'Türkiye'de ilk defa sokaklarında heykel olan bir köy olacak!'

Tokat Zile'de yoksul bir aileden Yunus Tonkuş, dünya çapında bir heykeltıraş oldu. 25 yıl Avrupa'da ve sonrasında İstanbul'da yaşayan Tonkuş, şimdi Kuzey Ege'de bir köy kurmak için yola çıktı...

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Heykeltıraş Yunus Tonkuş dünya çapında bilinen bir sanatçı. Dünya Heykeltıraşlar Derneği'nin Türkiye'den tek üyesi. Fakat ben bir tesadüf eseri kendisinin evine gidene kadar bunu bilmiyordum. Türkiye'de yaşayan biri olarak bunu bir ayıp olarak görmüyorum; ama büyük bir kayıpmış!

Yunus Tonkuş doğuştan sanatçı değil; yani sanatçı bir ailenin içine doğmamış: “Annem, babam okuma yazma bilmezdi. Babam bir zanaatçıydı; urgan yapardı. Yazları köy köy gezerdi bu urganları satmak için. Benim için şöyle bir durum yoktu: okula git, okuldan sonra top oyna, sonra gel ders çalış. Babaya yardım edeceksin.

“Ama Zile'nin kimliği bana çok şey kattı. Orada doğanın içinde büyüdük. Ayrıca, Zile'nin yaklaşık 5 bin yıllık bir geçmişi var. 'Zela' diye geçer ve Roma'nın en büyük eyaletlerinden birisi olmuştur. Orta Anadolu o dönem Zile'ye bağlıydı. Çocukluğumda bu geçmişin etkisini şöyle gördüm: Merkezde çok büyük demirciler, bakırcılar çarşısı gibi yerler vardı. Zanaatkârların merkezi konumundaydı.

“Burada Aleviler vardı; Ermeniler vardı; Kürtler daha çok köylerde yaşasa da onlar vardı. Ve hiçbir ayrımcılık yoktu. Hem bunlar hem de önyargısız yetişmemiz hayatımı belirledi. Önyargılı yetişiyorsan işin zor; kapana kısılmışsın demektir. Yani öğrenme şansını azaltıyorsun, çerçeveni sıkıştırıyorsun.”

Yunus Tonkuş'un evinin bahçesi... Yunus Tonkuş'un evinin bahçesi...

Fakat bu kültür zenginliğine sahip olsa da Tonkuş ailesi ekonomik olarak zengin değildi. Yunus Tonkuş'un bu durumda önünde iki seçenek vardı: Ya o yaşta çalışmaya başlayıp ailesine destek olacak ya da bir yolunu bulup okuyacaktı. Okul masraflarını karşılayacak durumları yoktu; ama Kayseri'deki yatılı öğretmen okuluna yazılınca bu sorun giderilmiş oldu:

“Beşinci sınıfta yatılı öğretmen okuluna gittim. Köy enstitülerinin devamı bir okuldu. Köy enstitüleri bozulunca onun etkileri bir süre daha bu okullarda devam etti. Ondan sonra da yok ettiler. O okulun orta kısmını Kayseri Pazarören'de, lise kısmını da İstanbul Ortaköy'de okudum. Ben özel öğrencilerden biriydim.

“Ortaköy'deki liseye Anadolu'nun tümünden çocuklar seçilir ve A sınıfları oluşurdu. Bu sınıflardan resim ve müziğe kabiliyeti olanları bütün Anadolu'dan alıyorlardı. Diğer derslerinin iyi olmasının yanında ya resme, plastik sanatlara bir kabiliyetin olacaktı ya da müziğe. Biz öyle seçildik, 40 kişilik bir sınıfımız vardı. Sınıfta kalanların ve eksilenlerin yerine başkaları alınmazdı. İyi hocalar ders verirdi. Hiçbirimizin ekonomik koşulları iyi değildi ama dayanabilenler iyi sanatçılar oldu.

“Bir arkadaşım vardı; müzikte benden çok daha yetenekliydi. Okurken bir haber geliyor, abisi vefat etmiş. Sonra onun karısıyla evlenmek zorunda kalıyor. Geliyor, okulunu bitiriyor ama onun artık resim yapması, müzik yapması mümkün değil. 16 yaşında evlendirdiler onu.

