyata baktığınızda 98 tane parça görünüyor. Bir saatte bunların kaçını çalabilirsiniz. Dolayısıyla mecbur bir seçme yapmak durumunda kaldık. İlk bir araya gelişimizi en rahat, en keyifli nasıl yapabiliriz diye düşündük ve böyle bir repertuvar seçtik. Ben eğlendirici olacağını düşünüyorum. Çünkü provalarda çok keyfimiz yerinde. Ada Müzik'in festivali de dev bir festival zaten...

'80'LERDEKİ HALİMLE DE HATIRLANIYOR OLMAK GÜZEL'

Mozaik birçok insana gençliğini hatırlatıyor. Bir devrin insanlarında böyle bir his uyandırmak sizin için ne ifade ediyor?

Bizim içimizde iki duygu var aslında. Bize Mozaik hem gençliğimizi hem de süregideni hatırlatıyor. Bana gençliğimi MFÖ hatırlatıyor mesela. O çok hoş bir duygudur. Onlar sahneye çıktığında siz öyle bir duyguyla dolarsınız ki kırlaşmış saçlarının gerisinde siz onun simsiyah saçlarını da görürsünüz. Benim için de bir yandan 1980'lerdeki halimle de hatırlanıyor olmak ve seyirciyle yeniden bir araya gelecek olmak güzel bir his.

Bu buluşma Mozaik için yeni çalışmaların da habercisi mi? Ufukta yen bir albüm var mı?

Mozaik üyeleri dört ayrı şehirde yaşıyor ve provalar için bir araya geliyor, bu birlikte üretmeyi zorlaştıran bir şart, çünkü birlikte olduğumuz süreyi ve spontaneliği kısıtlıyor, ayrıca yıllar içinde tek tek değişmiş yanlarımız da var, acaba bu ortak çalışmamızı nasıl etkileyecek, yaşayıp görmek lazım, henüz sorunun cevabını bilmiyoruz ve sormuyoruz da, vakti gelince hep beraber göreceğiz!Şimdi sıra külliyat konserlerinde.

'30 EYLÜL'DE 'AYŞE TÜTÜNCÜ DÖRTLÜSÜ' İLE SAHNEDEYİZ'

Ayşe Tütüncü Dörtlüsü ile de 30 Eylül'de sahne alacaksınız. Nasıl bir performans olacak?

Ben piyanoda, Sinan Altıparmak elektrogitarda, Enver Muhamedi kontrbasta, Erdem Göymen davulda. Sonuçta ben Mozaik'ten sonra devam eden müzik hayatımda gittikçe daha çok caza yöneldim. Ben Mozaik soundu içindeki caz şubesiydim diyelim. Mozaik farklı müzik tarzlarına açık ya... Mozaiklik burada da var aslında. Benim grubumla çaldığım caz bir Amerikan cazı değil. Ana akım değil anlayacağınız. Benim yaptığım cazın içinde mesela 5/8'lik, 9/8'lik, 10/8'lik, aksak ritimler de var. Ben nerede yaşadığımı müzikte de çok fazla duyurmak isteyen bir müzisyenim sanırım. Başka müzisyenler de bunu yaptığında çok hoşuma gider.

Siz Türkiye'deki genç caz müzisyenlerine de çok destek oluyorsunuz. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz? Son dönemde Türkçe caz biraz daha fazla dinlenmeye başladı gibi. Buna yorumunuz ne olur?

50, 60, 70 yıllarında Türkiye'de kaç tane caz müzisyeni vardı diye baksalar inanılmaz bir sayı farkı olduğu kesin. Çok eskiden bir okulu yokmuş bunun ülkemizde. Sağ olsun en eski kuşaklar kendi hevesleriyle, öğrenme güçleriyle, kalplerini koyuşlarıyla getirttikleri plakları dinleyerek, çalarak bize ilk yolu açmışlar, ki çalmak cazda en büyük okuldur. Uzun süre okul olmamış. Sonra Bilkent, Bilgi şimdi Bahçeşehir oldu. Farkındaysanız hep birer birer sayıyoruz. Fazlası yok. Ama yine de bu okulların oluşu alaylı müzisyenlerin yanı sıra okullu müzisyenlerin de yetişmesini sağladı. Şimdi ortada dinlemekten çok zevk aldığım yeni isimler var...

'SAHNE MÜZİĞİ O TİYATROYA HİZMET ETMELİ'

Geçtiğimiz yıl Afife Jale'den En İyi Sahne Müziği Ödülü' aldınız. Sahne müziğinin inceliklerinden bahseder misiniz biraz?

Bence en önemli ana fark şu, ben örneğin 'Ayşe Tütüncü Dörtlüsü' olarak bir bestemi çalıyorsam orada saf bir müzik yapıyorum. Halbuki bir oyun şarkısı yaptığımda ortadaki ana dramaturji o tiyatronun seyirciye anlatmak istediği şeydir. Dolayısıyla ben ne yaparsam yapayım o tiyatro şarkısında, o anlatılmak istenen anlatıyı desteklemek, düzünden ya da tersinden onu desteklemem gerek.

Şunu kastediyorum: Diyelim ki bir tiyatro sahnesinde son derece kederli bir şey anlatılacak, şarkıcı öne gelir yüzünde çok tuhaf bir makyajla bize gülerek bir şarkı okur. Sözleri de diyelim çok acıdır. Bizim o acı sözlerin gülerek bir tavırla okunmasından tüylerimiz ürperir. Öyle bir etki ediniriz ki, o sahnede amaçlanan kederin seyirciye geçmesi fikri yüksek düzeyde başarılmış olur. Bu tersinden bir etkiydi. Şu da yapılabilir: Son derece lirik bir tavırla çok kederli bir şarkı okursunuz o da geçer. Yani ne yaparsanız yapın, o tiyatronun dramaturjisine hizmet etmeniz gerekiyor. Dolayısıyla müzik orada bir şeyin fonksiyonu. Önce tiyatro geliyor. müzik o tiyatroya hizmet etmek üzere sonra geliyor. Ben saf müzik yaptığımda müzik kendisi için var, tiyatroda ise müzik tiyatroyu temsil ediyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR