Egon Schiele: Deliliğini değil deliliği anlatmış!

Plymouth Üniversitesi Sanat Tarihi Profesörü Gemma Blackshaw, Egon Schiele'nin portrelerinin sadece kendi duygu durumunu yansıtmayı amaçlamadığını, sanıldığının aksine Schiele'nin psikoloji bilimiyle yakından ilgilendiğini belirtiyor. Ona göre Schiele'nin amacı kendi deliliğini yansıtmak değildi ama deliliğin resmini yapabilmekti.

DUVAR – Londra’daki Tate Gallery’nin periyodik yayını Tate ETC’nin Yaz 2018 sayısı için, Plymouth Üniversitesi Sanat Tarihi Profesörü Gemma Blackshaw, Egon Schiele hakkında “Göründüğümden daha çılgın mıyım?” (Crazier than I look?) başlıklı bir makale kaleme aldı. Tate Liverpool’da 24 Mayıs–23 Eylül arasında da Schiele’nin yapıtlarını ve Francesca Woodman’in fotoğraflarını içeren bir sergi açık kalacak.

Profesör Gemma Blackshaw, Tate ETC’deki makalesinde Egon Schiele’nin portrelerinin ‘içine kapanık ve acı çeken bir sanatçının resimleri olarak görülmemesi gerektiğini’, akıl hastalıkları konusunda yapılan tıbbi araştırmaların onun imgelemini etkilediğini söylüyor. Blackshaw’ın bu teorisi, modernist sanat tarihi yazımına meydan okuyan bir niteliğe sahip. Profesör Gemma Blackshaw’ın makalesinden satır başları şöyle:

MODERNİZMİN DELİ SANATÇI MİTİ

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında üretilen ve sanat tarihinin karşılarında saygıyla eğildiği otoportreler, sanat, delilik ve maskülenlik arasında mitsel bir ilişki kurar. Sanatçının deliliği miti, onun eşsiz bir acı çekmekte olan bir dahi olduğu düşüncesi, modernizm üzerine çalışan feminist sanat tarihçileri tarafından sıklıkla eleştirilmiştir. Buna rağmen sanatçı monografilerinde, monografik sergilerde, romanlarda, filmlerde ve televizyon yapımlarında hep aynı bakış açısından aynı sorular sorulur: Bu adam kimdi ve onu bu kadar sıra dışı yapan şey neydi?

.

Biyografik kaynaklar bu soruları yanıtlamayı sağlar. Schiele söz konusu olduğunda, onun en beğendiği sanatçılar olan Van Gogh ve Munch gibi, onun yapıtları da bu soruları sormamızı sağlar. Doğuştan frengi hastası olarak dünyaya gelen Schiele’nin ailesi de bu hastalıktan muzdariptir. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nin tutucu ortamına uyum sağlayamayıp okuldan atılmıştır; baştan çıkarıcı kadın ve genç kız resimleri üretmiştir; resimlerinin çoğunda kendisini çıplak olarak betimler ve ‘kamu ahlakını bozma’ suçundan ceza almışlığı bile vardır. Schiele, 1918’de 28 yaşındayken ilk çocuğuna hamile olan eşiyle birlikte grip salgınında hayatını kaybetti.

PATOLOJİK DIŞAVURUM

Profesör Gemma Blackshaw, 2003 yılında Viyana’daki psikiyatri ve görsel sanatlar üretimi arasındaki çoğul ve çok katmanlı ilişkiyi araştırmayı amaçlayan ve bu bağlantının 1890-1914 yılları arasında hüküm süren Habsburglar dönemiyle ilişkisini araştıran, dört yıllık bir projeye dahil olmuş. Mimarlık tarihçisi Leslie Topp’un yönettiği proje, Viyana’daki modernizme odaklanmış. Blackshaw, araştırmaları sırasında Viyana’da etkin olan sanatçıların yüz ve bedenleri ifade etmek için yeni formlar ararken ve bu yeni ifade biçimini adlandırma aşamasında “ekspresyonizm – dışavurumculuk” terimini seçmelerinin psikiyatriyle yakından ilgilenmelerinin bir sonucu olduğunun ortaya çıktığını belirtiyor.

Habsburg dönemindeki sanatçıların psikiyatriyle ilgilenmesi tek yönlü bir çaba olmamış. Psikiyatriyle profesyonel olarak uğraşan akademisyenler, psikiyatri hastanesi ya da ‘sinir hastalıklarını tedavi için’ özel sanatoryumlar tasarlayan modernist mimarlar ve tasarımcılarla iletişim halinde olmuşlar. Mimarlar ve tasarımcılar, psikiyatristlerin yeni tekniklerine cevap verecek yapıları modernist estetiğe göre planlamışlar.

Profesör Gemma Blackshaw, Viyana’nın modernist sanatçılarının figüratif resimlerindeki bireysel dışavurumlarıyla klinik psikiyatrinin otoritesine meydan okumalarının heyecan verici olduğunu düşünüyor: “Portreleri ve çıplak bedenlerin betimlenme tarzında, gerçekliği kendi algıladıkları bireysel biçemiyle vermeleri, normal kabul edilene meydan okuma durumuydu. 1900 yılında Viyana, Art Nouveau’nun (Jugendstil) başkentine dönüştüğü sıralarda psikiyatristler ve görsel sanat üreticileri sürekli olarak birbirleriyle karmaşık bir iletişim halindeydi.”