“Öyle bir okuldan çıkınca üniversiteyi kolay kazandım. Tıp bölümünü de kazandım. Ama ekonomik durum nedeniyle Karadeniz Ereğlisi'nde bir köyde, bir sene öğretmenlik yaptım. Bir sene para biriktiririm diye düşündüm. O bambaşka bir deneyimdi. İyi yetiştirildiğim için altından kalkabildim. Gittiğimde, mezun olmuş çocukların bile okuma-yazma bilmediğini gördüm. 5 sınıfa birden baktım. 17 yaşında olduğum için mahkemeye gidip yaşımı büyüttüm ki maaşımı kendim alabileyim, yoksa babama gidecekti.

“Bayram kutlamasını ilk kez benim zamanımda yaptık. Ama bir düğün gibiydi; davullar, zurnalar, gece fener alayları. O köyden ilk kez yatılı liselere öğrenci gönderdim. Köyde hiç kız öğrenci yoktu gittiğimde. Muhtara gittim. 'Sana sözlü ikazda bulunuyorum. Bu çocukları okula gönder yoksa ilk seni hapse yollarım. Köydeki bütün kız çocuklarını istiyorum' dedim. Ertesi gün bir de baktım, 13-14 yaşlarındaki çocuklar da gelmiş. Ama o zaman onlar evlenme çağında sayıldıklarından küçük yaştakileri aldım okula, öyle devam ettim.

“Oradaki bir senemi doldurduktan sonra da sürekli o köyü ziyarete gittim, bağımı koparmadım. Ama biz başka türlü yetiştirilmiştik. O yüzden öğretmenliğe devam etmek bir gaye oluşmadı bende. İstiklal Marşı'nı çok sesli hale getiren Ekrem Zeki Ün müzik hocamızdı, İbrahim Çallı'nın öğrencileri bizim hocalarımızdı. Türkiye'deki ilk Hacivat-Karagöz ustası resim derslerine gelirdi. İyi sanatçılar, iyi eğitmenler vardı. Onlar ufkumuzu açtı, bundan sonra öğretmenlikle yetinebilir miyiz?

“O liseden çıktığımızda sanat tarihini biliyorduk. Akademilerde gösterilmeyen şekilde eğitim aldık, tüm akımları öğrendik. Öğretmenliği para biriktirmek için yapmıştım ama bir yılın sonunda yine param yoktu. O nedenle geldim ve seramik bölümüne girdim. Seramik okudum ama hissettiğim bir boşluk vardı. Heykeltıraş olmak istiyordum aslında. Dönüm noktam, son sınıf öğrencisiyken Resim Heykel Müzesi'nin bahçesinde gördüğüm, ünlü İngiliz Heykeltıraş Henrie Moor'un sergisi oldu.”

Yunus Tonkuş'un atölyesi... Yunus Tonkuş'un atölyesi...

“Okul bitince 'en iyi heykel bölümü nerede' diye araştırdım ve altı ay çalıştıktan sonra Stuttgart Akademisi'ne gittim. Orada heykel bölümünü bitirdim. Biter bitmez bir sergi açtım, sonra bana hocalık teklif ettiler, iki yıl orada kaldım sonra bırakıp üniversiteye geçtim. Mimarlık bölümünde heykeltıraş olarak altı sene ders verdim. Orada mimarlık bölümlerinde temel sanat eğitimini heykeltıraşlar verir ve bir öğrenci iki kez o dersten çaktı mı mimarlık eğitimi biter.

“Burada dört senede öğrendiğimi orada altı ayda öğrendim. Çok büyük bir kandırmaca var. Orada profesör olmanın yolu şu değil: Asistan ol, çantayı taşı, birisinin poposunu temizle, birisinin sigarasını yak, hatta istifa dilekçeni ver ki seni köle olarak kullansınlar yok. Önce iyi sanatçı olman lazım ki sonra iyi bir hoca olasın. Sistem orada bu. Buradaki sanat okulları memur yetiştiriyor.

“Sırası geldiğinde asistanına, doçentine baskı uygulayan, akademisyenin en verimli çağında içini boşaltan insanlardan oluşan bir sistem kurulu. İnsanların en verimli çağı 25 ile 40 yaşları arası. Bu dönemde asistanlıkla, doçentlikle, yukarıdan baskılarla filanla içini boşaltıyorsun.