“Doktor Adolf Kronfeld, Schiele’nin yakın arkadaşıydı ve yapıtlarını topluyordu. Kronfeld’in ilgilendiği bir başka sanatçı ise Erwin Osen olmuştu. Kronfeld, bu sanatçının yapıtlarını, o zamanların terminolojisiyle “patolojik dışavurum” olarak değerlendiriyordu. 1913’te Schiele ile Osen aynı atölyede çalıştılar. Osen, Schiele’ye yazdığı bir notta, ‘Viyana’da bir portre ve Steinhof’taki Bilim Günü için birkaç çizimi bitirmem gerekiyor. Dr. Kronfeld Bilim Günü’nde konuşma yapacak ve portrede patolojik dışavurumdan bahsedecek… Ben birçok hastalığın belirtisini taşıdığıma göre çok kısa zamanda bitiririm’ diyordu.”

DELİLİK BEDENSEL BİR HASTALIK OLARAK GÖRÜLÜYORDU

Dr. Kronfeld, Osen’den Steinhof’taki bir akıl hastanesinde tutulan hastaları resimlemesini istemişti. Bu hastane Viyana’nın en büyük akıl hastanesiydi. Modernist mimar Otto Wagner tarafından tasarlanan hastane, 1907’de bir törenle açılmıştı. Dr. Kronfeld muhtemelen Osen’in tuhaf pozlarda insan bedenlerini içeren çizimlerini hastalıkları anlatacağı bir sunumda kullanmak üzere sipariş etmişti. Hastanenin açıldığı tarih, psikoanaliz yöntemini geliştiren Sigmund Freud’un teorilerinin dünya gündeminde olduğu yıllardı. Freud’un popülaritesine rağmen o dönemdeki ana akım psikiyatri zihinle değil, bedenin durumuyla ilgileniyordu ve bu tercih sanatçılara verdikleri siparişleri de etkiledi.

Profesör Gemma Blackshaw’a göre bu yaklaşım, sanatçıların akıl hastalıklarını betimlemelerinde figür tekniklerine de yansıdı. Deliliğin yüze vuran bir ifadesi olduğu düşünülüyordu ve bazı gazetelerde deliliği ifade eden tarzda portre fotoğraflarına yer veriliyordu. Fotoğrafçıların yanı sıra ressamlar da deliliği görselleştirme işini üstlendiler. Osen’in yaptığı gibi ressam canlı modelden çalıştığında, kameranın yakalayamadığı yoğunluktaki duygu durumunu daha iyi yansıtacağı düşünülüyordu.

SCHIELE’NİN RESİMLERİNDEKİ KENDİ DELİLİĞİ DEĞİL

Profesör Gemma Blackshaw, Osen’in canlı modelden, yani gerçek akıl hastalarından çalıştığı eskizlerdeki notları sayesinde modelin yani resmettiği akıl hastasının kimliğini tespit ettiklerini belirtiyor. Osen’in notlarıyla Schiele’nin aynı dönemden eskiz defterleri bir araya getirildiğinde, Schiele’nin Dr. Kronfeld ile yaptığı görüşmelere dair notlara rastlanmış. Blackshaw, bu kanıtın Schiele’nin psikiyatriyle akademik düzeyde ilgilendiğini ilk kez kanıtladığını, otoportrelerindeki amacının sadece kendi iç dünyasını yansıtmak olmadığını ifade ediyor.

Profesör Blackshaw, bu teorisinin kabul edilmemesi konusunda da hazırlıklı: “Schiele’nin çaresiz yüzler ve deforme bedenleri içeren ve patolojik bir estetik olarak tanımlanabilecek üslubuyla 1910’da çıkış yapması, onun Osen ile iletişimde olduğu döneme denk geliyor. Modernist bir ustanın üslubunu, daha az tanınmış bir ressama borçlu olması, bir anlamda modernist sanat tarihi yazımına da meydan okumak anlamına geliyor çünkü modernist sanat tarihinde Schiele, kendi deliliği, yalnızlığını ve öfkesini dışavuran bir ressam olarak tanıtılıyor.”

Profesör Blackshaw’a göre, modernist sanat tarihinin başlıca karakteristiği olan delilik ve maskülenlik arasındaki ilişki yerine sanatçıların modellerine odaklanmak daha fazla soruyu cevaplayabilir.

SCHIELE’YE ÇAĞDAŞ BİR YORUM: FRANCESCA WOODMAN

Şu sıra Avrupa’da klasik müze ziyaretçilerinin gözünü çağdaş sanata alıştırabilmek için yeni bir çaba sergileniyor. Klasik eserlerin bulunduğu müzelerde, klasik yapıtın önünde ya da yanında çağdaş bir sanatçının eseri sergilenerek, sanat izleyicisi çağdaş sanatçının klasik bir eseri nasıl yorumladığını düşünmeye davet ediliyor. Çağdaş sanatı, eski ustalarla birlikte sergileme anlayışı, Tate Liverpool’da 24 Mayıs’ta açılacak “Life in Motion: Egon Schiele / Francesca Woodman” sergisinde de söz konusu. Woodman, Schiele’nin resimlerindeki pozları, kendi oluşturduğu kompozisyonlarda fotoğraf olarak yorumluyor.

Bu yaz, sergi gezmeye niyetlenirseniz Schiele’ye ait klasikleri görmek için Viyana’ya, Schiele’nin çağdaş bir yorumunu görmek içinse Liverpool’a gidebilirsiniz. Liverpool’daki sergi 23 Eylül’e kadar devam ediyor.

(Çeviren/Derleyen: Melishan Devrim/Kaynak: Gemma Blackshaw, “Crazier Than I Look?”, Tate ETC, Yaz 2018)

.