“Yaratıcılıkta ve devamlılıkta bilinç ve birikim çok önemli. Bir noktaya geldin, onu bitti diye görme. Birikimin çok olursa kuşkuların da olacaktır, yarından beklentin de. Mutlu olduğum çok anlar olmuştur ama yarından hep bir şeyler bekledim. Çok şey biliyorsan bu işin sınırının olmadığını idrak edersin. Az şey biliyorsan, yaptıklarına bakıp 'Vay, ne acayip şeyler yapmışım' dersin. Ondan sonra da zaten inişe geçiyorsun. Şununla ilgili; bakmak, bilmek, dinlemek, hissetmek, biriktirmek... Hangi noktaya gelirsen gel, ondan ötesi mutlaka var. O duygu olmazsa tekrarlar başlıyor ve berbat bir duruma geliyorsun. Hiçbir şey bilmiyorsan bir şey yaptım sanıyor ve tatmin oluyorsun.

yunus-iç5

“Sonra Berlin'i keşfettim. 90'lardı ve oraya yerleşmek istedim. Nehir kenarında bir ev/atölye tutmak üzereydim ki Berlin Duvarı yıkıldı. Doğu-Batı birleşti ve Berlin'in altı üstüne geldi, her şey pahalı oldu filan derken Beyoğlu'nu keşfettim. 'Keşif' derken, hem Berlin'de hem de Beyoğlu'ndaki o çokkültürlü yapıyı kast ediyorum. İstanbul'da büyümeme rağmen o yapıyı mahvolmuş zamanlarında da olsa gördüm.

“Abdullah Sokak'ta eski bir Rum evi aldım, 45 metrekare. Onu restore ettim. Ama o zamanlarda bir ayağım Almanya'da, gidip geliyorum. Burada kiraladığım atölyenin sahibi sürekli kira için sıkıştırıyor. O dönem Asmalımescit sanatçıların kalabileceği, ekonomik ve alternatif bir yapıdaydı. Evimi satıp o zaman Tarhan Koleji'nin karşısındaki binayı aldım. İçinde olduğumuz yer harabeydi. Şu bahçe bölgenin çöplüğü olmuştu. Ama ben çevremdeki insanlara burayı alıp yapmalarını söylüyordum. Baktım kimse oralı değil, o binayı satıp burayı aldım.

“Bahçeden tam 125 kamyon çöp çıkardık. İstanbul'un kalbi Beyoğlu; ama biz sürekli tecavüz halindeyiz. En iyi zamanında bile bunu yapmışız, şimdi daha da yoğun şekilde elimizden geleni ardımıza koymadan devam ediyoruz. Bu bina, Lenin'den kaçıp gelen Beyaz Rus generallerinin kaldığı bir yapı. Zamanında Mina Urgan da kalmış; adada yaşasa da Sait Faik'in de bu binada bir odası varmış. Buralar öyle sıradan sokaklar değil.”

125 kamyon çöp çıkan bahçe, şu an böyle... 125 kamyon çöp çıkan bahçe, şu an böyle...

Ama Yunus Tonkuş İstanbul'dan göç ediyor. Kuzey Ege'de bir köye yerleşmeye, daha doğrusu bir köy inşa etmeye gidiyor:

“Şehirde insanlık dışı bir koşturma hali var; tükeniyorsun, hastalanıyorsun, rahatın yok, dengelerin yok, doğayla ilişkini kaybetmişsin. Ben oraya vaktim olsun diye gidiyorum. Atölyemi taşıyorum. Kendi tavuğumuzun yumurtasını, ağacımızın zeytinini yiyorum, köyün suyunu düzeltiyoruz, denize giriyoruz, keyif yapıyoruz.

“Doğası kirlenmemiş, organik, nefes alabileceğim, görüntü kirliliği olmayan bir yerde yaşamak istiyorum. Bildiklerimi aktarıyorum. İdeallerimi gerçekleştiriyorum. Orayı bir ekonomik yatırım olarak görmüyorum. 21. yüzyılda sanatı birleştirmek, bir yeri kurtarmak, farklı sanatçıların yan yana gelmesi.

“Türkiye'de ilk defa sokaklarında heykel olan bir köy olacak! Bu söylemden, bir manifestodan çok daha etkili. Köyün girişine sağlı sollu 200 tane selvi ağacı diktik. Onların yaşaması için uğraşıyorum. Köyün kuzeyine ormanlık yapmak istiyorum. Çok söylemeden, eylem yapmak daha önemli. Uluslararası bir yaz akademisi olacak. Biz terk edilmiş bir köyü bir sürü sanatçıyla organize ettik. Bunu çok kimseye söylemiyoruz. Orada gerçekten yaşayacak olan insan gelmeli çünkü.

yunus-iç7

“Bu ülke güzel ama köylüyle birlikte yaşayamazsın. Ben orada bir sürü şeyi bir arada yapmaya çalışıyorum. Seni sıkıştırırlar. 'Niye kısa Pantolon giyiyorsun?' gibi. Benim derdim orada heykel yapmak. Bir de kısa pantalonu mu açıklayayım? O yüzden nüfusu olan bir köye gitmek istemedim. Bir de yeniden yapılandırmak istiyorum.

“Türkiye'de herkes sadece konuşuyor. Bence bir şeyi tenkit etmek önce daha iyisini yapmak lazım ya da bir şey yapmak lazım. Türkiye'de ders verilir, workshop yapılır vesaire, paraya dönük yaparlar. Biz orada bunu ortadan kaldırmaya çalışacağız. Buradaki atölyemde de illa heykel bilen insanlara eğitim vermiyordum. Samimi, buraya vakit geçirmek için değil de öğrenmeye gelen, vaktini ayıran insanlara heykelle ilgili hiçbir şey bilmeseler dahi çok yol kat ettirdim. Orada da gelsin, elbette birkaç haftada ne yapılacaklar sınırlı. Ama doğayla bütünleşsin, sanatı anlamaya çalışsın, illa hemen bir şey üretmek değil yani, doğru bir yerden başlarsan sanatın tümünü algılamaya başlıyorsun. Hiçbir öğrencim birbirine benzemez.

yunus-iç4

“Heykelle birlikte müziği algılıyorsun, ben öyle gösteriyorum. Dolaysıyla yaşam kaliten yükseliyor. Algılamayı öğrenin. Biz algılamıyoruz, her şeyi harcıyoruz. Teorik birikimimizi tamamlamadan sanat yapmaya kalkıyoruz. Mimaride çok basit bir kural vardır: Eğer statiğini düzgün kuramazsan en güzel eseri de yapsan uçar, bütün emek boşa gider. Piyanonun başına geç, doğaçlama bir şey çal diyemezsin. Tuşları öğreneceksin, notaları öğreneceksin, ritmi öğreneceksin vesaire, ondan sonra özgünleşeceksin. Böyle bir temel kuralının olması lazım.

“Genel kültürünün yüksek olması, çok şey bilmen yetmez, hayatına da uygulayacaksın. Bir sürü şeyi bilip özümseyeceksin. İyi müzik dinliyorsan, iyi sinema seyrediyorsan, fotoğrafı görüyorsan, illa çekmek değil, görüyorsan iyi bir sanatçı olabilirsin. Ortada bir şey yokken üç boyutlu bir şey yaratıyorsun. Kağıda eskiz de çizsen, müzik de dinlesen bizim hayatımız aslında soyut. Heykeltıraşlığın soyutu üç boyutlu hale getirip ona dokunabilmesi bana özel geliyor.

“Heykel yaparken bağımlılıklardan kurtuluyorum. Bunun için her şeyi öğrendim. Mesela, dünya çapında bronz dökebilirim. Çok iyi kaynak yaparım. Bir şey yapacaksın, kaynak ustasını getirip şunu şuraya kaynat filan diye anlatamazsın. Bütün kaynak çeşitlerini yaparım. İyi taş yontarım. Taş yontmanın çok eski gelenekleri vardır.

Atölyedeki kaynak tüpleri... Atölyedeki kaynak tüpleri...

“Afrodisyas, 4 bin yıl önce kurulmuş bir Yunan heykel okuludur. Bütün Yunan medeniyetlerine heykeltıraş yetiştirmiş. Perge de kopyacıdır. O da Roma'nın heykel okulu. Bir tane bile hoca yoktur ki, Afrodisyas'a, Perge'ye bakıp taş yontma üzerine tez ya da araştırma yapmış. Türkiye'deki bütün heykel öğrencileri okula başladıklarında dünyayı yeniden keşfetmek zorundalar. Bir bilgi birikimiyle yontmuyorlar. Hocası veriyor eline, taş kırılıyor, kafasına düşüyor, iştahı kalmıyor, kaçıyor gidiyor. Herkes yeniden başlıyor çünkü hocası bilmiyor! 4 bin yıl bu topraklarda kurulan sistemden haberleri yok.”

Ve evet, bundan sonra haberimiz var!

Tarçın kabuğundan takıların trajik öyküsüTarçın kabuğundan takıların trajik öyküsü